Orta yaş sendromu

Zamanlaması açısından çok ciddi iki hatası var bu sendromun. Birincisi orta yaş diye son çeyrekte ortaya çıkıyor. İkincisi bu sendrom yirmili yaşlarda ortaya çıkarsa işe yarayabilecekken bok varmış gibi geç kalıyor.

Gençken orta yaş ve üstü insanlarda eleştirdiğim hatta yadırgadığım konuların ne demek olduğunu ancak onların yaşına gelince anladım. Mesela Borges’in Anlar şiirini okuyup beğendiğimde yirmili yaşlardaydım. Ancak bu beğenme bir kopyasını defterime koyup “vayyy beee” demekten öteye geçmemiş. Ben bunu ancak ellili yaşlarıma yaklaşırken anladım. (bilmeyenler için şiiri aşağıya bırakıyorum).

Yirmili yaşlarda önünde ertelenecek çok zaman oluyor diye, “önce bi hayatımı rayına oturtayım bakarız” diye, para yok diye, para var ama o para ile şunu yapmam gerek diye, vırt diye zırt diye erteleye erteleye yaşamışım. Ancak şimdi bu ertelemelerin ne kadar hatalı olduğunun farkına varıyorum ve Borges’i daha erken yaşlarda okumuş olmama, anlamış olduğumu sanmama rağmen aynı pişmanlıkları hissediyorum. Evet 85’inde değilim. Belki bir kısmını yapabilirim bu şiirdekilerin hala. Yalan yok, kaçırdığım ertelediğim bir sürü şeyi yapmaya çalışıyorum aslında fakat geç kaldıklarım ve artık yapamayacaklarım var ve bunların farkında olmak kötü hissettiriyor.

Kendimi kandırmakta kullandığım bir sürü bahanem olmuş. Ne yalan söyleyeyim çok da mantıklılar. Ama en nihayetinde bahaneler işte…

İnsanın, yaşayamamak, hayatı emememek, deli gibi gezememek, güneşin altında yatamamak için bahanesi olmamalı.

Orta yaş sendromları hemen bir kanun hükmünde kararname ile okul sonrasına çekilmeli. Geç kalınmamalı hayata.

ANLAR
 
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…
 

Jorge Luis BORGES 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Saygı

Baktın ki herkes saygısız, çocuğunu saygılı yetiştirmeyeceksin. Yoksa bu ona yapabileceğin en büyük kötülük olur. Hatta herkesin saygılı olduğu bir topluma saygısız bir çocuk yetiştirmekten bile daha kötü.

Daha da açmaya gerek yok sanırım. Bu kadar…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Normal

Körler ülkesinde, gören birine sakat denir. Normal; içinde bulunulan toplumda kabul görmüş, kanıksanmış olandır. Kısaca “normal” ile “doğru” arasında kimi zaman uçurum olabilir ki bu yazıda bu uçurumun kenarında gezeceğiz.

Son zamanlarda sıklıkla yaşadığım bazı durumlar var. Bana çok ters geliyorlar ama benden başka da çok az insana ters geldiğine eminim.

Örneklerle açıklayayım. Diyelim ki maddi durumunuz iyi, süper zengin falan değilsiniz ama kimseye muhtaç da değilsiniz. Kazancınız ailenizi geçindirmeye yetiyor. Hatta biraz da artıyor. Devlet bir gün bir sebeple durumu çok iyi olmayanlar için bir yardım dağıtacağını duyuruyor. Belli bir kriter de belirlemiyor. Diyor ki ihtiyacım var diyen herkese vereceğim. Soru şu: “o yardımı alır mısınız ?

Veya bir şirket size bir iş yapmanız karşılığında bir maaş veriyor. O maaşa karşılık bir proje geliştiriyorsunuz. İş sonlandığında o şirket için ürettiğiniz projeyi aynen kopyalayıp dışarıda satmaya nasıl bakarsınız? Projeyi ben ürettim o halde satarım mı dersiniz, yoksa ben o projenin ücretini aldım onun için kopyalamam ama edindiğim tecrübe ile şimdi kendime başka bir proje üretip onunla pazara çıkayım mı dersiniz?

Çocuğunuzun okulundan aradılar, eğer durumunuz iyi değilse ve bunu bize söylerseniz çocuğunuz öğlen yemeklerini bedava alacak, ama durumunuz kötü değilse yemekler için cüzi bir ücret istenecek dediler. Ne yaparsınız?

Ticari menfaatleriniz için karşınıza çıkan herkesi ezip geçer miydiniz mesela? Hayat görüşünüzü, insani değerleri, dini görüşünüzü, çocuklarınızla geçireceğiniz zamanınızı, arkadaşlarınızı harcar mıydınız?

Bir ara Twitter’da biri bahsetmişti. Ateist olduğu için “Müslüman” bir genç kendisini doğru yola davet etmişti. O da dış mihraklı güçlerin ateist olması için ayda 5000 dolar para verdiğini, bunun karşılığında sadece bütün dini değerlere sövmesi gerektiğini söyleyerek yemlemişti “Müslüman”ı. “Müslüman”ın cevabı “Abi nasıl temasa geçebilirim onlarla beni de işe alırlar mı?” olmuştu. Parayı duyunca tebliğden vazgeçip ateist olması toplam otuz saniye sürmüştü.

Bir iş yapacaksınız ve işin püf noktalarını bilmiyorsunuz. Bilen birine gittiniz. O da iyi niyetli düzgün biri ve uzmanlık alanlarını anlatarak para kazanıyor. Siz çaktırmadan birlikte çalışacağınız izlenimini vererek işin püf noktalarını öğrenip para vermeden, anlaşamadık diyerek çekip gider misiniz?

Tamamen yardım amaçlı yapılan bir iş için insanlar bir araya geliyor. Kimisi yardım ediyor kimisi yardım alıyor. Siz sırf kendi işinizi satmak için bu grubun içine sızıp birer ikişer çaktırmadan kendinize müşteri toplar mıydınız?

Eğer 2000li yılların Türkiye’sinde büyümüş biriyseniz bu konuların neredeyse tamamında benim kararımın tam tersini vereceksiniz.

Ben bu durumu başta çok yadırgadım. Etik, ahlak, insaniyet gibi değerleri anlatmaya çalıştım ancak resmen duvara tosladım. Hem de hayatımda hiç olmadığı kadar sert bir şekilde. Önceden de böyle tek tük insanlar çıkardı karşıma. Köylü kurnazı derdik. Menfaati bir çok değerin önünde gelen insanlardı genelde. Ama sayıca azlardı ve dişlilerin arasında ezilir giderler veya bir kere bunu yaptıktan sonra toplum tarafından damgalanır dışlanırlardı. Ancak şimdi durum farklı.

Öncelikle bana uzaydan gelmişim gibi bakıyorlar. Onların gözünde yaşlı, eski kafalı, söylenip duran huysuz biriyim. Dillerinden din eksik olmayan, bir damlacık yavrularını Kuran kurslarına gönderen “dini bütün !” arkadaşlar kul hakkının gaspı söz konusuysa kendilerini olaydan soyutlayıveriyorlar.

Maalesef bu nesilin yetiştiği çağda, menfaatler için her yol mübah, başkalarının hakkına tecavüz etmekte sorun yok. Kabul ediyorum artık bizim normalimizi anlatmak imkansız. Yani onlar için normal olan bir dünyada bizler sakatız.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İçinden misin?

Yok o klasik “Nerelisin?”i takip eden soru değil bu sefer bahsedeceğim. Bu yazı içinden olmak ile olamamak arasındaki farklarla ilgili.

Altı yaşında İstanbul’dan Denizli’ye taşındık. Çok küçük olmakla birlikte şiveyi ve yerel tabirleri anlarken zorlandığımı hatırlıyorum. Tabi bir de sıcaklık farkını. Orada yaşayana normal ancak biz yeni gelenlere çok sıcak gelen havada Niçin atletle gezdiğimizi anlayamayanları hatırlıyorum bir de.

Bir kaç sene sürdü konuşulanları tamamen anlayıp havaya uyum sağlamak.

Alanya’ya staj yapmaya gittiğimde de oranın diline ve yerel espirilerine uyum sorunu yaşadım. Hiç duymadığım enteresan terimler, enteresan küfürler öğrendim.

Mersin’e üniversiteye gittiğimde genelde diğer öğrencilerle günümüz geçtiğinden yerli halkla temasım az oldu. Ancak ne zaman ki ehliyet almaya karar verdim ilk şoku derste yaşadım. Direksiyon öğretmeni “Haydi şimdi de anarya yap” dediğinde adamın suratına boş boş baktıydım. O sırada beyin benzer kelimeleri tarayıp bir anlam vermeye çalışırken ben kilitlenip kalmıştım. Öğretmen her Türk gibi yavaş tekrarlayınca anlayacağımı sanmış, anlamayınca da kızmıştı. Meğer “geri geri git” demeye çalışıyormuş.

Öğrenim hayatımda gerek kurs gerek okul sayesinde sağlam bir İngilizce eğitimi aldığımı, hatta sözlüğü komple yutmuş olduğumu düşünüyordum. Ta ki İngiltere’ye yerleşene kadar…

Pırıl pırıl bir Londra İngilizcesi ile alınan eğitim sokakta patladı. Kullanılan argolar, mecazlar, deyimler, aksanlar, yerel kelimeler hatta dile yeni giren terimler sayesinde kendimi daha ilk temaslarda konteyner altında dil bilmeden ülkeye giren Afgan göçmen olarak hissettim. Zaman içinde aksana, deyimlere, terimlere aşina olunuyor ama bazen odada bir kelime söylenip hepsi katılarak güldüğünde insan kendini mal gibi hissediyor. 1980’lerde burada çok meşhur olan TV karakterinin bir repliği olduğunu öğreniyorsun. Ne sözlükte ne başka bir yerde o konuda bir bilgi yok. E kahkahaların arasında “bi dakka bi dakka ne bu? Ne dediniz?” de denmiyor. Kendi çocuğun okulda tüm bu deyim, terim, aksanlarla aldığı eğitimden sonra onun da ne dediğini anlayamıyorsun.

Son zamanlarda aldığım motorsiklet eğitiminin bir parçası olarak trafiğin içinde kaskta bir telsiz alıcısı ile arkadan gelen öğretmenin dediklerini yapmak gerekiyor. Adam benim için aksanını değiştiremiyor haliyle. Tam sokak ağzı ile hiç aralık vermeden telsizden boğuk boğuk hışırtılı gelen bir sesten adamın ne dediğini anlamam ve yapmam bekleniyor. Sonuç “traghfloadcarlightmatecomhphleangoodrightofhgs” diye bir şey duyuyorum ve saniyeler içinde analiz edip “right” dedi demek ki sağa dönmemi istiyor sonucunu çıkarıyorum. Normalde hep iki öğrenci bir öğretmen çıkıyoruz trafiğe ve öbürü anlıyor. Demek ki bende bir sakatlık var. İnanın çok merak ediyorum o hışırtılı gürültülü sesin arasında mesela ben karadeniz şivesi ile Türkçe konuşan bir öğretmeni acaba anlar mıydım?

Burada başka bir sorun daha giriyor devreye. Öğrenme stilimiz farklı. Burada sana baştan sona “bak bu budur, böyle olursa böyle olur” diye öğretmiyorlar. “Bak konu bu git öğren ben bakıp yorum yapacağım” şeklinde bir sistem var. İyi de motorsiklet gibi bir konuda direk sokakta öğrenilmeyecek derecede tehlikeli konular var. Ve ilk yanlışında kaza olabilir. Yalnız bunu yadırgayan bir tek ben olduğuma göre sakatlık bende. (tam istediğim gibi bir yer buldum ve o da bütün ülkedeki tek bu tarz öğreten yermiş)

Bir dersten önce 5-6 kişinin ortasında adam bana hazır olup olmadığımı sorduğunu sandığım bir şey söyledi. Tamam falan gibi geçiştirici bir şeyler yumurtladım ama sanırım argoda başka bir anlamı vardı çünkü hepsi bana bakıp kıs kıs güldü.

Yani içinden değilsen ne yaparsan yap dışındansın. Zorlamayla çabayla olmuyor. Aynı şeyleri paylaştığın bir alt yapın, bir geçmişin yoksa hepsi hikaye. Yüz sene de geçirsem artık üretilmeyen çocukluklarındaki kremalı bisküvinin tadını bilmeyeceğim. Adı geçtiğinde gülünmesi gerektiğini anladığım bir karakter için neden güldüğümü hiç çözemeyeceğim.

Kısaca ne kadar buralı olursam olayım, ne kadar içten olursam olayım, hiç içinden olamayacağım.

Ve sanırım artık hiç bir yerin içinden de değilim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Konfor Alanı ve Tutkular

İnsanın içgüdüleri ile kendisi arasında ilginç bir savaş var aslında. İç güdüler diyor ki “Tamamdır böyle… Hayatı fazla kurcalama yaşamaya devam et. Nasıl olsa bir eksiğin yok. Aynı tempoda yaşa git işte!..” Ancak insanı insan yapan beyin de tam tersine “Eee böyle her gün aynı yaşayıp gideceksen ne manası kaldı ki yaşamanın? Hiç mi istediğin bir şey yok ? Haydi onu yap. Evet zor olacak ama ya yapınca alacağın haz, elde edeceklerin ne olacak ?” diye bastırıyor içeriden.

İç güdüler insanı konfor alanında yaşamaya iterken, insan zor olanı yapıp o alandan çıkmayı da istiyor. Çelişkiler bizim DNAmızda var.

20 yaş civarında İstanbul’dan gidip Kuşadası’nda bir hayat kurdum, sonra senelerce okuduğum mesleği bırakıp hayalimdeki mesleğin peşinden sıfırdan başlayarak yazılımcı olmak için yeni kurduğum hayatı bırakıp İstanbul’a geri döndüm.

30 yaşıma geldiğimde yöneticilik yaptığım rahat işimi bırakıp kendi işimi kurdum. İyi zamanlarım da oldu kötü zamanlarım da oldu. Pişman olup olmadığımı bilemiyorum. Ama herşeyi oturttuğum, rahatımın yerinde olduğu işi bırakmak o dönem için konfor alanımdan çıkmaktı. Çıktım !..

40 yaşıma geldiğimde, ülke bana dar geldi. Evi barkı ardımda bırakıp sıfırdan bir hayat kurmaya İngiltere’ye yerleştim.

50 yaşıma yaklaşırken durulacak değilim ya. Bu sefer de burada kurduğum hayatı bir seviye hatta birkaç seviye birden değiştirmek istiyorum.

Bütün olay yaş ilerledikçe, hayattaki önceliklerin, önemlerin, isteklerin, ihtirasların değişiyor olması aslında.

Ortaokul zamanlarımda bilgisayar programcısı olmak gözümde erişilmez bir olaydı. İlk bilgisayarımı aldığımda ilk programımı yazmak için ne çabalamıştım. O garip komutlar ve işlemleri öğrenmek tutkuya dönüşmüştü. İnternet yok tabi. Bir programcılık kitabı bulmak neredeyse tamamen imkansızken, bir derginin kuponlarını biriktirip kitap kazanmıştım. O kitabı hatmedip ilk programımı anlayarak yazdığımda “Evet” demiştim ben bunu okuyup bunu yapacağım. Hatta o yıllarda en yakın arkadaşım yine o dönemlerde yükselişte olan Turizm Otelcilik Lisesine kaydını yaptırdığını söylediğinde ailemden bunu sakladığımı çok net hatırlıyorum. Ondan önce de Deniz Lisesine girip subay olmamı isteyen ailemi kırmayıp sınava girmiştim ama soruları çözüp yanlışlarını işaretleyerek kasten kazanmamıştım. Amacım normal bir liseye giderek üniversitede bilgisayar ile ilgili bir bölüm okumaktı. Boşboğaz arkadaşımın sayesinde ailemin turizm otelcilik lisesinden haberi oldu. Normal liseye yaptırılmış olan kaydımı sildirip beni otelciliğe yönlendirdiler.

Üniversitede artık bilgisayar ile ilgili bir bölümü kazanmam imkansızdı. Otelclik meslek liselerinde ikinci sınıftan itibaren matematik ve fen bilimleri dersleri yoktu. O zamanki sisteme göre zaten meslek lisesinden mezun olunca kendi branşın dışında bir yer okumak istiyorsan ayrıca puan kırılıyordu. Mecburen üniversiteyi de turizm okumak zorunda kaldım.

Ama tutkunun gücü inanılmaz. Gece resepsiyonda çalışırken otelde kullanılan Unix sisteminin arka ofisteki tozlu kitapçıklarını okuyarak, sistemi anlamaya ve problemlere müdahale etmeye başladım. Bu da otelin bilgi işlemcisinin dikkatini çekti. Tam Kalkan’da küçük bir otelin genel müdürlüğü teklifinin ardından İstanbul’a giderek otelin bağlı olduğu holdingin bilgi işleminde çırak olarak çalışma teklifi geldi. Düşünmedim bile. Tutkularımın peşinden gittim.

Otuzlu yaşlarda kendi işimi yapıp çok başarılı bir yazılım firması açmak yeni tutkumdu. İşimde iyiydim. Neden yapamayacaktım ki ? Yaptım. Hem de yaptığım yazılımla gazeteye çıkacak kadar da iyi yaptım. Sonrasında Türkiye’deki siyasi islam ve o dönem onlara boyun eğmemenin sonucu olarak kapatmak zorunda kaldım ama yine de yapmaktan pişman olmadım.

Kırklı yaşlara gelip de gidişatın iyiye olmadığını gördüğümde yurt dışında yaşamak ve kızıma bir pasaport daha verebilmek benim yeni tutkum olmuştu. Yine yönetici olduğum işi bırakıp düz yazılımcı olmak üzere yola çıktım. Çok zor bir ilk sene geçirmemize rağmen onu da yaptım. Ondan sonraki seneler de rahat değildi. Evet Türkiye’de çok iyi konumda bir yazılımcıydım ama İngiltere standartlarına göre hiç de iyi sayılmazdım. İki sene sabah akşam ders çalışarak arayı kapattım. Üçüncü senenin sonunda İngilteredeki benim diyen yazılımcı ile aşık atacak seviyeye geldim. Ve hepimizin bir İngiliz pasaportu oldu.

Ellili yaşlara gelirken İngiltere’nin Avrupa birliğinden çıkma kararından sonra tekrar herşeyi bir gözden geçirdim. Evet burada herşeyi rayına oturttum, vatandaşlık da tamam. Madem öyle buranın benim açımdan bir espirisi kalmadı ki. Madem dünya artık internetin ucunda dönüyor ve nerede olduğumun önemi olmadan çalışabiliyorum. O halde neden daha sıcak güneşli bir yerde yaşamayayım diye düşündüm.

Hayatımın rotasını şimdilerde güneşe çevirmek istiyorum. Artık alıştım nasıl olsa onu bir şekilde hallederim biliyorum.

Asıl bu aralar yıllardır bastırdığım başka bir tutkumun peşindeyim. Üniversite yıllarımda her yere bisikletle gider gelirdim. O yıllardan sonra hep istememe rağmen aile eş dost akrabaların bilinç altı ve üstü işlemeleri ile motorsiklete hiç bulaşmadım. Aman tehlikeli, otomobil var zaten ne işin var motorsikletle vs derken hep uzaktan baktım.

Bugun artık bu yaşta kimseyi dinlemek zorunda olmadığım bir dönemde neden yapmayayım ki diye düşündüm. İlk olarak ehliyet işini halletmem gerekiyordu. Buranın kanunlarına göre dört aşamanın ikisini hallettim. Bu da bana 125 cc bir motorsiklet kullanma hakkı verdi. Önce bir garaj kiraladım. Sonra gittim kendime eski bir Suzuki Marauder aldım. Hafta sonları kimsenin olmadığı garajın oradaki sanayi bölgesinde pratik yaptım. Sonra trafiğe çıkabilecek kadar ilerlettim. Şimdi de son iki sınavı vermek için tekrar ders almak için kursa yazılıyorum. Ehliyeti alınca kullanmak için daha eli yüzü düzgün bir motorsiklet de buldum. Bahara hafta sonu seyahatlerine yeni motorumla çıkmayı hedefliyorum.

Konfor alanımı hep zorladım, hala zorluyorum. “Yapma, etme, otur oturduğun yerde, tehlikeli, zor, riskli, pişman olursun” ları dinleseydim bugüne kadar yaptıklarımı yapamayacak ve sadece bulunduğu konumdan şikayet edip söylenen ama hiç adım atmayan adamlara dönecektim.

Bu saatten sonra da hiç kimsenin olumsuz fikirlerini dinlemeye niyetim yok. Baştan uyarıyorum hiç kimse kendini yormasın. Ben ne yaptığımı hep bildim yine biliyorum.

Altmışlı yaşlardaki tutkum bakalım ne olacak? Ben de merak ediyorum.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ölümcül Öküzlük

Yazın bunu bir yere “Dünyanın sonunu cehalet ve kardeşi öküzlük getirecek“. Tabi dünyanın sonundan sonra bunu okuyacak kimsenin olmaması ayrı bir problem.

Korkarım bu ikilinin dini dili milleti ırkı yaşı yok. En olmadık yerde en ummadığın zamanda karşına çıkıp varlıklarını hatırlatıveriyorlar.

Dün akşam eski bir katedralde düzenlenen bir yılbaşı konserindeydim. Klasik müzik ve o eski mimarinin birleşimi beni hep büyülemiştir. Hele dünkü konser Vivaldi olunca aylar önceden aldığım biletimle başlamadan bir saat önce yerimi aldım. İyi ki de öyle yapmışım zira yerler numaralı değildi. Üç ayrı blok vardı. Ödediğin miktara göre ya tam sahnenin karşısında, ya kenarda ya da köşede sütunlardan tam da sahneyi göremediğin bir bloğa oturuluyordu. Ben son biletlere yetiştiğimden ve “sonuçta klasik müzik konseri sahneyi görmesem de olur” kafasında olduğumdan köşedeki yerimi aldım ama erken gitmenin avantajı olarak o bloktaki en iyi yere oturdum.

Gelenler genelde orta yaş ve üstü düzgün insanlardı. Hatta beklerken kitap okuyan insanları gördüm. (Evet evet! Var böyleleri. )

Benim yan tarafımdaki iki sandalye tam katedralin taşıyıcı sütunlarından birinin arkasına denk geldiği için sahneyi neredeyse hiç görmüyordu. Gelen “boş mu?” diye soruyor. Boş olduğunu öğrenince oturuyor ama oturmasıyla kalkıp başka yere bakmaya gitmesi birkaç saniyeden fazla sürmüyordu.

Konserin başlamasına son on beş dakika kala biri yirmili biri kırklı yaşlarda iki kadın geldi. Onlar da sordular, onlar da oturdular, onlar da söylendiler ve onlar da kalkıp gittiler. Sonra bir çift geldi. Boş yerler artık azalmaya başlamıştı ve çift oturduktan sonra kalkmadı. Son iki dakika kala o iki kadın geri döndüler. Belli ki başka yerlere bakmış ve yan yana iki boş sandalye bulamamışlardı. Ellerinde şaraplarıyla yüzsüzce “Aaa orası bizim yerimizdi” diyerek yanımdaki çifti kaldırdılar.

Konser başladı. Harika bir atmosfer vardı. Katedral keman ve klarnet sesleri ile akustiğin ne kadar güzel olduğunu hissettiriyordu ki yanımdakiler kıkırdamaya ve konuşmaya başladılar. “Tamam ya sorun etmeye gerek yok şimdi susarlar” diye kendime telkinde bulunmama rağmen susmak bir yana, şaraptan yudum aldıkça ne kıkırdamaları ne konuşmaları bitti. 5 dakika sonra genç olanı çantasından cips paketi çıkarınca “yok artık!” dedim.

Madem dinlemeyeceksin, madem içip, cips yiyerek muhabbetin dibine vurup gülüp eğleneceksin ne diye konsere geliyorsun bak yan tarafta harika bir pub var diye içimden söylenmekten başka bir şey yapmadım neyse ki. Bunun yanlış olduğunun ayırdında olmayana söylesen de hiç bir şeyin değişmediğini anlayacak kadar yaşlandım artık. Söylesen ne olacak biliyorum. Cazgırlığa başlayıp uzatacaklar ve iyice tadım kaçacak.

Neyse ki yanlış yerde olduklarına yeterince kahkaha atamadıklarına kanaat getirip konserin ilk yarısının sonuna doğru gitmeye karar verdiler. Kırk beş dakikalık bir işkencenin yeterli olduğunu düşünmüş olsalar gerek.

O arada herhalde şarapların mesaneye etkisinden midir nedir insanlar tek tek bloklardan birer ikişer tuvalete gitmeye başladı. O güzelim akustiğe bu sefer de topuklu ayakkabıların taş zeminde çıkardığı tak tuk sesleri eklendi. Yahu beş dakika sonra ara verilecek bu kadar mı çişini tutamıyorsun da şu güzelim ortamı mahvediyorsun?

Bunlar kötü örnekler ama mesela önümde oturan çifte de hayran oldum. Kadın ikinci bölümün ortasında tuvalete gitti ama ayakkabılarını çıkarıp eline alarak, eğilerek hayalet gibi gitti.

Bir öküzün bencilliğine karşılık ders niteliğinde bir zerafet örneğiydi.

Cahillik neden kardeştir öküzlükle ? Bilimi, doğayı, sanatı bilmek onlara göstereceğin saygıyı etkiler. Bir insan hiç bir şeyi bilmiyorsa, beyni İNSAN olmanın gerektirdiği kadar gelişmediyse, neo-korteks henüz hayvani dürtülerin üstünü örtecek kadar büyümediyse geriye kalan sadece öküzdür. Ve maalesef hiç bir öküz kendisinin öküz olduğunun farkında değildir. Erken yaştaki müdahalelerle bu vakalar belki kurtarılabilir ancak ileriki yaşlarda tedaviye cevap vermeleri çok zordur.

Bu bencillik, saygısızlık, bilimden, sanattan, insanlıktan uzak yaşam formları bir virüs gibi dünyaya yayılıp eşitçe paylaşmak yerine savaşmayı, yakmayı yıkmayı yok etmeyi kendilerine hak görürler. Kendi menfaatleri için bütün bir insanlığı yok edecek kadar bencil bu yaratıklar maalesef sayıca öyle fazlalar ki adına “Demokrasi” dediğimiz sistem sayesinde ülkeleri yönetecek ve hatta savaşa sokacak, onlardan olmayan İNSAN’ların geleceklerini yok edecek duruma geldiler.

Üzgünüm ama “Dünyanın sonunu cehalet ve kardeşi öküzlük getirecek“.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Din Algım

Bugün beni uzaktan tanıyan birisinin beni ateist zannettiğini öğrendim. Dolayısıyla biraz detaya girerek kendi araştırdığım ve anladığım din algımı paylaşayım istedim. Bu, başkalarının benim hakkımdaki düşüncesine takıldığım için değil. Yanlış anlaşılmasın! Sadece aradaki farkı belki gösterebilirim, belki birilerinde bir soru işaretine sebep olurum diye yazıyorum.

Ben kendimi müslüman olarak tanımlıyorum. Ama !..

İşte o “ama”yı anlatacağım biraz. Evet kendimi müslüman olarak tanımlıyorum ama bugün sokakta çevireceğiniz, hatta camide imamlık yapanların çok büyük kısmıyla çok keskin bir şekilde farklı bir müslümanlıktan bahsediyorum.

Ben bize öğretilen gösterilen din ile tamamen alakasız bir dine mensubum. Onların gözünde ne olduğumun hiç önemi yok. Kaynak olarak sadece Kuran diyorum. Hiç bir hadis, menkıbe, ermiş, derviş, hazret, gelenek, görenek, sünnet benim dinimde yok. Ağır mı geldi? Durun bakın detaylara girelim de neler neler yok görün.

Kuran’ı hayatında hiç kendi dilinde okumamış, içinde ne yazdığından habersiz müslümanları kafadan eleyelim bir kere. İnsan “iman ettim” dediği dinin kitabını okumuyorsa kendisini o dinden sayamaz. İnsanın bunu kendisine en azından bir kere sorması gerekmez mi? Ramazanda TV’ye çıkıp kütük ağlıyordu diye masallar anlatanlara güvenip mevzudan yırtılamıyor. Okumadıkları kitap öyle diyor valla. (Zuhruf 44)

Arapçasını okuyup sevap kazandığını düşünenlerle de ayrı düşüyoruz. Zira o anlamadan okudukları kitap, kendisinin üzerinde düşüne düşüne okunulması gerektiğini söylüyor (Müzemmil 4)

Kuran kendisinin tamam, eksiksiz ve detaylı olduğunu söylüyor. Bunun aksini iddia edip haşa “Allah kitabında öyle demiş ama hala eksik ve detaydan yoksun o yüzden hadislere ihtiyacımız var” diyorsanız, bunu O’na anlatırsınız. (Enam 38, Enam 114, Hud 1, Enbiya 10, Furkan 32-33)

Tabi bu arada kandil, mevlid, ölünün ardından Yasin gibi gelenekleri din sayanlarla da ters düşüyoruz. Müslümanlar Hristiyanları hep İsa’yı tanrılaştırdılar diye eleştirip aynı şeyi kendilerinin yaptıklarını görmüyorlar. Bir Miraç hikayesi anlatırlar ki bunu aklı başında olarak bir kere düşünüp sorgulasalar anlayacaklar. Allah ile namaz pazarlığı yapan bir peygamber, ona tüyo veren başka bir peygamber. Peygamber bile olsa bu ne cürettir ki ciddi ciddi Allah ile pazarlık yaptırılıyor.

Bu arada cehenneme gidince az biraz bronzlaşalım oradan da cennete geçeriz diye düşünüyorlar ya… Kuran’da cehennemden çıkma ile ilgili bir ayet yok. Ben uyandırayım da sonra başınız ağrımasın.

Haram yiyecekler konusunda da çok ters köşeye yatabilirler, o yüzden sadece Nahl 116’ya bakıp susup oturmalarını öneriyorum

Hazret ve türbeler konusuna hiç girmeyelim. Sadece “Şirk” ne demek tanımına bir daha bakın. Sadece başkasına tapmak değil başkasından yardım ve aracılık beklemek de şirktir.

Kabir azabı diye de bir şey yok. “Berzah” sadece gidilen yerden dönülemeyeceğini ve bir engelin olduğunu belirtir.

Çok uzatmayayım. Sadece ateist değilim ama çoğunluğun dininden de değilim. Gönül ister ki benimle bu konuları tartışacak kadar bilgi sahibi olmayan, oturduğu yerden atıp tutarak eleştirip yaftalamasın.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eğitim 2

Bu sabah işe giderken yine her zamanki gibi okula giden çocuklara rastladım. Fakat bu sefer bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu. Başı örtülü. Diğer arkadaşları gibi etek giymemiş, pantolon giymiş. Diğerleri kadar enerji, hayat doluydu. Ardından bakakaldım. Eğitim diye biz bu çocuklara ne veriyoruz?

Yo sadece okulu kastetmiyorum. Evde akrabalar arasında yani eğitim aldığı her yerde bu çocuklara biz neleri öğretiyoruz? Biraz matematik, az bir şey coğrafya, biraz felsefe, biraz ahlak ve adab-ı muaşeret ve ileriki yaşlarda fizik, kimya, biyoloji yeter de artar. Diğer her bilgi çocuğu kendi istediğimiz modele sokmak için faydalıymış gibi gösterip onları zehirlediğimiz çöpler.

Her ebeveyn kendi küçük modelini, her ülke kendi istediği cici vatandaş tipini yetiştirmek istiyor. Tarih diye kim bilir kimlerin yazarken kendine yonttuğu hikayeleri verip, tanıma imkanı olmayan büyük büyük büyük dedenin zamanında ihanet edenler, saldıranlar, zaferler, yenilgiler ile çocuklara birbirinden nefis ön yargılar ekiyoruz. Sonra çıkıp sokakta senin deden beni kesti, hayır kesmedi diye birbirine giren gençlerimiz için üzülüyoruz. Halbuki ikisi de o dedeleri tanımaz etmez. Olay hakikaten oldu mu, olduysa yazılmayan sebepler nelerdi? Daha da önemlisi sana ne!…

Din diye çocuğa yalan yanlış ne varsa öğretip gencecik yaşlarda psikolojileri ile oynuyoruz. Kafasına doğrusunu araştırmaya üşendiğimiz zırvaları doldurup, uçmasınlar diye de başını örtüp, sokağa salıyoruz. Felsefede bile ezbere bilgi anlatıp düşünmeye değil düşünmemeye odaklı nesiller oluşturuyoruz.

Tabi bir de önüne birer havuç koyacaksın ki, öğrenciler bu zırvaları gönüllü yüklensinler. Başarı, para, meslek, statü… Ve havucun peşinde ziyan olan hayatlar…

Maksat yetişkinliğe erene kadar ne dersek inandırabileceğimiz, sonra bir yerlerde ölmeye göndereceğimiz, ölünce de şehit oldu diye ailesini avutabileceğimiz bir toplum oluşturmak.

İnsan bir hayvandır. Hem de sürüler halinde yaşayan bir hayvan. Sürü uçurumdan atladı diye kendini düşünmeden uçurumdan atan koyunlara şaşıran bir hayvan. Kendisini farklı sanan bir hayvan.

Eğitim çok tehlikeli bir silah. Hem de kullanmaktan hiç çekinilmeyen bir silah. Umarım bir gün farkedip bu silahtan kurtuluruz.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Gezinin Ardından

Bir haftalığına gittiğim bir Tunus gezisinin ardınan, edindiğim izlenimleri sıcağı sıcağına yazıya dökmek istedim.

Uzun zamandır tatil yapamadığımdan, hazır okullar tatilken (İngiltere’de), bir haftalığına, sıcak ve güneşli olmasını beklediğim bir yere gitmek için araştırma yaparken rastladım Tunus’a. “Sonuçta Afrika’da yani ne kadar soğuk olabilir ki?” gibi bir ön kabul ile rezervasyonu yaptırdım. Neyse ki şans benden yanaymış. Zira gitmeden bir hafta öncesi ve döndükten sonrası yağmurlu ve soğuk olmasına rağmen tam güneşin açtığı havanın sıcak sayılabileceği bir haftaya denk geldim.

Giderken bir başka ön yargım da insanların daha tutucu, daha kapalı olacağı ve bu yüzden otel dışında rahat edemeyebileceğimizdi. Bunda da yanılmışım. Veya kısmen yanılmışım diyelim.

Tunus 30 yıl önceki Türkiye gibi bir ülke. Evet kısaca böyle özetleyebiliriz. 30 yıl önce Alanya’da 6 ay bir otelde çalıştığım için kendimi çoğu zaman o günlerde buldum.

Sokaktaki insanlar bugünün Türkiyesindeki gibi yobaz değiller. Rahat rahat gezebiliyorsunuz. Sokakta başı kapalı çok az kadına rastladım. Hatta rastladıklarımın bence büyük çoğunluğu da turistti. Şortla gezen kadınlara karşı hiç bir rahatsız edici bakış, davranış görmedim.

İş esnaf ve taksicilere gelince maalesef aynı “bir kerede yolalım şu turistleri” kafası burada da hakimdi. Türk dizileri çok gösterildiği için, aramızdaki konuşmalardan hemen Türk olduğumuzu anlayıp “müslüman mısın?” diye sorup arkasından da “vay benim kardeşim dur ben sana özel bir fiyat çıkartayım” deyip normal fiyatı üçle çarpıp önüne koyuyorlar. Yabancı bir ülkede önünüze konan fiyatın düşük mü yüksek mi normal mi olduğunu anlamanız bir kaç gün sürebiliyor. Çünkü kur çevriminden yola çıkarak çok anlaşılamıyor bu durum ve onlar da bunu çok iyi biliyorlar. Genelde “Ne var ki senin için 3 pound” dedikleri bir mal aslında yarım pound bile olmuyor. Taksiciler zaten ayrı bir alem. Şehire ilk gidişim için 7 dinar aldılar. Aynı yoldan geri dönüş 15 dinar tuttu. Taksiciye “Ben sadece turistim aptal değilim” dedim o zaman 10 ver dedi. Sonraki gün yoldan çevirdiğim başka bir taksici aynı yola 3.5 dinar aldı. Yani ilk gün zaten iki katını ödemişim ve adam benden 4 katını almaya kalkmış.

Bir de sakın ama sakın “Para önemli değil biz müslümanız gönlünden ne koparsa ver” lafına kanmayın. En çok bununla geçiriyorlar. Gönlünden kopanı verince “5 daha ver” “10 daha ver” diye parça parça yoluyorlar.

Ülkenin ve şehirlerin genel yapısına gelince. Bir kere her yer ya inşaat halinde, ya yıkılmak üzere terkedilmiş ya da alt kata inanılmaz özenle motiflerle başlanıp üst katta sadece sıva ile bırakılmış binalarla dolu. Para oldukça, biraz yapıp sonra bitince olduğu gibi bırakıyorlarmış. Ne zaman ellerine biraz daha para geçti o zaman kaldıkları yerden devam ediyorlarmış. Genelde sokaklar tozlu ve şişe ambalaj atıkları ile dolu. Kimsenin aklına süpürmek gelmemiş sanki.

Arabalar genelde her tarafından çarpılmış, yamulmuş ama yaptırılmamış. Neredeyse bütün arabalar eski ve yamuk. Sonra trafikte sebebi anlaşılıyor. Evet bir takım kurallar konmuş ama aynı Türkiye gibi kimse üzerine alınmıyor. Her yerden yer yere giren çıkan yandakini sıkıştıran arabalar var.

Oteller de eğer yeni yapılmamışsa bina olarak ya boyası dökülmüş, ya eşyası kırık ama idareten tutturulmuş, ya fayansında sıvalar kazınmamış böyle tam tarif edilemeyen bir durumda. Temiz olmasına temiz ama detaylar hep pas geçilmiş. Fakat personel süperdi. Son derece saygılı, temiz ve çalışkanlar.

Monastir Ribad Kulesinden bir Görünüm

Gelelim en takıldığım konuya. Din ve dindarların durumu. Yazılarımdan da anlamışsınızdır. Ben inanan / bilen bir müslümanım. Ama şunu tekrar anladım ki yer yüzündeki müslümanlarla aynı dinden değilim. Ne demek bu? Mevcut uygulanan dinin Kuran’a tamamen zıt hatta yasaklanan bir din olduğunu görüyor ve geleneklerle hurafelerle dolu bu anlayışı red ediyorum.

Gezi sırasında nedense bizi bir türbeye ve buraların en büyük camilerinden birine götürdüler. Çıldırmamak elde değildi. Türbe’de yatan peygamberin bir arkadaşı imiş. Ben bu zatı tanımıyorum ama peygamberin kendisi bile olsa farketmez. Önce türbenin içine müslüman olmayanların giremeyeceğini söyleyip turun biz hariç geri kalan yolcularını engellediler. Türbe için çok da umurumda değildi bu durum ama gördüklerimden sonra keşke ben de girmeseydim dedim. İçeride resmen alenen yatırdan bir şeyler isteyip isteklerinin karşılığında yatıra karşı secde eden insanlar vardı. Benim okuduğum anladığım dinde bu alenen affedilmeyecek tek günah olarak yazmasına rağmen hem de.

Camide durum daha da ilginçleşti. İçeri yine müslüman olmayanları almadılar, kadınların da başlarının örtülü olmasını istediler. İçeri almamalarına geleceğim ama bir kadının başörtüsü olmasına ragmen bir de üzerlerini tamamen kapatan uzun bir üstlük ile anca izin vereceklerini söylemelerine dayanamadım. Yahu madem cami Allahın evi (ki öyle bir durum da yok ya neyse) sen kim oluyorsun da insanların içeri girmesine engel olabiliyorsun. Belki içeri giren birisi bir şeyden etkilenecek, bir şeyden ilham alacak ve doğru yolu bulacak. Buna engel olmak ne demek? Müslüman bir kadının ne kadar kapalı olması gerektiğine dair ölçün nedir? Böyle davranarak sadece insanları islamdan soğutursun. Gayri müslümleri demiyorum. Müslümanları dahi dinden soğutan bir davranış bu.

Kısaca bu tip müslümanların daha çoook uzun bir süre düzelemeyeceklerini görüyorum. Umarım yeni nesil daha çok sorgular ve gerçeğe daha çok yaklaşır.

Bir müddettir sıcak ve güneşli bir iklimde bir ülkeye taşınma fikri var kafamda. O yüzden de gittiğim yerlere biraz da tartarak bakıyorum. Bu geziden öğrendiğim şey, asla bir müslüman, arap veya ortadoğu ülkesinde rahat edemeyeceğim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tortu

Farkettim de içimde yılların tortusu birikmiş. Anı demişim, bilgi demişim, deneyim demişim atmışım bir köşeye. Şimdi silkinmeye kalkınca farkettim ki silkinemeyecek kadar ağırlaşmış her şey tıpkı bedenim gibi. Halbuki daha yaşanacak çok şey, öğrenilecek çok deneyim, yapılacak ne kadar da çok hata var. Hele bir kalkalım gerisi gelecek ama yerime zımbalıyor tortular, kalkamıyorum.

Bir bahar temizliğinin zamanı geldi. Bedenimden başlayıp fazlalıklardan tamamen kurtulmak için bir karar aldım. Daha ilk hamlede farkettim ki o var sandığım kaslar bir çocuğunkine dönmüş. Mekik çekmek için bir hamle yapınca aradaki göbek kahkahalarla gülerek “hayırdır ne mekiği?” diye dalga geçiyor. Şınav için kollar “Birader o eskidendi” deyip pis pis sırıtıyor.

Ama bunlar hep birer tortu. Sanki bilmiyorum yola getirmeyi bu bedeni ?

Beden hallolur nasıl olsa. Alt tarafı alışkanlıkları değiştireceğiz o kadar. Bunca yıldır ertelenen hareketleri yapmaya başlamak bile fark getirecektir. Tabi salona gittiğimde kafasız tavuk gibi oradan oraya gezmek de fiyata dahil. En son 20 sene önce askerdeki “hop ki üç dört, son ki üç dört”de kalmış benim egzersiz bilgim. O birbirinden ilginç alet edevatı anlayıp doğru kullanmak biraz zaman alabilir ama olsun. Hallederiz.

Asıl kafadaki tortuların kazınması daha zor. Ön yargılarımı silip meditasyon da dahil her şeyi deneyeceğim. Bu aralar bazı şeylerin farkına varmak biraz uyandırdı beni aslında. Yıllardır ayıpladığım, küçümsediğim, daha doğrusu anlam veremediğim bazı konuları yeni yeni anlıyorum. Meğer ayıp da değilmiş, küçümsenecek bir şey de yokmuş çoğunda. Sadece belli bir yaşa gelmek lazımmış daha berrak görebilmek için.

Bir de bilimin ve deneylerin verdiği bir görüş ile insanın yaşadığı bazı duyguların aslında hormonlar, beyin salgıları ve altında yatan diğer sebepleri bilince kontrolün ele alınacağı yanılgısına kapılmışım zaman içinde. Çok enterasan ama ne olduğunu, beynimin beni mutluluk hormonu için nasıl yanılttığını da biliyorum ama engel olmuyorum. Bırakıyorum eğlensin organcağız. Bakalım bu sefer de böyle olsun.

Kazıyalım bakalım altından ne çıkacak bunca yılın tortusunun…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öncelik

Hep derli toplu ve çoğu zaman kapalı tutulan misafir odaları vardır bazı evlerde. Küçücük oturma odasında geçer bütün zaman ama o ferah ve rahat mobilyaların olduğu yasak bölgeye geçilmez hiç bir zaman.  Ömürleri evlerini toplu ve temiz tutmaya çalışarak geçen annelerin mabedi gibidir ve kırk yılda bir misafir gelirse diye maksimum güvenlik kordonu altında tutulur bu bölge.

Annelerinden öyle gören anneler, kızlarını da böyle yetiştirirler. ‘Aman kızım evin dağınık diye laf ederler sonra‘ ile başlayan bilinçaltı eğitimi, başkalarının hastalıklı dedikodularına maruz kaldığında dünyası yıkılan bireyler yetiştirmenin vazgeçilmez yoludur zira.

Düşünsenize o kadar gösterişe dayalı bir eğitimdir ki bu VİTRİN vardır evde. ‘Baaaakkk benim kristallerim vaaaarrrr‘ demek çok normal gelir bu eğitimden geçen beyinlere.

Hayatlarını kendilerine işkence haline getirir insanlar ama eğitimlerini sorgulamayı akıllarından bile geçirmezler. Temizlik için heba edilen zamana ütü için harcanan zamanı ekleyin, üstüne çocuğun dağıttığı oyuncakları daha havadayken planjon ile yere düşmeden kapıp toplamayı da koyun, gümüş parlatma, dantel kolalama falan derken ıskalanan hayata bir bakın. Çılgınlık resmen.

Hayır sadece kendi hayatını ıskalamakla kalmayıp, eşin çocuğun hayatlarının da ıskalanmasını sağlamak ne olacak? Daha da kötüsü, yargılanmaktan çekinilen ne varsa bir sonraki nesile farketmeden aktarıyor, en başta yargılayan da biz oluyoruz.

İngiltere’de tanıştığım insanlarda, gittiğim evlerde daha net görüyorum farkı. Adam üst düzey yönetici ama ütüsüz tişört ile işe gelebiliyor. Evlerde fazla hiç bir şey yok. Evet evden ziyade otel gibi ama bu da bir seçim. Evde vakit geçirmektense dışarıda olmayı tercih ediyor insanlar. Evde vakit geçirenleri de aman misafir gelecek diye sahte bir toplanma telaşında değiller. Çocukların oyuncakları her yerde, alt alta üst üste ama bu şahsen bana daha rahat bir ortam hissi veriyor. Kendimi misafirliğe gittiğimde ‘çocuk masada içsin daha rahat eder diye zorla masaya oturtulduğum temizlik hastalarının evindeki gibi huzursuz hissetmiyorum.

Bırakın oyuncak salonda kalsın, çocuğun odası dağılsın, koltukta leke olsun, vitrinde kristal yerine çocuğun oyun hamurundan yaptığı “heykel” dursun, elbise askılarınızın çengelleri aynı yöne bakmasın, sabah evden çıkarken yatak dağınık kalıversin. Hiç biri canınızı acıtmaz. Artan zamanda da parkta yürürsünüz ailenizle.

Şimdilerde ben de artık kot tişört vs ütülemiyorum. Hayatımda bundan dolayı bir yıkım da yaşamadım.

Önceliği yaşama vermek ve bu detaylarla uğraşmamak en iyisi. Ya da başka bir deyişle öğretilen hayatın doğruluğunu arada bir sorgulamak ve kırabildiğin kadar o sert kabuğu kırmak gerek. Kırana kadar zor, kırınca garip bir ferahlama hissi veriyor. Tecrübe konuşuyor.

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kaçmak cesaret ister

Bakmayın siz gemiyi ilk fareler terkeder laflarına. Kaçmak korkağın yapacağı iş değildir. Herkes birbirine ne kadar cesur olup, birlikte davranırlarsa nasıl kurtulacaklarını, olmadı ne kadar güzel boğulacağını anlatırken, henüz batmamış gemiden kendini suya atan faredir asıl cesur olan.  Bir kere saha avantajını ardında bırakırsın, bilinmeze atlarsın. Az mıdır bu ?

Korkak hic birsey yapmayan ve sonunda gemiyle batandir…

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamirci

Daha çok erken yaşlarda okuduğum bir Stephen King romanıydı “Mahşer”. Dünyanın sonu hikayelerinin ilk öncüllerindendi. Konu, bugün artık klasik hale gelen, bir felaketten sonra hayatta kalan bir avuç insanın, hayata tutunma ve tekrar mümkün olduğunca gelinen son medeniyet seviyesine yaklaşabilme çabasıydı.

Hikayesinden çok beni başka bir kısmı etkiledi o yaşlarda. Dünyanın sonu gelmiş ve ben hayatta kalan birkaç kişiden biriyim. Acaba bugünkü teknoloji seviyesine ne kadar yaklaştırabilirdim sonraki nesilleri? O zamanki sınırlı bilgimle pek birşey yapamayacağımı farketmiştim. Belli ki ilkokul seviyesi fen ve matematik bilgisi ile çağ atlatamayabilirdim. Ancak bu soru benim bir şekilde bilinç altıma işlemiş olacak ki, bizzat hiç yapmayacak olsam da, neyin nasıl yapıldığını en azından teorik olarak öğrenmem gerektiği gibi bir saplantım oldu.

Tamircileri seyrettim uzun uzun. Hımmm demek ki o boru oradan buraya aktarıyor suyu…  Haaa o da bunu döndürüyor veeee…. Tabi ya elektrik böyle gelecek ki doğru ve güvenli çalışacak bu… Peki ama neden bunu böyle yapmamışlar ki? Mutlaka bir sebebi olmalı acaba ne? Vayy be demek bu kadar basitti bu sorunun çözümü…

Hemen her şeyin nasıl çalıştığına dair teorik bilgim oldu zamanla. Sonra sonra birşeyler bozulduğunda tamir etmeye başladım. Derken arkadaş ve akrabalarımın da yardımına koşar oldum.

Çalışmayan bir makine görünce kafamda basit bir şema oluşmaya başlıyor ve sorunun nerelerden kaynaklanabileceğine dair seçenekler canlanıyordu gözümde. Tabi ki her şeyi tamir edemem ama hatırı sayılır bir tamir geçmişim olduğunu da kimse inkar edemez.

Sorunların nasıl çıktıklarını anlayınca, tekrar edecek olanları da tespit etmek çok zor olmuyor. Dolayısıyla kullanıcısını uyarıyordum. “Bak bu sorun çıkınca şöyle yap çözülür” ya da şunu yaparsan sorun çıkmaz.

Genelde pek sallamadıklarını biliyorum.

İnsanların da makineler gibi olduklarını gördüm sonra. Tıpkı onlar gibi sorunlar çıkıyor ve neyin nereye bağlı olduğunu görürsen sorunu çözebiliyordun. Hatta sorun çıkacak konuları öngörmek de mümkün çoğu zaman.

Tam da burada muhteşem bir ikilem var aslında.  Eğer bir sorunun çıkacağını öngörmüş ve önlemek için birşeyler yapmışsan, sorun çıkmıyor. Bunu senden başka kimse bilmiyor olacağı için teknik olarak sorun çıkmamış ve senin ne yaptığını kimse anlamamış oluyor. Yani sen istediğin kadar kendini parçala çıkmayan sorun yüzünden sorunu çıkarmama çaban boşa gidiyor.

Acı ama gerçek…

Bazen sorun çıkacaksa, öngörsen de, önlemeye çalışsan da çıkar. İşin doğasında var bu. O zaman hani fantastik filmlerdeki gibi “al bu saç tokasını, sofra tuzunu, kalem pili ve mangal kömürünü. İleride ihtiyacın olacak ve neyi nerede kullanacağını anlayacaksın” tarzı bir önlem alıyorsun.

Hayatta her tamir edilecek şeyi olan tamirci olamıyor. Bazıları kolayını seçip tamirciyi arıyorlar. Tamircilerin hayatı ne kadar kolaylaştırdıklarını çok kolay görmezden gelebiliyor insanlar.  Tamirci olmak bir nevi görünmez olmaktır. Ancak yoksan seni farkederler. El altındaysan çok da değerli olmazsın. Düzelecek birşeyler vardır ve düzeliyordur. Sorun olmadığına göre yoksundur.

İnsanlar sanıyorlar ki ne olursa olsun tamirciler halleder. Hallederler elbet. Ama etrafta tamirci bulabiliyorsan. Gittiklerinde elinde bozuk bir makineden düşen boruyu tutuyor olarak bulabilirsin kendini.  Belki de sırf bu yüzden o güzel tamirciler o güzel alet çantalarını alıp o güzel ülkelere gitmeli arada bir.

Hem bakalım kalanlar medeniyeti ne kadar sürdürebilecekler görmüş oluruz.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kaynama noktası

Çocukken sütü sütçüden alırdık. Pastorize sütün de, ekolojik beslenme merakının daha yayılmadığı yıllardı. Sadece süt istiyorsan kapıya gelen sütçüden alınırdı o kadar.  Hemen büyük bir tencereye dökülür kaynatılırdı. Sterilize etmenin bilinen yegane yoluydu.  Başına da çocuğu dikerdin ki taşmasın. Seyrederdin seyrederdin taşma noktasına gelirken kapatıverirdin altını ocağın. Yavaş yavaş inerdi o kabarmış süt tencerede.

Çok seyretmişliğim vardır sütün kaynamasını. Sadece o da değil. Muhallebi, çorba ne varsa kaynarken taşma ihtimali olan, başına alarm mahiyetinde bir  çocuk dikmek sünnettendi.

Bir şeyin kaynamasını seyretmek ilginçtir. Uzun zaman hiç birşey olmaz. küçük kabarcıklar çıkar biraz. Biraz homurdanarak sağdan sola döner tenceredekiler. ama hep yavaş yavaş. Sonra birden herşey kabarmaya başlar. Bir bilemedin iki saniye içinde komple kabararak taşar sonra. İşte çocuğun görevi tam bu esnada ocağın altın kapatmaktır. Tecrübeli bir çocuk o noktaya gelmeden önceki emareleri ezbere bilir. Ne zaman tetikte yani elinin ocağın düğmesinde durması gerektiğini anlar. Çünkü tam o anda kapatılmalıdır ocak. Ne erken ne geç.

Kaynama noktası aşılmadan müdahale edemezsen tenceredekiler ocağın üzerine dökülür zira. Hem pişirdiğinden olursun, hem ocak batar. Her tarafatan zarar yani.

Diyeceğim o ki, taşırmayın

Ne sütü, ne sabrı…

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vazife

İyi insan omaya dair her kaynak başkalarına iyilik yapmayı öğütler. Din de olsa, felsefe de olsa, hatta insan beyninin evrimsel süreci de olsa bu hep böyledir.

Yapılan iyilik ile ilgili insandaki en önemli hastalığı nasıl göz ardı ettiklerini anlayamıyorum. İyiliği yapan tarafında manevi bir haz oluştuğu doğrudur. Hatta beyin bunu ödüllendirmek için hormonlar da salgılar. Ancak iyiliğe maruz kalan için durum biraz farklı.

ilk iyilikte belki bira minnet, biraz saygı biraz sevgi oluşuyor tamam ama iyiliği yapmaya devam edince, işin rengi değişiyor. Her nedense iyilik yapılan bu iyiliğin aslında bir görev olduğu kanısına varıyor bir şekilde.

Tekrarlanmadığı zaman sinirlenebiliyor ve karşı tarafı azarlayabiliyor kimi zaman. Bu vazifenin nasıl olup da atlanabildiğine inanamıyor insanlar. Bildiğin fırça yiyorsun aksattığın iyilik için.

Sonra insanlar hiç bir iyiliğin cezasız kalmayacağına dair atasözleri üretiyorlar. Haksızlar mı derseniz? Valla haklılar.

Aynı duygu tersten de çalışıyor. Yani vazifesi olduğu halde yapmadığında hoş görülen bir adam bir müddet sonra o vazifenin yapılmasını kendisine yük olarak görebiliyor. Arada sırada yaptığında, dünyanın en büyük işini başarmış olmanın alkışını toplamak istiyor.

Neticede ne iyilik yapacaksın, ne de görevini yapmayana hoşgörü göstereceksin. Yoksa her halükarda fırçayı yiyen sen olursun.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Statüko

Yıllar önce bir müzik grubu vardı. Çok severek dinlerdim. “Status Quo”. O kadar dinlemeye o kadar sevmeye acaba ne anlama geliyor dememişim demek ki, yıllar sonra tesadüfen aslında anlamının gözümün önünde olduğunu farkettim. Statüko. Yani öteden beri süregelen, mevcut durum.

Değişim çoğu zaman insan beynini rahatsız ediyor. Sırf bu yüzden çoğunlukla içinde bulunduğumuz durum çok parlak olmasa da, değişikliği bilinç altımızda istemiyoruz. Sabır ile statüko kardeşler bence.

Her olay, her durum,  her insan, her ortam bir taş gibi kafamızda. Bunlarla zihnimizde binalar yapıyoruz. Dolayısıyla binalarımızın yıkılmaması için de altından geleni yapıyor bilincimiz.  Aralarını duygularla doldurup yapıştırıyor taşları birbirine. Genelde çok güçlü bir kaldıraç ile yerinden oynuyor beyindeki taşlar. Ancak eğer alttaki taşa denk geldiysen, iş makinesi soksan az geliyor o zihine. İşte bu hale gelince statükocu olmuş oluyorsun.

O kaldıracın veya iş makinesinin ne olduğuna gelince; hayal, umut, plan ya da tam tersi, bıkkınlık, öfke, köşeye sıkışma hali diyebiliriz.

Mesleğimde nihayet ulaştığım, hedefimdeki konum olan yöneticilikte, maaşım ve patronlarla da aram iyi iken, neredeyse dört dörtlük bir zamanda istifa ettim mesela. Biraz geleceğe dair planlar, biraz umut, biraz mesai arkadaşımı kaybetmiş olmanın üzüntüsü üst üste binip bir iş makinesi olmuştu o dönem.

Başka bir ülkeye göçerken de yılgınlık, bıkkınlık, umut, hayal, köşeye sıkışma ne ararsan vardı iş makinesinde.

Herkes kadar statükocuyumdur aslında. Kolay olmuyor kafamdaki duvarların yıkılması. Yıkılırken de kristal dükkanındaki fil gibi olamıyorum. Hep yapılacak yeni duvarlar için malzemem, taşlarım, planlarım oluyor. Yani statükoyu yıkarken bile statükocuyum malesef.

Kafamdaki duvarda meydana gelen sarsıntıları önceden sezip, batan gemiyi terkedecek farelikte bir çeviklikle hareket ediyorum. Evet herkesten önce görüyorum su alan gemileri. İşte onun için yıkarken, önlemler alıyorum, ben de dahil hiç kimse duvarın altında kalmasın istiyorum. Başkalarının duvarlarının altında kalmış biri olarak pek de hoş bir duygu olmadığını biliyordum zira.

Fakat her zaman fare olamıyor insan. Kertenkele olup kuyruğu orada bırakıp yenisi çıkana kadar kuyruksuz gezmek daha doğru geliyor. Evet bazen duvar sallanır, yıkılacaktır, yıkılması da gerekiyordur. Ve hatta altında kalınacağı da aşikardır.  Bildiğin zarar görecek insanlar var, görürsün ama duvarı önünde duramazsın. Zamanında çekilmezsek de üzerimize devrilir taşlar. Yani gitme diyeydim açaydım kollarımı falan fayda etmez.

Neticede gitmek isteyenin önünde dağ olsan durulmaz di mi ama.

En iyisi bu gecelik kollarımı açıp, biraz nostalji yaparak Status Que dinlemek.

Yarın yıkarız gerekirse….

Belki….

OK Google….

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Paternoster

Galiba 1994 yılıydı. Prag’da bir devlet dairesine gitmiştim. İşimizi yaptıracağımız ofis üst katlardan birindeydi. Yani asansörle çıkacağız. Asansör o güne kadar hiç görmediğim bir yapıdaydı. Paternoster denen bu asansör tipi doığu bloğu ülkelerinde bulunan ve kapısı olmayan, hiç durmadan sürekli bir tarafın yukarı çıktığı bir tarafın aşağı indiği kabinlerden oluşuyordu. Sizin önünüzde beklemiyordu.  Geçerken içine atlıyordunuz. İneceğiniz kata geldiğinizde de dışarı atlıyordunuz. Durup düşünme, erken binme veya geç kalma şansınız yoktu.

Gezegenler nadiren aynı hizaya gelirler. Her 516 yılda bir ufak sapmalarla da olsa ip gibi dizilirler. Dizilince de öyle kalmazlar. Kısa bir sürede gözlemlediniz gözlemlediniz. Gözlemleyemezseniz tren kaçar.

Bazı fırsatlar geçici bir süre önümüze gelir, hiç beklemez veya biraz bekler ve giderler. Bir kişi için, bir aile için, bir ulus için veya tüm dünya için bazen kısa süreliğine bir fırsat yakalarsınız.

Bir iş teklifi gelir bazen. Çalıştığınız kurumu bırakamazsınız. Arkadaşlarınız, ortamınız güzeldir. Siz düşünürken başkası işi kapar. Bir kaç ay sonra çıkan bir krizde küçülme kararı alan şirket sizi işten çıkarır ve fellik fellik iş ararken bulabilirsiniz kendinizi.

Özel hayatınızda, eş seçiminde, yerleştiğiniz şehirde, ülkede, aldığınız arabada, gittiğiniz tatilde önünüzden binlerce fırsat akar. Yakalayabildiklerinizle kurarsınız hayatınızı.

Hani Temel Amerikaya giden Dursundan bir mektup almış da mektupta “Temel burası fırsatlar ülkesi. Hemen gel. Parayı sokaktan topluyoruz. O derece bolluk var” yazıyormuş. Temel apar topar Amerikaya gidip de adımını atınca yerde $100 bulup “Aman” demiş “İlk günden çalışmaya mı başlayacağım”

Hayat genelde o ilk günden çalışmaya başlayanlara gülüyor işte.

Bundan 15 sene önce bilgisayar programlamak bir dönem kolay öğrenilebilir hale gelmişti. İşsiz güçsüz zeki gençlerin hızla üretime katılabilecekleri bir rüzgar esti. Belki bir veya iki ay içinde temel programcılık bilgisini alarak birşeyler üretebiliyordunuz. (Öğretmeyi denedim oradan biliyorum). Sonra bu fırsat kaçtı. Konu çok daha zorlaştı. Kolay anlaşılabilirlikten, üzerine ciddi kafa patlatmadan anlaşılamayan kavramlara ilerledi konu.

Bugün o günkü kadar olmasa da başka bir şekilde tekrar bir fırsat doğdu. Biraz rehberlik alarak ve biraz daha uzun bir süre içinde, kendi kendinize bir sürü konuyu öğrenebilecek duruma gelindi. Çünkü artık İnternet ve online eğitim devrimi yaşıyoruz. Ücretsiz veya çok az bir ücret karşılığında harika eğitimler almak hatta online üniversiteler bitirmek mümkün.  Yeter ki azimli olunsun.

Bugünün zeki gençlerine tüm dünyada geçerli bir meslek edindirmek için tekrar bir şans var.  Çünkü Türkiye’deki eğitim sistemi bir takım sınavları geçmeye yarıyor ancak meslek sahibi yapmıyor. İdealinde imam olmak olan gençleri tenzih ediyorum. (İmamlık meslek midir konusuna bu yazıda girmiyorum.)

Bu tren yakında kaçar. Bu fırsatı görenler sektöre doluşunca istihab haddi dolacak ve tren kalkacaktır.  Keşke trenleri gösteren rehber yöneticileri olsa ülkelerin. Malesef genelde 100 sene önce kaçan trene el sallamayı öğretenler tutmuş köşe başlarını.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Had

İş hayatında konum gereği astım olan birçok arkadaşım oldu. Ancak hiç sevmedim ast-üst ilişkilerini. Ben hepsiyle arkadaş olmaya çalıştım. Zaman içinde kazandığım tecrübe ve bilgi farkından dolayı verilen fazladan sorumluluklarım vardı. Yine de emretmedim, bir ucundan da ben tutup örnek olmaya çalıştım. Ben istemeden yapsınlar istedim. Bildiğim kadarıyla da fena değildim bu bu konuda.

Arada birkaç çürük yumurta oldu elbet. Gösterdiğim yakınlığa, samimiyete, dostluğa alışık olmayanlar terbiye sınırını, saygı sınırını hemen aşmaya kalktılar. Bu durumu görünce mecburen yönetici kimliğine geri dönmem icap etti. Görevini yapmasını istediğim adam bana sanki ondan büyük bir iyilik yapmasını istiyormuşum gibi davranınca sigortalarım hafif atıyor işte. O görevi beğenmiyorsan hiç çalışmazsın olur biter. Evet bazı işler angaryadır ama o görevdeyken onları ben de yaptım.

İlk işlerimden biri otelde gece resepsiyonistliği idi. Tam adı ile Night Auditor. Sabaha kadar resepsiyon ve kasadan sorumlu olduğum için o bölgeyi terketmemem gerekirdi. Gece çalışan bellboyun görev tanımında da bu yüzden Night Auditor’un yemeğini yemekhaneden getirmek vardı. Bu benim şahsi uşağım olduğu için değil, mecburiyetten böyleydi.

Bir gün bir bellboy bunu gururuna yediremedi ve babamın uşağı olmadığını belirterek bundan sonra yemeği getirmeyeceğini söyledi. Eh paşamın keyfi için bir tane daha Night auditor alınıp o yemekteyken ben, ben yemekteyken o gidelim gibi bir organizasyon yapıp gerçekleştirmek yerine mecburen yemek getirmeyi bir lütuf olarak görmeyen başka bellboy aldılar işe.

İşi günde bir kere sabah ekmek getirmek akşam da çöp toplamak olan adama arkadaş gibi davranınca çöp toplamak birden ağır gelmeye başladı herhalde ki bir gün ‘sizin çok çöpünüz oluyor’ diye şikayet etmeye başladı. Çöp miktarı normal ve aynıydı aslında ama had miktarı değişmişti.

İşi evi temizlemek olan kadın evin yeteri kadar temiz olmadığından şikayet etmiş en son. Bundan sonra o gelmeden önce köşe bucak temizleyeceğiz mecburen ki kendisi ile şöyle rahat rahat karşılıklı bir kahve içip günün stresini atalım.

İnsanlardaki bu hadmetre hakikaten problemli. Ben diyor muyum ne lan bu sistemler düzeltin de ben gelip bir enter’a basıp paramı alayım.Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kulaklık

Çocukluktan gençliğe geçtiğimiz yıllarda çıkmıştı “walkman”. O zaman için boyları biraz büyüktü evet, hatta taşınabilmesi için omuz askısı vardı ilk modellerin. Bir de ya turuncu ya da siyah süngerli taç şeklinde kulaklıkları. Taktın mı kulağına kimseyi rahatsız etmeden istediğin müziği dinlerdin. Hem seni dünyadan kopartırdı hem de dünyayı senden.

Öyle sanıyorum ki oğlunun dinlediği müzikten hoşlanmayan bir babanın icadıydı. Zira dinlediğin müzik türü pek herkesin sevmediği bir şeyse çok işe yarardı.

Birkaç sene sonrasına, Amerikadan gelen gençlik filmlerinin etkisiyle başka bir moda çıktı. Omuzda taşınan hayvan gibi müzik setleri. Omzuna zorlukla koyabildiğin o sete 12 tane falan büyük boy pil takıp, sesi açıp herkese dinleterek kulağına zarar vermek marifet olmuştu birden.

Özellikle yazlıklarda farklı müzik türlerinden hoşlanan gençler, kimin setinden daha yüksek ses gelip diğerini bastıracak diye yarışırdı.

Rahatsız olanlar mı?

Söylenirlerdi ama söylendikleri ile kalırlardı genelde. “Benim müzik dinleme özgürlüğümü kısıtlayamazsın” diye konuşan ergenlerle başa çıkmak kolay değildi zira.

Neyse ki çok uzun sürmedi bu yapıştırma moda. Galiba bir müddet sonra omuzları çürümüştü insanların . Walkman’ler de küçülünce tekrar kulaklığa döndü gençlik.

Sonra kulaklıklar büyüdü, müzik setini başın etrafına giydirmeye başladılar resmen.

Sonuçta yine de iyiydi bu tarz. En azından çevreye rahatsızlık vermeden dinliyordunuz en sevdiğiniz şeyleri.

Yıllar sonra o devasa kulaklıkların bambaşka bir kullanım alanını daha gördüm. Çalıştığın yerde mesai arkadaşların, o kulaklık kulağındaysa, gerçekten önemli olmayan bir konu için seni rahatsız etmiyorlardı. Bir çeşit sinyaldi yani. Bana dokunmayın, konsantre oldum, çalışıyorum diyordunuz çevreye. Sesi açmanız da gerekmiyordu üstelik. Sadece kulaklık bile yeterliydi bunun için. İlk başlarda bu durumu insanlara duyurmuşlardı toplantılarda. Ama sonra değiştirdiğim işlerde yazılı olmayan bir kural gibi herkesin buna riayet ettiğini gördüm.

Müzik enteresan bir zevk. Herkes aynı şarkıdan aynı tadı alamıyor. Hatta bir gün sevdiğin şarkı başka bir gün rahatsız edebiliyor. Yanınızdaki insanlar sizin hoşlandığınız müzikten haşlanmayabiliyor. Hoşlanmamak ne kelime nefret bile edebiliyor. O yüzden eğer karşılıklı dans etmiyorsanız, kulaklık ile dinlemek en güzeli. Hem tadını çıkartırsın sonuna kadar hem de kimseyi rahatsız etmemiş olursun.

Biraz saygıdan kimseye zarar gelmez.

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sonsuz

Yapmak istediğim ne çok şey var hayatta. Fakat para kazanmak için çok zaman harcıyorum ve yapmak istediklerime yeterince zaman ayıramıyorum. Biraz düzelttim bu durumu aslına bakarsanız. Eskiden daha çok çalışıp daha uzun zamanımı yolda harcayıp daha çok yorulur ama daha az kazanırdım. Radikal bir değişiklik ile günde en az 5-6 saat kazandım. Yine de yetmiyor işte.

Erteleye erteleye yaşıyorum, sonra görüyorum ki, ertelediklerimden bir kısmı için artık çok geç.  Son kullanma tarihi geçen, gazı kaçan istekleri siliyorum. Hemen yerini alıveriyor arka sıradakiler. Onlar nasıl silinecek bilemiyorum. Bazen yapıyorum da siliniyorlar ama yaptıklarımdan çok daha fazlası giriyor listeye. Beynim sürekli birşeyler üretiyor, üretmek istiyor. Zaman az olunca sırf listeden silmek için hızla yalapşap yapmak zorunda kalıyorum. Öylesi de hoşuma gitmiyor. Bir deftere kısa, orta ve uzun vadede yapmak istediklerimi yazmaya başladım. Arada sırada açıp sırasını değiştiriyorum. Yazmak istediğim en az 3 kitap var mesela. Yapmak istediğim 2 büyük proje, öğrenmek istediğim alfabeler – diller, araştırmak istediğim konular, gitmek istediğim yerler, çekmek istediğim fotoğraflar, okumak istediğim kitaplar, çalmak istediğim enstrumanlar, yetiştirmek istediğim ağaçlar var.

Bungee Jumping yapmayı sildim artık. Biraz geç kaldım sanki ona. Ama yamaç paraşütünü iyi ki yapmışım fırsatını bulduğumda. Belki artık Himalayalara gidemem ama Sumela’ya iki kere tırmandım hem de biri restore edilmeden önce. Rio karnavalına gitmeyi çıkardım listemden, artık ilgimi eskisi kadar çekmediğinden ama Maçu Piçu listemde hala.

Listenin uzunluğu olması gerektiği kadar rahatsız etmiyor aslında. O listedeki her madde benim yaşamak için bir nedenim. Geleceğe dair projeler yapmak için önüme bağladığım havuçlarım onlar benim.

Listemde olmasa da tadını çıkarmayı öğrendiğim kısa lezzetler var bir de. Pazar sabahı altıda kalkıp güneşi görüyorum mesela. Sürekli yağmur yağan bu şehirde o saatte bile olsa gördüğün güneş çok değerli ve boşa harcamaman gerek. Ne kadar kalacağını bilemezsin. Hızla bahçeye çıkıp kendimi hamağa atıyorum, kulağımda en sevdiğim şarkılardan hazırlanmış müzik listemle gözlerimi kapatıp, güneşin yüzümü ısıtmasının keyfini çıkarıyorum. Bulut gelene kadar. Bulut gelince gözümü açıp bulutun şekline, gök yüzünde kayışına bakıyorum hayran hayran. Yağmurun ıslatmasından da kaçmıyorum artık eskisi kadar. O da güzel.  Varsın listemde olmasın. Ekleyiveririz alta sonra da karalarız üstünü fena mı?

Hayat sonlu, istekler sonsuz. Ne kadarını yaşarsak o kar kalacak. Bitiremesek de başlamadık demeyiz en azından.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail