Din Algım

Bugün beni uzaktan tanıyan birisinin beni ateist zannettiğini öğrendim. Dolayısıyla biraz detaya girerek kendi araştırdığım ve anladığım din algımı paylaşayım istedim. Bu, başkalarının benim hakkımdaki düşüncesine takıldığım için değil. Yanlış anlaşılmasın! Sadece aradaki farkı belki gösterebilirim, belki birilerinde bir soru işaretine sebep olurum diye yazıyorum.

Ben kendimi müslüman olarak tanımlıyorum. Ama !..

İşte o “ama”yı anlatacağım biraz. Evet kendimi müslüman olarak tanımlıyorum ama bugün sokakta çevireceğiniz, hatta camide imamlık yapanların çok büyük kısmıyla çok keskin bir şekilde farklı bir müslümanlıktan bahsediyorum.

Ben bize öğretilen gösterilen din ile tamamen alakasız bir dine mensubum. Onların gözünde ne olduğumun hiç önemi yok. Kaynak olarak sadece Kuran diyorum. Hiç bir hadis, menkıbe, ermiş, derviş, hazret, gelenek, görenek, sünnet benim dinimde yok. Ağır mı geldi? Durun bakın detaylara girelim de neler neler yok görün.

Kuran’ı hayatında hiç kendi dilinde okumamış, içinde ne yazdığından habersiz müslümanları kafadan eleyelim bir kere. İnsan “iman ettim” dediği dinin kitabını okumuyorsa kendisini o dinden sayamaz. İnsanın bunu kendisine en azından bir kere sorması gerekmez mi? Ramazanda TV’ye çıkıp kütük ağlıyordu diye masallar anlatanlara güvenip mevzudan yırtılamıyor. Okumadıkları kitap öyle diyor valla. (Zuhruf 44)

Arapçasını okuyup sevap kazandığını düşünenlerle de ayrı düşüyoruz. Zira o anlamadan okudukları kitap, kendisinin üzerinde düşüne düşüne okunulması gerektiğini söylüyor (Müzemmil 4)

Kuran kendisinin tamam, eksiksiz ve detaylı olduğunu söylüyor. Bunun aksini iddia edip haşa “Allah kitabında öyle demiş ama hala eksik ve detaydan yoksun o yüzden hadislere ihtiyacımız var” diyorsanız, bunu O’na anlatırsınız. (Enam 38, Enam 114, Hud 1, Enbiya 10, Furkan 32-33)

Tabi bu arada kandil, mevlid, ölünün ardından Yasin gibi gelenekleri din sayanlarla da ters düşüyoruz. Müslümanlar Hristiyanları hep İsa’yı tanrılaştırdılar diye eleştirip aynı şeyi kendilerinin yaptıklarını görmüyorlar. Bir Miraç hikayesi anlatırlar ki bunu aklı başında olarak bir kere düşünüp sorgulasalar anlayacaklar. Allah ile namaz pazarlığı yapan bir peygamber, ona tüyo veren başka bir peygamber. Peygamber bile olsa bu ne cürettir ki ciddi ciddi Allah ile pazarlık yaptırılıyor.

Bu arada cehenneme gidince az biraz bronzlaşalım oradan da cennete geçeriz diye düşünüyorlar ya… Kuran’da cehennemden çıkma ile ilgili bir ayet yok. Ben uyandırayım da sonra başınız ağrımasın.

Haram yiyecekler konusunda da çok ters köşeye yatabilirler, o yüzden sadece Nahl 116’ya bakıp susup oturmalarını öneriyorum

Hazret ve türbeler konusuna hiç girmeyelim. Sadece “Şirk” ne demek tanımına bir daha bakın. Sadece başkasına tapmak değil başkasından yardım ve aracılık beklemek de şirktir.

Kabir azabı diye de bir şey yok. “Berzah” sadece gidilen yerden dönülemeyeceğini ve bir engelin olduğunu belirtir.

Çok uzatmayayım. Sadece ateist değilim ama çoğunluğun dininden de değilim. Gönül ister ki benimle bu konuları tartışacak kadar bilgi sahibi olmayan, oturduğu yerden atıp tutarak eleştirip yaftalamasın.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eğitim 2

Bu sabah işe giderken yine her zamanki gibi okula giden çocuklara rastladım. Fakat bu sefer bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu. Başı örtülü. Diğer arkadaşları gibi etek giymemiş, pantolon giymiş. Diğerleri kadar enerji, hayat doluydu. Ardından bakakaldım. Eğitim diye biz bu çocuklara ne veriyoruz?

Yo sadece okulu kastetmiyorum. Evde akrabalar arasında yani eğitim aldığı her yerde bu çocuklara biz neleri öğretiyoruz? Biraz matematik, az bir şey coğrafya, biraz felsefe, biraz ahlak ve adab-ı muaşeret ve ileriki yaşlarda fizik, kimya, biyoloji yeter de artar. Diğer her bilgi çocuğu kendi istediğimiz modele sokmak için faydalıymış gibi gösterip onları zehirlediğimiz çöpler.

Her ebeveyn kendi küçük modelini, her ülke kendi istediği cici vatandaş tipini yetiştirmek istiyor. Tarih diye kim bilir kimlerin yazarken kendine yonttuğu hikayeleri verip, tanıma imkanı olmayan büyük büyük büyük dedenin zamanında ihanet edenler, saldıranlar, zaferler, yenilgiler ile çocuklara birbirinden nefis ön yargılar ekiyoruz. Sonra çıkıp sokakta senin deden beni kesti, hayır kesmedi diye birbirine giren gençlerimiz için üzülüyoruz. Halbuki ikisi de o dedeleri tanımaz etmez. Olay hakikaten oldu mu, olduysa yazılmayan sebepler nelerdi? Daha da önemlisi sana ne!…

Din diye çocuğa yalan yanlış ne varsa öğretip gencecik yaşlarda psikolojileri ile oynuyoruz. Kafasına doğrusunu araştırmaya üşendiğimiz zırvaları doldurup, uçmasınlar diye de başını örtüp, sokağa salıyoruz. Felsefede bile ezbere bilgi anlatıp düşünmeye değil düşünmemeye odaklı nesiller oluşturuyoruz.

Tabi bir de önüne birer havuç koyacaksın ki, öğrenciler bu zırvaları gönüllü yüklensinler. Başarı, para, meslek, statü… Ve havucun peşinde ziyan olan hayatlar…

Maksat yetişkinliğe erene kadar ne dersek inandırabileceğimiz, sonra bir yerlerde ölmeye göndereceğimiz, ölünce de şehit oldu diye ailesini avutabileceğimiz bir toplum oluşturmak.

İnsan bir hayvandır. Hem de sürüler halinde yaşayan bir hayvan. Sürü uçurumdan atladı diye kendini düşünmeden uçurumdan atan koyunlara şaşıran bir hayvan. Kendisini farklı sanan bir hayvan.

Eğitim çok tehlikeli bir silah. Hem de kullanmaktan hiç çekinilmeyen bir silah. Umarım bir gün farkedip bu silahtan kurtuluruz.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Gezinin Ardından

Bir haftalığına gittiğim bir Tunus gezisinin ardınan, edindiğim izlenimleri sıcağı sıcağına yazıya dökmek istedim.

Uzun zamandır tatil yapamadığımdan, hazır okullar tatilken (İngiltere’de), bir haftalığına, sıcak ve güneşli olmasını beklediğim bir yere gitmek için araştırma yaparken rastladım Tunus’a. “Sonuçta Afrika’da yani ne kadar soğuk olabilir ki?” gibi bir ön kabul ile rezervasyonu yaptırdım. Neyse ki şans benden yanaymış. Zira gitmeden bir hafta öncesi ve döndükten sonrası yağmurlu ve soğuk olmasına rağmen tam güneşin açtığı havanın sıcak sayılabileceği bir haftaya denk geldim.

Giderken bir başka ön yargım da insanların daha tutucu, daha kapalı olacağı ve bu yüzden otel dışında rahat edemeyebileceğimizdi. Bunda da yanılmışım. Veya kısmen yanılmışım diyelim.

Tunus 30 yıl önceki Türkiye gibi bir ülke. Evet kısaca böyle özetleyebiliriz. 30 yıl önce Alanya’da 6 ay bir otelde çalıştığım için kendimi çoğu zaman o günlerde buldum.

Sokaktaki insanlar bugünün Türkiyesindeki gibi yobaz değiller. Rahat rahat gezebiliyorsunuz. Sokakta başı kapalı çok az kadına rastladım. Hatta rastladıklarımın bence büyük çoğunluğu da turistti. Şortla gezen kadınlara karşı hiç bir rahatsız edici bakış, davranış görmedim.

İş esnaf ve taksicilere gelince maalesef aynı “bir kerede yolalım şu turistleri” kafası burada da hakimdi. Türk dizileri çok gösterildiği için, aramızdaki konuşmalardan hemen Türk olduğumuzu anlayıp “müslüman mısın?” diye sorup arkasından da “vay benim kardeşim dur ben sana özel bir fiyat çıkartayım” deyip normal fiyatı üçle çarpıp önüne koyuyorlar. Yabancı bir ülkede önünüze konan fiyatın düşük mü yüksek mi normal mi olduğunu anlamanız bir kaç gün sürebiliyor. Çünkü kur çevriminden yola çıkarak çok anlaşılamıyor bu durum ve onlar da bunu çok iyi biliyorlar. Genelde “Ne var ki senin için 3 pound” dedikleri bir mal aslında yarım pound bile olmuyor. Taksiciler zaten ayrı bir alem. Şehire ilk gidişim için 7 dinar aldılar. Aynı yoldan geri dönüş 15 dinar tuttu. Taksiciye “Ben sadece turistim aptal değilim” dedim o zaman 10 ver dedi. Sonraki gün yoldan çevirdiğim başka bir taksici aynı yola 3.5 dinar aldı. Yani ilk gün zaten iki katını ödemişim ve adam benden 4 katını almaya kalkmış.

Bir de sakın ama sakın “Para önemli değil biz müslümanız gönlünden ne koparsa ver” lafına kanmayın. En çok bununla geçiriyorlar. Gönlünden kopanı verince “5 daha ver” “10 daha ver” diye parça parça yoluyorlar.

Ülkenin ve şehirlerin genel yapısına gelince. Bir kere her yer ya inşaat halinde, ya yıkılmak üzere terkedilmiş ya da alt kata inanılmaz özenle motiflerle başlanıp üst katta sadece sıva ile bırakılmış binalarla dolu. Para oldukça, biraz yapıp sonra bitince olduğu gibi bırakıyorlarmış. Ne zaman ellerine biraz daha para geçti o zaman kaldıkları yerden devam ediyorlarmış. Genelde sokaklar tozlu ve şişe ambalaj atıkları ile dolu. Kimsenin aklına süpürmek gelmemiş sanki.

Arabalar genelde her tarafından çarpılmış, yamulmuş ama yaptırılmamış. Neredeyse bütün arabalar eski ve yamuk. Sonra trafikte sebebi anlaşılıyor. Evet bir takım kurallar konmuş ama aynı Türkiye gibi kimse üzerine alınmıyor. Her yerden yer yere giren çıkan yandakini sıkıştıran arabalar var.

Oteller de eğer yeni yapılmamışsa bina olarak ya boyası dökülmüş, ya eşyası kırık ama idareten tutturulmuş, ya fayansında sıvalar kazınmamış böyle tam tarif edilemeyen bir durumda. Temiz olmasına temiz ama detaylar hep pas geçilmiş. Fakat personel süperdi. Son derece saygılı, temiz ve çalışkanlar.

Monastir Ribad Kulesinden bir Görünüm

Gelelim en takıldığım konuya. Din ve dindarların durumu. Yazılarımdan da anlamışsınızdır. Ben inanan / bilen bir müslümanım. Ama şunu tekrar anladım ki yer yüzündeki müslümanlarla aynı dinden değilim. Ne demek bu? Mevcut uygulanan dinin Kuran’a tamamen zıt hatta yasaklanan bir din olduğunu görüyor ve geleneklerle hurafelerle dolu bu anlayışı red ediyorum.

Gezi sırasında nedense bizi bir türbeye ve buraların en büyük camilerinden birine götürdüler. Çıldırmamak elde değildi. Türbe’de yatan peygamberin bir arkadaşı imiş. Ben bu zatı tanımıyorum ama peygamberin kendisi bile olsa farketmez. Önce türbenin içine müslüman olmayanların giremeyeceğini söyleyip turun biz hariç geri kalan yolcularını engellediler. Türbe için çok da umurumda değildi bu durum ama gördüklerimden sonra keşke ben de girmeseydim dedim. İçeride resmen alenen yatırdan bir şeyler isteyip isteklerinin karşılığında yatıra karşı secde eden insanlar vardı. Benim okuduğum anladığım dinde bu alenen affedilmeyecek tek günah olarak yazmasına rağmen hem de.

Camide durum daha da ilginçleşti. İçeri yine müslüman olmayanları almadılar, kadınların da başlarının örtülü olmasını istediler. İçeri almamalarına geleceğim ama bir kadının başörtüsü olmasına ragmen bir de üzerlerini tamamen kapatan uzun bir üstlük ile anca izin vereceklerini söylemelerine dayanamadım. Yahu madem cami Allahın evi (ki öyle bir durum da yok ya neyse) sen kim oluyorsun da insanların içeri girmesine engel olabiliyorsun. Belki içeri giren birisi bir şeyden etkilenecek, bir şeyden ilham alacak ve doğru yolu bulacak. Buna engel olmak ne demek? Müslüman bir kadının ne kadar kapalı olması gerektiğine dair ölçün nedir? Böyle davranarak sadece insanları islamdan soğutursun. Gayri müslümleri demiyorum. Müslümanları dahi dinden soğutan bir davranış bu.

Kısaca bu tip müslümanların daha çoook uzun bir süre düzelemeyeceklerini görüyorum. Umarım yeni nesil daha çok sorgular ve gerçeğe daha çok yaklaşır.

Bir müddettir sıcak ve güneşli bir iklimde bir ülkeye taşınma fikri var kafamda. O yüzden de gittiğim yerlere biraz da tartarak bakıyorum. Bu geziden öğrendiğim şey, asla bir müslüman, arap veya ortadoğu ülkesinde rahat edemeyeceğim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tortu

Farkettim de içimde yılların tortusu birikmiş. Anı demişim, bilgi demişim, deneyim demişim atmışım bir köşeye. Şimdi silkinmeye kalkınca farkettim ki silkinemeyecek kadar ağırlaşmış her şey tıpkı bedenim gibi. Halbuki daha yaşanacak çok şey, öğrenilecek çok deneyim, yapılacak ne kadar da çok hata var. Hele bir kalkalım gerisi gelecek ama yerime zımbalıyor tortular, kalkamıyorum.

Bir bahar temizliğinin zamanı geldi. Bedenimden başlayıp fazlalıklardan tamamen kurtulmak için bir karar aldım. Daha ilk hamlede farkettim ki o var sandığım kaslar bir çocuğunkine dönmüş. Mekik çekmek için bir hamle yapınca aradaki göbek kahkahalarla gülerek “hayırdır ne mekiği?” diye dalga geçiyor. Şınav için kollar “Birader o eskidendi” deyip pis pis sırıtıyor.

Ama bunlar hep birer tortu. Sanki bilmiyorum yola getirmeyi bu bedeni ?

Beden hallolur nasıl olsa. Alt tarafı alışkanlıkları değiştireceğiz o kadar. Bunca yıldır ertelenen hareketleri yapmaya başlamak bile fark getirecektir. Tabi salona gittiğimde kafasız tavuk gibi oradan oraya gezmek de fiyata dahil. En son 20 sene önce askerdeki “hop ki üç dört, son ki üç dört”de kalmış benim egzersiz bilgim. O birbirinden ilginç alet edevatı anlayıp doğru kullanmak biraz zaman alabilir ama olsun. Hallederiz.

Asıl kafadaki tortuların kazınması daha zor. Ön yargılarımı silip meditasyon da dahil her şeyi deneyeceğim. Bu aralar bazı şeylerin farkına varmak biraz uyandırdı beni aslında. Yıllardır ayıpladığım, küçümsediğim, daha doğrusu anlam veremediğim bazı konuları yeni yeni anlıyorum. Meğer ayıp da değilmiş, küçümsenecek bir şey de yokmuş çoğunda. Sadece belli bir yaşa gelmek lazımmış daha berrak görebilmek için.

Bir de bilimin ve deneylerin verdiği bir görüş ile insanın yaşadığı bazı duyguların aslında hormonlar, beyin salgıları ve altında yatan diğer sebepleri bilince kontrolün ele alınacağı yanılgısına kapılmışım zaman içinde. Çok enterasan ama ne olduğunu, beynimin beni mutluluk hormonu için nasıl yanılttığını da biliyorum ama engel olmuyorum. Bırakıyorum eğlensin organcağız. Bakalım bu sefer de böyle olsun.

Kazıyalım bakalım altından ne çıkacak bunca yılın tortusunun…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öncelik

Hep derli toplu ve çoğu zaman kapalı tutulan misafir odaları vardır bazı evlerde. Küçücük oturma odasında geçer bütün zaman ama o ferah ve rahat mobilyaların olduğu yasak bölgeye geçilmez hiç bir zaman.  Ömürleri evlerini toplu ve temiz tutmaya çalışarak geçen annelerin mabedi gibidir ve kırk yılda bir misafir gelirse diye maksimum güvenlik kordonu altında tutulur bu bölge.

Annelerinden öyle gören anneler, kızlarını da böyle yetiştirirler. ‘Aman kızım evin dağınık diye laf ederler sonra‘ ile başlayan bilinçaltı eğitimi, başkalarının hastalıklı dedikodularına maruz kaldığında dünyası yıkılan bireyler yetiştirmenin vazgeçilmez yoludur zira.

Düşünsenize o kadar gösterişe dayalı bir eğitimdir ki bu VİTRİN vardır evde. ‘Baaaakkk benim kristallerim vaaaarrrr‘ demek çok normal gelir bu eğitimden geçen beyinlere.

Hayatlarını kendilerine işkence haline getirir insanlar ama eğitimlerini sorgulamayı akıllarından bile geçirmezler. Temizlik için heba edilen zamana ütü için harcanan zamanı ekleyin, üstüne çocuğun dağıttığı oyuncakları daha havadayken planjon ile yere düşmeden kapıp toplamayı da koyun, gümüş parlatma, dantel kolalama falan derken ıskalanan hayata bir bakın. Çılgınlık resmen.

Hayır sadece kendi hayatını ıskalamakla kalmayıp, eşin çocuğun hayatlarının da ıskalanmasını sağlamak ne olacak? Daha da kötüsü, yargılanmaktan çekinilen ne varsa bir sonraki nesile farketmeden aktarıyor, en başta yargılayan da biz oluyoruz.

İngiltere’de tanıştığım insanlarda, gittiğim evlerde daha net görüyorum farkı. Adam üst düzey yönetici ama ütüsüz tişört ile işe gelebiliyor. Evlerde fazla hiç bir şey yok. Evet evden ziyade otel gibi ama bu da bir seçim. Evde vakit geçirmektense dışarıda olmayı tercih ediyor insanlar. Evde vakit geçirenleri de aman misafir gelecek diye sahte bir toplanma telaşında değiller. Çocukların oyuncakları her yerde, alt alta üst üste ama bu şahsen bana daha rahat bir ortam hissi veriyor. Kendimi misafirliğe gittiğimde ‘çocuk masada içsin daha rahat eder diye zorla masaya oturtulduğum temizlik hastalarının evindeki gibi huzursuz hissetmiyorum.

Bırakın oyuncak salonda kalsın, çocuğun odası dağılsın, koltukta leke olsun, vitrinde kristal yerine çocuğun oyun hamurundan yaptığı “heykel” dursun, elbise askılarınızın çengelleri aynı yöne bakmasın, sabah evden çıkarken yatak dağınık kalıversin. Hiç biri canınızı acıtmaz. Artan zamanda da parkta yürürsünüz ailenizle.

Şimdilerde ben de artık kot tişört vs ütülemiyorum. Hayatımda bundan dolayı bir yıkım da yaşamadım.

Önceliği yaşama vermek ve bu detaylarla uğraşmamak en iyisi. Ya da başka bir deyişle öğretilen hayatın doğruluğunu arada bir sorgulamak ve kırabildiğin kadar o sert kabuğu kırmak gerek. Kırana kadar zor, kırınca garip bir ferahlama hissi veriyor. Tecrübe konuşuyor.

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kaçmak cesaret ister

Bakmayın siz gemiyi ilk fareler terkeder laflarına. Kaçmak korkağın yapacağı iş değildir. Herkes birbirine ne kadar cesur olup, birlikte davranırlarsa nasıl kurtulacaklarını, olmadı ne kadar güzel boğulacağını anlatırken, henüz batmamış gemiden kendini suya atan faredir asıl cesur olan.  Bir kere saha avantajını ardında bırakırsın, bilinmeze atlarsın. Az mıdır bu ?

Korkak hic birsey yapmayan ve sonunda gemiyle batandir…

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamirci

Daha çok erken yaşlarda okuduğum bir Stephen King romanıydı “Mahşer”. Dünyanın sonu hikayelerinin ilk öncüllerindendi. Konu, bugün artık klasik hale gelen, bir felaketten sonra hayatta kalan bir avuç insanın, hayata tutunma ve tekrar mümkün olduğunca gelinen son medeniyet seviyesine yaklaşabilme çabasıydı.

Hikayesinden çok beni başka bir kısmı etkiledi o yaşlarda. Dünyanın sonu gelmiş ve ben hayatta kalan birkaç kişiden biriyim. Acaba bugünkü teknoloji seviyesine ne kadar yaklaştırabilirdim sonraki nesilleri? O zamanki sınırlı bilgimle pek birşey yapamayacağımı farketmiştim. Belli ki ilkokul seviyesi fen ve matematik bilgisi ile çağ atlatamayabilirdim. Ancak bu soru benim bir şekilde bilinç altıma işlemiş olacak ki, bizzat hiç yapmayacak olsam da, neyin nasıl yapıldığını en azından teorik olarak öğrenmem gerektiği gibi bir saplantım oldu.

Tamircileri seyrettim uzun uzun. Hımmm demek ki o boru oradan buraya aktarıyor suyu…  Haaa o da bunu döndürüyor veeee…. Tabi ya elektrik böyle gelecek ki doğru ve güvenli çalışacak bu… Peki ama neden bunu böyle yapmamışlar ki? Mutlaka bir sebebi olmalı acaba ne? Vayy be demek bu kadar basitti bu sorunun çözümü…

Hemen her şeyin nasıl çalıştığına dair teorik bilgim oldu zamanla. Sonra sonra birşeyler bozulduğunda tamir etmeye başladım. Derken arkadaş ve akrabalarımın da yardımına koşar oldum.

Çalışmayan bir makine görünce kafamda basit bir şema oluşmaya başlıyor ve sorunun nerelerden kaynaklanabileceğine dair seçenekler canlanıyordu gözümde. Tabi ki her şeyi tamir edemem ama hatırı sayılır bir tamir geçmişim olduğunu da kimse inkar edemez.

Sorunların nasıl çıktıklarını anlayınca, tekrar edecek olanları da tespit etmek çok zor olmuyor. Dolayısıyla kullanıcısını uyarıyordum. “Bak bu sorun çıkınca şöyle yap çözülür” ya da şunu yaparsan sorun çıkmaz.

Genelde pek sallamadıklarını biliyorum.

İnsanların da makineler gibi olduklarını gördüm sonra. Tıpkı onlar gibi sorunlar çıkıyor ve neyin nereye bağlı olduğunu görürsen sorunu çözebiliyordun. Hatta sorun çıkacak konuları öngörmek de mümkün çoğu zaman.

Tam da burada muhteşem bir ikilem var aslında.  Eğer bir sorunun çıkacağını öngörmüş ve önlemek için birşeyler yapmışsan, sorun çıkmıyor. Bunu senden başka kimse bilmiyor olacağı için teknik olarak sorun çıkmamış ve senin ne yaptığını kimse anlamamış oluyor. Yani sen istediğin kadar kendini parçala çıkmayan sorun yüzünden sorunu çıkarmama çaban boşa gidiyor.

Acı ama gerçek…

Bazen sorun çıkacaksa, öngörsen de, önlemeye çalışsan da çıkar. İşin doğasında var bu. O zaman hani fantastik filmlerdeki gibi “al bu saç tokasını, sofra tuzunu, kalem pili ve mangal kömürünü. İleride ihtiyacın olacak ve neyi nerede kullanacağını anlayacaksın” tarzı bir önlem alıyorsun.

Hayatta her tamir edilecek şeyi olan tamirci olamıyor. Bazıları kolayını seçip tamirciyi arıyorlar. Tamircilerin hayatı ne kadar kolaylaştırdıklarını çok kolay görmezden gelebiliyor insanlar.  Tamirci olmak bir nevi görünmez olmaktır. Ancak yoksan seni farkederler. El altındaysan çok da değerli olmazsın. Düzelecek birşeyler vardır ve düzeliyordur. Sorun olmadığına göre yoksundur.

İnsanlar sanıyorlar ki ne olursa olsun tamirciler halleder. Hallederler elbet. Ama etrafta tamirci bulabiliyorsan. Gittiklerinde elinde bozuk bir makineden düşen boruyu tutuyor olarak bulabilirsin kendini.  Belki de sırf bu yüzden o güzel tamirciler o güzel alet çantalarını alıp o güzel ülkelere gitmeli arada bir.

Hem bakalım kalanlar medeniyeti ne kadar sürdürebilecekler görmüş oluruz.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kaynama noktası

Çocukken sütü sütçüden alırdık. Pastorize sütün de, ekolojik beslenme merakının daha yayılmadığı yıllardı. Sadece süt istiyorsan kapıya gelen sütçüden alınırdı o kadar.  Hemen büyük bir tencereye dökülür kaynatılırdı. Sterilize etmenin bilinen yegane yoluydu.  Başına da çocuğu dikerdin ki taşmasın. Seyrederdin seyrederdin taşma noktasına gelirken kapatıverirdin altını ocağın. Yavaş yavaş inerdi o kabarmış süt tencerede.

Çok seyretmişliğim vardır sütün kaynamasını. Sadece o da değil. Muhallebi, çorba ne varsa kaynarken taşma ihtimali olan, başına alarm mahiyetinde bir  çocuk dikmek sünnettendi.

Bir şeyin kaynamasını seyretmek ilginçtir. Uzun zaman hiç birşey olmaz. küçük kabarcıklar çıkar biraz. Biraz homurdanarak sağdan sola döner tenceredekiler. ama hep yavaş yavaş. Sonra birden herşey kabarmaya başlar. Bir bilemedin iki saniye içinde komple kabararak taşar sonra. İşte çocuğun görevi tam bu esnada ocağın altın kapatmaktır. Tecrübeli bir çocuk o noktaya gelmeden önceki emareleri ezbere bilir. Ne zaman tetikte yani elinin ocağın düğmesinde durması gerektiğini anlar. Çünkü tam o anda kapatılmalıdır ocak. Ne erken ne geç.

Kaynama noktası aşılmadan müdahale edemezsen tenceredekiler ocağın üzerine dökülür zira. Hem pişirdiğinden olursun, hem ocak batar. Her tarafatan zarar yani.

Diyeceğim o ki, taşırmayın

Ne sütü, ne sabrı…

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vazife

İyi insan omaya dair her kaynak başkalarına iyilik yapmayı öğütler. Din de olsa, felsefe de olsa, hatta insan beyninin evrimsel süreci de olsa bu hep böyledir.

Yapılan iyilik ile ilgili insandaki en önemli hastalığı nasıl göz ardı ettiklerini anlayamıyorum. İyiliği yapan tarafında manevi bir haz oluştuğu doğrudur. Hatta beyin bunu ödüllendirmek için hormonlar da salgılar. Ancak iyiliğe maruz kalan için durum biraz farklı.

ilk iyilikte belki bira minnet, biraz saygı biraz sevgi oluşuyor tamam ama iyiliği yapmaya devam edince, işin rengi değişiyor. Her nedense iyilik yapılan bu iyiliğin aslında bir görev olduğu kanısına varıyor bir şekilde.

Tekrarlanmadığı zaman sinirlenebiliyor ve karşı tarafı azarlayabiliyor kimi zaman. Bu vazifenin nasıl olup da atlanabildiğine inanamıyor insanlar. Bildiğin fırça yiyorsun aksattığın iyilik için.

Sonra insanlar hiç bir iyiliğin cezasız kalmayacağına dair atasözleri üretiyorlar. Haksızlar mı derseniz? Valla haklılar.

Aynı duygu tersten de çalışıyor. Yani vazifesi olduğu halde yapmadığında hoş görülen bir adam bir müddet sonra o vazifenin yapılmasını kendisine yük olarak görebiliyor. Arada sırada yaptığında, dünyanın en büyük işini başarmış olmanın alkışını toplamak istiyor.

Neticede ne iyilik yapacaksın, ne de görevini yapmayana hoşgörü göstereceksin. Yoksa her halükarda fırçayı yiyen sen olursun.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Statüko

Yıllar önce bir müzik grubu vardı. Çok severek dinlerdim. “Status Quo”. O kadar dinlemeye o kadar sevmeye acaba ne anlama geliyor dememişim demek ki, yıllar sonra tesadüfen aslında anlamının gözümün önünde olduğunu farkettim. Statüko. Yani öteden beri süregelen, mevcut durum.

Değişim çoğu zaman insan beynini rahatsız ediyor. Sırf bu yüzden çoğunlukla içinde bulunduğumuz durum çok parlak olmasa da, değişikliği bilinç altımızda istemiyoruz. Sabır ile statüko kardeşler bence.

Her olay, her durum,  her insan, her ortam bir taş gibi kafamızda. Bunlarla zihnimizde binalar yapıyoruz. Dolayısıyla binalarımızın yıkılmaması için de altından geleni yapıyor bilincimiz.  Aralarını duygularla doldurup yapıştırıyor taşları birbirine. Genelde çok güçlü bir kaldıraç ile yerinden oynuyor beyindeki taşlar. Ancak eğer alttaki taşa denk geldiysen, iş makinesi soksan az geliyor o zihine. İşte bu hale gelince statükocu olmuş oluyorsun.

O kaldıracın veya iş makinesinin ne olduğuna gelince; hayal, umut, plan ya da tam tersi, bıkkınlık, öfke, köşeye sıkışma hali diyebiliriz.

Mesleğimde nihayet ulaştığım, hedefimdeki konum olan yöneticilikte, maaşım ve patronlarla da aram iyi iken, neredeyse dört dörtlük bir zamanda istifa ettim mesela. Biraz geleceğe dair planlar, biraz umut, biraz mesai arkadaşımı kaybetmiş olmanın üzüntüsü üst üste binip bir iş makinesi olmuştu o dönem.

Başka bir ülkeye göçerken de yılgınlık, bıkkınlık, umut, hayal, köşeye sıkışma ne ararsan vardı iş makinesinde.

Herkes kadar statükocuyumdur aslında. Kolay olmuyor kafamdaki duvarların yıkılması. Yıkılırken de kristal dükkanındaki fil gibi olamıyorum. Hep yapılacak yeni duvarlar için malzemem, taşlarım, planlarım oluyor. Yani statükoyu yıkarken bile statükocuyum malesef.

Kafamdaki duvarda meydana gelen sarsıntıları önceden sezip, batan gemiyi terkedecek farelikte bir çeviklikle hareket ediyorum. Evet herkesten önce görüyorum su alan gemileri. İşte onun için yıkarken, önlemler alıyorum, ben de dahil hiç kimse duvarın altında kalmasın istiyorum. Başkalarının duvarlarının altında kalmış biri olarak pek de hoş bir duygu olmadığını biliyordum zira.

Fakat her zaman fare olamıyor insan. Kertenkele olup kuyruğu orada bırakıp yenisi çıkana kadar kuyruksuz gezmek daha doğru geliyor. Evet bazen duvar sallanır, yıkılacaktır, yıkılması da gerekiyordur. Ve hatta altında kalınacağı da aşikardır.  Bildiğin zarar görecek insanlar var, görürsün ama duvarı önünde duramazsın. Zamanında çekilmezsek de üzerimize devrilir taşlar. Yani gitme diyeydim açaydım kollarımı falan fayda etmez.

Neticede gitmek isteyenin önünde dağ olsan durulmaz di mi ama.

En iyisi bu gecelik kollarımı açıp, biraz nostalji yaparak Status Que dinlemek.

Yarın yıkarız gerekirse….

Belki….

OK Google….

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Paternoster

Galiba 1994 yılıydı. Prag’da bir devlet dairesine gitmiştim. İşimizi yaptıracağımız ofis üst katlardan birindeydi. Yani asansörle çıkacağız. Asansör o güne kadar hiç görmediğim bir yapıdaydı. Paternoster denen bu asansör tipi doığu bloğu ülkelerinde bulunan ve kapısı olmayan, hiç durmadan sürekli bir tarafın yukarı çıktığı bir tarafın aşağı indiği kabinlerden oluşuyordu. Sizin önünüzde beklemiyordu.  Geçerken içine atlıyordunuz. İneceğiniz kata geldiğinizde de dışarı atlıyordunuz. Durup düşünme, erken binme veya geç kalma şansınız yoktu.

Gezegenler nadiren aynı hizaya gelirler. Her 516 yılda bir ufak sapmalarla da olsa ip gibi dizilirler. Dizilince de öyle kalmazlar. Kısa bir sürede gözlemlediniz gözlemlediniz. Gözlemleyemezseniz tren kaçar.

Bazı fırsatlar geçici bir süre önümüze gelir, hiç beklemez veya biraz bekler ve giderler. Bir kişi için, bir aile için, bir ulus için veya tüm dünya için bazen kısa süreliğine bir fırsat yakalarsınız.

Bir iş teklifi gelir bazen. Çalıştığınız kurumu bırakamazsınız. Arkadaşlarınız, ortamınız güzeldir. Siz düşünürken başkası işi kapar. Bir kaç ay sonra çıkan bir krizde küçülme kararı alan şirket sizi işten çıkarır ve fellik fellik iş ararken bulabilirsiniz kendinizi.

Özel hayatınızda, eş seçiminde, yerleştiğiniz şehirde, ülkede, aldığınız arabada, gittiğiniz tatilde önünüzden binlerce fırsat akar. Yakalayabildiklerinizle kurarsınız hayatınızı.

Hani Temel Amerikaya giden Dursundan bir mektup almış da mektupta “Temel burası fırsatlar ülkesi. Hemen gel. Parayı sokaktan topluyoruz. O derece bolluk var” yazıyormuş. Temel apar topar Amerikaya gidip de adımını atınca yerde $100 bulup “Aman” demiş “İlk günden çalışmaya mı başlayacağım”

Hayat genelde o ilk günden çalışmaya başlayanlara gülüyor işte.

Bundan 15 sene önce bilgisayar programlamak bir dönem kolay öğrenilebilir hale gelmişti. İşsiz güçsüz zeki gençlerin hızla üretime katılabilecekleri bir rüzgar esti. Belki bir veya iki ay içinde temel programcılık bilgisini alarak birşeyler üretebiliyordunuz. (Öğretmeyi denedim oradan biliyorum). Sonra bu fırsat kaçtı. Konu çok daha zorlaştı. Kolay anlaşılabilirlikten, üzerine ciddi kafa patlatmadan anlaşılamayan kavramlara ilerledi konu.

Bugün o günkü kadar olmasa da başka bir şekilde tekrar bir fırsat doğdu. Biraz rehberlik alarak ve biraz daha uzun bir süre içinde, kendi kendinize bir sürü konuyu öğrenebilecek duruma gelindi. Çünkü artık İnternet ve online eğitim devrimi yaşıyoruz. Ücretsiz veya çok az bir ücret karşılığında harika eğitimler almak hatta online üniversiteler bitirmek mümkün.  Yeter ki azimli olunsun.

Bugünün zeki gençlerine tüm dünyada geçerli bir meslek edindirmek için tekrar bir şans var.  Çünkü Türkiye’deki eğitim sistemi bir takım sınavları geçmeye yarıyor ancak meslek sahibi yapmıyor. İdealinde imam olmak olan gençleri tenzih ediyorum. (İmamlık meslek midir konusuna bu yazıda girmiyorum.)

Bu tren yakında kaçar. Bu fırsatı görenler sektöre doluşunca istihab haddi dolacak ve tren kalkacaktır.  Keşke trenleri gösteren rehber yöneticileri olsa ülkelerin. Malesef genelde 100 sene önce kaçan trene el sallamayı öğretenler tutmuş köşe başlarını.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Had

İş hayatında konum gereği astım olan birçok arkadaşım oldu. Ancak hiç sevmedim ast-üst ilişkilerini. Ben hepsiyle arkadaş olmaya çalıştım. Zaman içinde kazandığım tecrübe ve bilgi farkından dolayı verilen fazladan sorumluluklarım vardı. Yine de emretmedim, bir ucundan da ben tutup örnek olmaya çalıştım. Ben istemeden yapsınlar istedim. Bildiğim kadarıyla da fena değildim bu bu konuda.

Arada birkaç çürük yumurta oldu elbet. Gösterdiğim yakınlığa, samimiyete, dostluğa alışık olmayanlar terbiye sınırını, saygı sınırını hemen aşmaya kalktılar. Bu durumu görünce mecburen yönetici kimliğine geri dönmem icap etti. Görevini yapmasını istediğim adam bana sanki ondan büyük bir iyilik yapmasını istiyormuşum gibi davranınca sigortalarım hafif atıyor işte. O görevi beğenmiyorsan hiç çalışmazsın olur biter. Evet bazı işler angaryadır ama o görevdeyken onları ben de yaptım.

İlk işlerimden biri otelde gece resepsiyonistliği idi. Tam adı ile Night Auditor. Sabaha kadar resepsiyon ve kasadan sorumlu olduğum için o bölgeyi terketmemem gerekirdi. Gece çalışan bellboyun görev tanımında da bu yüzden Night Auditor’un yemeğini yemekhaneden getirmek vardı. Bu benim şahsi uşağım olduğu için değil, mecburiyetten böyleydi.

Bir gün bir bellboy bunu gururuna yediremedi ve babamın uşağı olmadığını belirterek bundan sonra yemeği getirmeyeceğini söyledi. Eh paşamın keyfi için bir tane daha Night auditor alınıp o yemekteyken ben, ben yemekteyken o gidelim gibi bir organizasyon yapıp gerçekleştirmek yerine mecburen yemek getirmeyi bir lütuf olarak görmeyen başka bellboy aldılar işe.

İşi günde bir kere sabah ekmek getirmek akşam da çöp toplamak olan adama arkadaş gibi davranınca çöp toplamak birden ağır gelmeye başladı herhalde ki bir gün ‘sizin çok çöpünüz oluyor’ diye şikayet etmeye başladı. Çöp miktarı normal ve aynıydı aslında ama had miktarı değişmişti.

İşi evi temizlemek olan kadın evin yeteri kadar temiz olmadığından şikayet etmiş en son. Bundan sonra o gelmeden önce köşe bucak temizleyeceğiz mecburen ki kendisi ile şöyle rahat rahat karşılıklı bir kahve içip günün stresini atalım.

İnsanlardaki bu hadmetre hakikaten problemli. Ben diyor muyum ne lan bu sistemler düzeltin de ben gelip bir enter’a basıp paramı alayım.Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kulaklık

Çocukluktan gençliğe geçtiğimiz yıllarda çıkmıştı “walkman”. O zaman için boyları biraz büyüktü evet, hatta taşınabilmesi için omuz askısı vardı ilk modellerin. Bir de ya turuncu ya da siyah süngerli taç şeklinde kulaklıkları. Taktın mı kulağına kimseyi rahatsız etmeden istediğin müziği dinlerdin. Hem seni dünyadan kopartırdı hem de dünyayı senden.

Öyle sanıyorum ki oğlunun dinlediği müzikten hoşlanmayan bir babanın icadıydı. Zira dinlediğin müzik türü pek herkesin sevmediği bir şeyse çok işe yarardı.

Birkaç sene sonrasına, Amerikadan gelen gençlik filmlerinin etkisiyle başka bir moda çıktı. Omuzda taşınan hayvan gibi müzik setleri. Omzuna zorlukla koyabildiğin o sete 12 tane falan büyük boy pil takıp, sesi açıp herkese dinleterek kulağına zarar vermek marifet olmuştu birden.

Özellikle yazlıklarda farklı müzik türlerinden hoşlanan gençler, kimin setinden daha yüksek ses gelip diğerini bastıracak diye yarışırdı.

Rahatsız olanlar mı?

Söylenirlerdi ama söylendikleri ile kalırlardı genelde. “Benim müzik dinleme özgürlüğümü kısıtlayamazsın” diye konuşan ergenlerle başa çıkmak kolay değildi zira.

Neyse ki çok uzun sürmedi bu yapıştırma moda. Galiba bir müddet sonra omuzları çürümüştü insanların . Walkman’ler de küçülünce tekrar kulaklığa döndü gençlik.

Sonra kulaklıklar büyüdü, müzik setini başın etrafına giydirmeye başladılar resmen.

Sonuçta yine de iyiydi bu tarz. En azından çevreye rahatsızlık vermeden dinliyordunuz en sevdiğiniz şeyleri.

Yıllar sonra o devasa kulaklıkların bambaşka bir kullanım alanını daha gördüm. Çalıştığın yerde mesai arkadaşların, o kulaklık kulağındaysa, gerçekten önemli olmayan bir konu için seni rahatsız etmiyorlardı. Bir çeşit sinyaldi yani. Bana dokunmayın, konsantre oldum, çalışıyorum diyordunuz çevreye. Sesi açmanız da gerekmiyordu üstelik. Sadece kulaklık bile yeterliydi bunun için. İlk başlarda bu durumu insanlara duyurmuşlardı toplantılarda. Ama sonra değiştirdiğim işlerde yazılı olmayan bir kural gibi herkesin buna riayet ettiğini gördüm.

Müzik enteresan bir zevk. Herkes aynı şarkıdan aynı tadı alamıyor. Hatta bir gün sevdiğin şarkı başka bir gün rahatsız edebiliyor. Yanınızdaki insanlar sizin hoşlandığınız müzikten haşlanmayabiliyor. Hoşlanmamak ne kelime nefret bile edebiliyor. O yüzden eğer karşılıklı dans etmiyorsanız, kulaklık ile dinlemek en güzeli. Hem tadını çıkartırsın sonuna kadar hem de kimseyi rahatsız etmemiş olursun.

Biraz saygıdan kimseye zarar gelmez.

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sonsuz

Yapmak istediğim ne çok şey var hayatta. Fakat para kazanmak için çok zaman harcıyorum ve yapmak istediklerime yeterince zaman ayıramıyorum. Biraz düzelttim bu durumu aslına bakarsanız. Eskiden daha çok çalışıp daha uzun zamanımı yolda harcayıp daha çok yorulur ama daha az kazanırdım. Radikal bir değişiklik ile günde en az 5-6 saat kazandım. Yine de yetmiyor işte.

Erteleye erteleye yaşıyorum, sonra görüyorum ki, ertelediklerimden bir kısmı için artık çok geç.  Son kullanma tarihi geçen, gazı kaçan istekleri siliyorum. Hemen yerini alıveriyor arka sıradakiler. Onlar nasıl silinecek bilemiyorum. Bazen yapıyorum da siliniyorlar ama yaptıklarımdan çok daha fazlası giriyor listeye. Beynim sürekli birşeyler üretiyor, üretmek istiyor. Zaman az olunca sırf listeden silmek için hızla yalapşap yapmak zorunda kalıyorum. Öylesi de hoşuma gitmiyor. Bir deftere kısa, orta ve uzun vadede yapmak istediklerimi yazmaya başladım. Arada sırada açıp sırasını değiştiriyorum. Yazmak istediğim en az 3 kitap var mesela. Yapmak istediğim 2 büyük proje, öğrenmek istediğim alfabeler – diller, araştırmak istediğim konular, gitmek istediğim yerler, çekmek istediğim fotoğraflar, okumak istediğim kitaplar, çalmak istediğim enstrumanlar, yetiştirmek istediğim ağaçlar var.

Bungee Jumping yapmayı sildim artık. Biraz geç kaldım sanki ona. Ama yamaç paraşütünü iyi ki yapmışım fırsatını bulduğumda. Belki artık Himalayalara gidemem ama Sumela’ya iki kere tırmandım hem de biri restore edilmeden önce. Rio karnavalına gitmeyi çıkardım listemden, artık ilgimi eskisi kadar çekmediğinden ama Maçu Piçu listemde hala.

Listenin uzunluğu olması gerektiği kadar rahatsız etmiyor aslında. O listedeki her madde benim yaşamak için bir nedenim. Geleceğe dair projeler yapmak için önüme bağladığım havuçlarım onlar benim.

Listemde olmasa da tadını çıkarmayı öğrendiğim kısa lezzetler var bir de. Pazar sabahı altıda kalkıp güneşi görüyorum mesela. Sürekli yağmur yağan bu şehirde o saatte bile olsa gördüğün güneş çok değerli ve boşa harcamaman gerek. Ne kadar kalacağını bilemezsin. Hızla bahçeye çıkıp kendimi hamağa atıyorum, kulağımda en sevdiğim şarkılardan hazırlanmış müzik listemle gözlerimi kapatıp, güneşin yüzümü ısıtmasının keyfini çıkarıyorum. Bulut gelene kadar. Bulut gelince gözümü açıp bulutun şekline, gök yüzünde kayışına bakıyorum hayran hayran. Yağmurun ıslatmasından da kaçmıyorum artık eskisi kadar. O da güzel.  Varsın listemde olmasın. Ekleyiveririz alta sonra da karalarız üstünü fena mı?

Hayat sonlu, istekler sonsuz. Ne kadarını yaşarsak o kar kalacak. Bitiremesek de başlamadık demeyiz en azından.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Şapka

Bazı insanlar vardır, sakin ve huzurlu ortamlara dayanamazlar. Hatta rastladığım nadide birkaç örnek var ki, kavga fetişizmi diye bir sözlük maddesi olsa karşılarında fotoğrafları olur. Bugün biraz onlardan bahsedeceğim size. İçinde kendinizi bulmayacağınızdan adım gibi eminim ama yine de bir bakın bence. En kötü, belki bir “arkadaşınıza” rastlarsınız(!)

Bizim ev sessiz sakin bir ev olduğu için ben her evi öyle sanırdım. Ne zaman ki çocukluktan çıkıp ergenliğe adım atmayla birlikte arkadaşlarımın evlerine gitmeye başladım, işte o zaman bunun böyle olmadığını anladım. Mesela çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın ailesi başlı başına efsaneydi bu konuda. Aile bireyleri kendi aralarında bana göre tamamen değişik bir iletişim şekli geliştirmişlerdi. Bir kere evde ses tonu sürekli yüksekti. Herkes herkese bağırırdı. Ben ilk başlarda kavga çıktı çıkacak diye gerilirdim. Sonra zamanla alıştım. Öyle saçma sapan sebeplerden gerilirlerdi ki şimdi düşününce o evden rahat bir sit-kom çıkar demekten kendimi alıkoyamıyorum.  Biri öbüründen su ister, suyu getiren gelirken söylenir, diğeri onun söylenmesine söylenir, bir bakmışsınız kavga çıkmış. Sonuca baksanız suyu isteyen, içti. Su istenen de getirdi. Eeee kavga neden çıktı?

Sebepleri kadar kavgaları da osuruktandı çünkü. Sadece aile olarak huzurla oturmayı sevmiyorlardı o kadar. Zira aslında bu gerginlikten şikayetçi olduklarını bir kere bile duymadım.

Sonraki yıllarda başka bir arkadaşımın babası böyleydi. Hele bir gün gözlerimin önünde öyle enteresan bir şey yaptı ki…

Üniversite bitmiş, çalışmaya başlamışız. Haliyle en sorumluluktan uzak ve paramız da olduğu için rahat gece hayatına aktığımız zamanlar. Ben arkadaşımı evinden almaya gittiydim. Henüz tam hazırlanmadığı için içeri davet etti. Beş dakika otur dedi ve içeri gitti. Babası da televizyonun karşısında çilingir sofrasını kurmuş demleniyor bu arada. Adam arkadaşın masada duran çakmağını gözümün önünde aldı ve cebine koydu. Biliyordum o çakmak, arkadaşımın çakmağıydı. Masada kendi sigarası ve çakmağı olmasına rağmen, arkadaşımın sigarasının üzerindeki çakmağı alması olsa olsa şakadır diye düşünmüştüm. Sonra arkadaşım geldi içeriden. Çıkacakken sigarasını aldı masadan, ve babasına çakmağını görüp görmediğini sordu. Baba başladı bağırmaya, işte vay efendim malına sahip çıkamıyormuş da, onun çakmağının bekçisi miymiş de.. Bir anda evde fırtınalar koptu. Görmeme rağmen ortalık daha da karışmasın diye söyleyemediydim çakmağın babasının cebinde olduğunu.

Böyle huzur batan, insanlar için kavgaya bahane bulmak kolaydır. Senin niye şapkan yok diye dalıverirler birden insana.

Bilirsiniz belki ama bilmeyenlere anlatayım şapkan yok hikayesini…

Aslan ormanda kral olarak sıkılıp, akşamları içermiş. İçince de sataşacak adam arar tavşana sardırırmış. Tavşanı çağırırmış.

– Tavşannnn… Gel lan buraya…

– Emredin kralım

– Senin neden şapkan yok.

– Ama sayın kralım böyle bir kural yok ki, ben bilemedim takılması gerektiğini…

– Susss.. Bi de cevap mı veriyorsun.

Sonra pata küte tavşana dalarmış Aslan kral. Bu olay her gün böyle tekrarlanır, her gün tavşan dayağı yer otururmuş.

Aslan bir gün Tilki ile içerken dert yanmış. ‘Lan tilki’ demiş. Ben bu tavşanı her gün saçma sapan bir bahaneyle böyle dövüyorum ama kral olarak durumdan da biraz rahatsızım. Sanki daha iyi bir bahanem olsa vicdanım daha rahat olacak. Ne dersin? demiş.

Tilki Amaaan dert ettiğiniz şeye bakın haşmetlim demiş. Bugün çağırdığınızda bakkala Marlboro almaya gönderin tavşanı. kısa alırsa neden uzun almadın der döversiniz, uzun alırsa neden kısa almadın der döversiniz. Hem bahaneniz olur hem rahat rahat dövmüş olursunuz demiş.

Kral bayılmış bu fikre. Tavşanı çağırtmış hemen. Al demiş şu parayı git bana bakkaldan Marlboro al da gel. Tavşan parayı kapmış hemen koşmaya başlamış, ama daha iki adım atmadan durmuş aniden. Aslana dönmüş. Uzun mu alayım kısa mı demiş. Aslan yerinden hışımla kalkmış. Senin neden şapkan yok lan kafanda.

Bazılarının kafasında şapka olsa da olmasa da farketmez, mesele doğru aslanla yaşayabilmekte.Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Önyargı

Klişe olarak ne kadar kötü birşey olduğundan bahsedeceğim sandınız değil mi ? Yok o kadar da kötü değil. Ön yargı eğer beyninizde biriktirdiğiniz istatistiklerin analizi sonucu ortaya çıkan bir karar ise sizi koruyan bir mekanizma bile olabilir.

Her karşılaştığınız durumu özelliklerine göre tasnif eden ve bunu siz farkında olmadan yapan muhteşem bir sekreterle yaşıyoruz. Beyniniz yaşadığınız bir olay sonrası harika bir arşivleme mekanizması kullanıyor. Hangi durumda oldu, kimler karıştı, karışanların geçmişleri, ortak özellikleri, olayın süresi, sonucu, nedenleri ve daha kim bilir hangi ince detayları TAG’layarak kaydediyor. Sonra bu tasnife göre diyelim ki kızıl saçlı ve burnunun yanında beni olan biri tarafından kazıklandıysanız ve 5 sene sonra aynı özellikte birisi size üçkağıt yapmaya çalıştıysa 10 sene sonra bu tipte birini görünce beyin alarm çalmaya başlıyor. Saçma olup olmaması önemli değil. Beyin size uyarı gönderiyor ki üçüncü defa tufaya gelme. Kimi zaman neden sevmediğimizi bile anlayamayabiliriz ama hoşlanmayız bazı insanlardan.

Bütün benli kızıl saçlılar üçkağıtçı olamaz elbette ama garip bir şekilde bu istatistik mekanizması çoğu zaman çok isabetli alarmlar çalar. İnsan sarrafı denir ya hani. Çok insanla tanışıp bu istatistik için gerekli veriyi toplamış insanlardır onlar.

Nereden mi geldim bu konuya?

Manchester’de yaşayanların Mancunian dedikleri bir aksan var. Hani eski Laurel Hardy filmlerindeki konuşmalara benziyor. Bu aksanı ağır olarak konuşan kadınların çok büyük çoğunluğunda ama özellikle beyaz olmayanlarında gözlemlediğim bir durum var. Çok konuşurlar, küfürlü konuşurlar, tartışmaya her an hazırdırlar, bencil ve saygısızdırlar. İlla hepsi öyle olacak değil elbet ama 7 senede benim beynim böyle bir tasnif yapmış. Dün sabah hastane odasında yan yataktaki çocuğun telefonda konuşmasını duyduğum anda “Eyvah” demiştim. Sonuç mu ? 4 kişilik odada televizyonun sesini sonuna kadar açıp kimseyi sallamayan, odadakilere en ufak bir saygısı olmayan biri çıktı. Bunun ırkçılıkla veya önyargı ile ilgisi yok. Tasnif ile ilgili.

Bazen çok saçma bir özellik tasnifte dikkate değer bir istatistiğe dönüşebiliyor. Tarif etmesi zor ama ağız yapısı geniş küçük gözlü kadınların mutfakta çok başarılı olduğunu tasnif etmiş beynim. Bundan seneler önce sadece fotoğrafını gördüğüm birine “sen çok iyi yemek yapıyorsun değil mi?” dediğimde çok şaşırmıştı. Hatta onu aslında tanıdığımı ve işlettiğimi sanmıştı.

Önyargı, eğer size ait değilse, kötü birşey bence. Kendi damıttığınız bilgilerden çıkan yargılar genelde nokta atışı ve doğru sonuçlar veriyor. Ama başkasının beyninize soktuğu yargılar sizi yaşamanız gereken tecrübelerden alıkoyabiliyor.

Yani kısaca kalçası yere yakından korkmadan önce kalçası yere yakınlarla bir kaç tecrübe yaşamakta fayda var. Belki de korkmak yersizdir.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sarı Ördek

Bundan birkaç sene önce çalıştığım bir şirkette, dikkatimi çekmişti. Programcıların masasında birer sarı ördek duruyordu. Hani şu bebeklerin, banyo yaparken küvetlerine konan plastik ördeklerden. Önce bir şakadır veya saçma bir sebebi vardır diye üzerinde durmadım. Aradan aylar geçtikten sonra bir gün lafı açıldı da anlattılar.

Aldıkları bir eğitim esnasında, konuşmacı sorunları çözmek hakkında konuşurken beynin işleyişini anlatıyormuş. Beyin bir sorunu çözmeye çalışırken, belli bir kısmını kullanır. Diğer tarafları aktive edebilmek için beynin nasıl çalıştığından biraz anlamak gerekir demiş. Mesela yabancı bir dil ele alındığında, okuma, yazma, anlama beynin bir tarafında yoğunlaşırken konuşma başka bir tarafında gerçekleşir. Dolayısıyla “anlıyorum ama konuşamıyorum” dendiğinde, bunun arkasında hakikaten bilimsel bir gerçek de yatar. Konuşabilmek için kendinizi konuşmaya zorlayarak o bölgeyi uyarmanız gerekir.

Sorun çözerken de konuşma ile ilgili bölümlerin de taşın altına elini koyması için, sorunu sesli olarak anlatmanız, yani o bölgeyi uyarmanız gerekmektedir. Eğitmen bu aşamada şöyle demiş “Yanınızdaki arkadaşınıza sorunu anlatmaya başlayın. En başından hiç konuyu bilmiyormuş gibi anlatın. Daha anlatırken çözümün aklınıza geldiğini göreceksiniz. ”

Dinleyicilerden biri sormuş “Peki yanımızda bizi dinleyecek kimse yoksa ne yapacağız?” Eğitmen de durur mu yapıştırmış cevabı … yok yok… Sulandırmayayım konuyu. Eğitmen işte o zaman şunu önermiş “Masanıza bir sarı ördek koyun, kimse yoksa ona anlatın. Karşınızda sizi dinleyen bir arkadaşınız varmışçasına anlatın sorununuzu” demiş.

Bunun üzerine yönetici ertesi gün hepsine birer sarı ördek hediye etmiş.

Bu hikayeyi dinledikten sonra, uyguladım hakikaten işe yarıyordu. Hatta son zamanlarda en iyi arkadaşım o sarı ördek olmaya başladı. Kimseye anlatamadığım sorunları, ördekle paylaşıyorum. Valla çıkarı olmayan, art niyeti olmayan, laf taşımayan, lafı başka taraflarından anlamayan iyi bir dinleyici. Baktım iyi arkadaş olduk, şehire gezmeye falan götürmeye başladım onu.

Nereye götürürsem götüreyim hiç şikayet de etmiyor inanır mısınız?

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Müzik

Hatırlıyorum da bir zamanlar ne kadar önemliydi müzik benim için. Sabah kalkınca erişebileceğim bir yerlerde bir teyp olurdu ve ilk iş “Play” tuşuna basardım kalkar kalkmaz.

Aynı şarkıları döner dolaşır dinlerdim. Hatta bazılarını çok sevmesem de arkadaş çevresinde kabul görmek için bile dinlediklerim olurdu.

Bir dönem protest müzikte bulurduk kendimizi. Tam olarak ne demek istediğini çözemediğimiz ama belli ki aslında mantıklı ama bizi aşan sözlerin içinde kaybolurduk.

Sonra eğlence müzikleri dinler olduk. Eh eğlenmeye gidince otomatikman eller havaya müziği dinlenmeliydi. O mekanda protesto edilecek tek şey gelen faturaydı ve eğlence mekanları bunu müzikle dışa vurmamızdan pek hoşnut olmaz diye düşünüyorduk.

Yaş biraz daha ilerleyince eğlence şekli meyhaneye kaydı ve biz de fasıl müzikleri dinlemeye yatay geçiş yaptık. Fasıl müziği zaten son beşyüz yıldır hep aynıydı. Müzik sabit, meyhaneler ve akşamcılar gelip geçiyordu adeta bu dünyadan. Eğer memur zihniyetli bir müzisyensen aslında en nefis kategori bu. Öğren anasını satayım 15 fasıl bütün ömür geçindirsin seni.

Zamanla her biri yavaş yavaş önemini kaybetti. Bazen biraz etnik balkan, arap, ermeni müzikleri dinlesem de genel anlamda müzikten uzaklaştım.

O kadar aynıydı ki müzikler, dinlerken içim şişiyordu.

Çocuk tarzı dediğim bir pop müzik şekli var mesela. En çok tutan şarkılar bunlar. Tekerleme gibi bir nakaratı ve çok kolay bir ritmi var. Aklına takılsın ve hatta kazınsın diye nakaratı şarkının içinde yüz kere tekrarlıyorlar. Durup nakaratı çözümlediğinde aslında hiç bir manası olmadığını buluyorsun ama hiç bir çocuk portakalı soyma ve yalan uydurma arasındaki bağlantının ne olabileceğini düşünmez neticede.

Protest şarkılar da aslında çözümlendiğinde arka arkaya bağlanamayan cümlelerden ibarettir ama sanki derin anlam içerirmiş gibi dinlersin ve işin ilgince gaza da gelirsin. Aslında baksan, tabancasını helada unutan denyonun yapacağı devrimden ne hayır gelir ki. Yalnızlıktan yıkılan, çığlık şeklinde elleri olan alakasız sıfarların, alakasız isimlere yamandığı cümlelerden anlam çıkartmaya çalışırsın uzun uzun.

Her fasıllı akşamda muhabbet bağına giren ve bunu duyunca kadehini kaldıran akşamcıların durumu biraz daha anlaşılır. O kafayla nereye girsen kaldırırsın o kadehi zaten. Bülbülün çilemesi ise en şerefe durumdur çoğu zaman.

Nihayetinde artık birbirinin aynısı bu şarkılardan çok sıkıldım. Anlamsız nakaratlardan, düşük cümlelerden, kopyala yapıştır ritmlerden. Şimdi sadece arada karşıma çıkan birkaç güzel etnik şarkı dışında hiç birinmi dinleyemez oldum.

Dinleyememek derken, kendimi verip de dinleyememek demiyorum. Dinlemek rahatsız ediyor beni, duymak içimi şişiriyor. Banal, zeka yoksunu, çocuksu.  Çok rahatsız ettiği için de beynime kazınıyor ve gün boyunca tekrarlanıp duruyor. Bu yüzden kulaklıklarla geziyorum sürekli. Ya bir sesli kitap, ya bir eğitim videosu, ya bir tartışma programı dinliyorum. En azından zamanı bir şekilde faydalı bir şeyle geçirmeye çalışıyorum.

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Döngü

Bir masal anlatayım size. Biraz gerçek dünyadan uzaklaştırıp hayal aleminde gezelim bugün. Biraz sert gelebilir ama ne yapalım gerçekler bile acıtırken, masal rahat duracak değil ya.

Tarih tekerrürden ibarettir. Hem de değişmez bir şekilde, sapmadan, ders alınmadan tekrar eder.

Zeki bir adamın öncülüğünde biraraya gelen insanlar bir ülke kurarlar. Refahı gören insanlar üremeye başlarlar. Özellikle cahil olanlar arasında üreme, eğitimli, zeki kesime göre doğal olarak daha fazladır.  Zeki bir adam doğacak çocuğa sağlayabileceği geleceği düşünürken, cahil olan için aslolan, o gecenin eğlenceli geçmesi ve bu eğlencenin doğal sonucu olan çocuğun nasıl olsa rızkını bulacağıdır. Dolayısıyla bir mucize olmadığı müddetçe bir cahilin çocuğu, eğitimli tarafa geçmeyecektir çünkü eğitim alabilecek maddi imkanlara sahip olamayacaktır.

Bir kaç nesil üst üste cahil kalan kesim neticede beynini yeterince kullanamadığı için aptallaşır.

Bir gün aptallar, oransal olarak eğitimlileri geçer. Dolayısıyla eğitimlilerin rahat bir yaşam için oluşturduğu kuralları baskı unsuru olarak görerek bu sistemin yıkılması gerektiğini söyleyen birine inanırlar.  Artık eğitimli biri tarafından yönetilmemek için bir başka aptalı yönetici yaparlar. Yöneticiliğini pekiştirmek isteyen baş aptal daha da büyük bir gayretle üremeleri için aptalları yüreklendirir.

Neticede haddinden fazla çoğalmış bu aptal topluluk, eğitimlilerin veya zekilerin uyarılarını kulak ardı ederek bir yerlere savaş açmak ve ölmek için can atmaya başlar. Aynı kaderi paylaşan komşu aptalların da farklı bir durumu olmadığı için harika bir savaş çıkartarak ölmeye başlarlar.

Büyük bir hızla, doya doya ölürler. Hatta öyle ölürler ki çoğunluğu tekrar zekilere kaptırırlar ve iktidardan düşerler. Böylece tekrar iktidara gelen zekiler yıkılmış ülkelerini refaha kavuşturmak ve aptalların bile rahatını, huzurunu sağlayabilmek için var güçleri ile çalışırlar. Bu ölümlerin tekrar yaşanmaması için kurallar, yasalar koyarlar.  Eğitimi düzenleyerek aptal popülasyonunun bir daha gücü ele geçirmemesi için uğraşırlar.

Ancak evlerine çekilen tek tük aptal çoktan sevişmeye başlamıştır bile. Konulan kuralları yıkmak için, gelecek olan yeni nesli üretmektedirler.

Dünya savaşlarına bakın. Kendilerinin üstün ırk olduğunu düşünen sarışın aptallar, garip bıyıklı esmerin peşinden gitmediler mi? Biz haçlıyız olm gidip Kudüsü alalım diye gaza gelen aptallar kaç defa ölmeye gitmişlerdi? Peki dur şu kafirleri öldürelim de müslüman olsunlar(!) diyen güruh nerelere saldırmıştı?

Aptal popülasyonu tek bir ülkede artmaz. Oransal olarak az farklı da olsa bütün ülkelerde aşağı yukarı eş zamanlı olarak artar. Bu yüzden de savaşta ölmeye hevesli milyonlar bulmak hiç zor olmaz. Dünyanın liderlerine şimdi bir kere daha bakın bakalım aklı başında kim var?

Bu döngü binyıllardır aynı şekilde tekrarlanır. Savaşmayı ve ölmeyi seven aptallar her zaman olacaktır. Yoksa aklı başında bir adamın işi midir bir kere gelinen şu güzelim dünyayı zamansızca bırakıp gitmeye bu kadar hevesli olmak.

NOT : Almanya ve Hitler örneğinden esinlenerek bu masalı yazdım.  Saçma sapan şeyler gelmesin aklınıza. Tabi ki konunun bizimle ilgisi yok!

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamir

Henüz ilkokula gidiyordum. Soğuk odaların ve sobalı sıcak salonların olduğu yıllardı. Gündüzleri evde olan yalnız insanların tek eğlencesi radyoydu. Öyle FM falan da değil. Orta dalga. Radyo tiyatrolu, kah türkülü, kah sanat müzikli, bazen klasik müzik de çalan, konuklu programların olduğu, belli saatlerde ajans dinlenen, sabah açıp akşama kadar açık bırakılan bir eğlenceydi.

Aslında pilli ama pil parasına yetişilemediği için pil yuvalarındaki yaylara bir adaptörün telleri tutturularak elektrikli hale getirilmiş radyolar vardı genelde evlerde.

 

Hiç unutmam bir gün babaanneme gittiğimizde, önüme radyosunu getirip koydu. “Bozuldu” dedi. Normalde ilkokula giden birinin elinden “bozulur” diye alınırdı halbuki. “Eee?” dedim. “Sen tamir edersin bir bak bakalım kuzum” dedi. Canıma minnet. Zaten böyle şeyleri açmaya can atıyorum. aldım elime Marob  marka ucu sivri kahvaltı bıçağını vidalarını sökmeye başladım. Tornavida falan hak getire. Bu bile en gelişmiş alet sayılırdı o yaş için.

Tahminimden daha karışıktı içi ama sorun daha açar açmaz gözüktü. yayın arkasındaki kablo herhalde ısındığından lehiminden kurtulmuştu. Sorunu bulduk da nasıl düzelteceğiz diye düşündüğümü hatırlıyorum. Havya yok ki lehim yapalım. O ara galiba yeni takılmış bir camdan artan bir macun vardı elimin altında. Malum oyun hamuru yok o zamanlar. Onunla her gün yeni heykelcikler yapıyorum. Macunu kullanıp kabloyu tutturdum ve vidaları yerine taktım.

Çalıştı.

Ve o günden sonra adım tamirciye çıktı. Babaannem, yaşlı arkadaşlarının bozuk radyolarını bile getirmeye kalktı bir müddet.

Ben de bu özgüvenle her çalışan şeyin nasıl çalıştığını incelemeye başladım. Eğer nasıl çalışması gerektiğini bilirsen, sorunu bulmak kolay oluyordu.

Yıllar içinde o kadar çok şeyi açıp kapadım ki çok abuk dubuk cihazların bile nasıl çalıştığını bilir hale geldim. Sayısını bilemediğim kadar çok şeyi tamir ettim. Lehim yapmayı da öğrendim, tornavida takımı da aldım.

Tamir ederken bozduğum çok fazla birşey de olmadı. En fazla bir kaç vida artırmışımdır ki bu da tamirciliğin şanındandır.

Cihaz tamir edilmeyi istemez bazen. Bir tarafı düzeltirsin başka yeri patlar, dokunursun elinde kalır. Kimi zaman tek bir sorun olmaz. Bir sorunu çözersin altından buz dağı çıkar.

Yine de temel prensip hep aynı. Önce cihazı inceliyorsun. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorsun. Sonra problemin türüne bakıp ne olduğunu, nerede bir sorun çıktığını tahmin ediyorsun. Tahminini test edip haklı olup olmadığını anlıyorsun ve tamir edip tekrar test ediyorsun.

Bu sistem, radyo, çamaşır makinesi, araba veya insan olduğunda değişmiyor.

Evet insanlar ve hatta ilişkiler bile aynı şekilde tamir ediliyorlar.  Önceden vidalar eksik değilse ve tamir olmayı istiyorsa tabi.

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail