Saçma

Saçmalıklara öyle büyük bir istekle, azimle ve kararlılıkla inanırız ki, sorgulamayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz.

Beyin bir konuyu bir yere yerleştirdiğinde, onu oradan çıkarırsa oluşacak kaos, büyük bir sıkıntı yaşamaya sebep olur. Bu yüzden yanlış olduğunu sezse bile beyin, o yanlışa sarılmayı, sıkıntı ile boğuşmaya tercih eder.

Dolayısıyla yanlış öğretilene, saçmalıklara, hurafelere inanan insanlar bunları hayatları pahasına sorgulamadan savunurlar. Sorgularlarsa düşecekleri boşluktan korkarlar.

Bu hep diğer insanlarda böyle ama sende kesinlikle farklı değil mi? O cahiller sorgulamıyorlar ama sen sorguluyorsun değil mi? Malesef değil.

Bence okulun amacı bu. Henüz sorgulama yaşına gelmeden bazı ön kabüllerle beyinleri dolduruyoruz ki, sonraki nesiller de aynı saçmalıkları hayatları pahasına korusunlar.

Sayalım mı birkaç tane? Şimdi yazının bundan sonrasını okuduğunuzda ya gerçekten objektif olarak sorgulayacaksınız ve oluşacak kaos ile uğraşacaksınız ya da beyniniz sizi, bunların saçmalık değil olması gereken en düzgün, en doğru şeyler olduğuna ikna edecek bir savunmaya geçecek ve “ne diyor bu deli, boşver sen onu” diyecek.

Bir ay içinde ne kadar para kazanıp ne kadarını vergi diye bir devlete veriyorsunuz ?

100 lira kazansanız 30 lirası gelir vergisine gidiyor kafadan. 70 liranızı alıyorsunuz elinize.

Birşeyler almak zorundasınız o ay içinde doğru mu? Aldığınız diğer malları satanlar da sattıkları mallardan elde ettikleri gelir için gelir vergisi ödeyeceklerinden fiyata onları da ekliyorlar ve 10 liralık malı size 10+3+2.34 (%18 KDV) ye yani 15.34 e satıyorlar. O da lüks tüketim veya benzin gibi ekstra vergiler konulmamışsa. yani her aldığınız maldan dolaylı olarak bir %35 daha ödüyorsunuz. yani 24.5 lira. Yani en kaba haliyle 100 lira kazanıp 54.5 lirasını devlete veriyorsunuz. Daha bunun emlak, otomobil, çevre, çöp vırt zırt vergileri yok.

O devlete kazancınızın çoğunu vermekle kalmıyor bir de üstelik erkekseniz hayatınızın birbuçuk senesini de askerlik olarak veriyorsunuz.

Karşılığında ne alıyorsunuz ? Neden var devlet ? Ne yapıyor bu paraların karşılığında ? Yol mu ? Devlet olmasa inanın çok daha ucuza halledebilirdik. Sağlık mı ? Elektrik mi ? Su mu ? E bunlar da bedava değil ki ! Güvenlik mi ? Her gün bir yerlerde bombalar patlıyor, insanlar ölüyor. Peki neden böyle saçma bir sistemde direniyor insanoğlu? Savaşmadan, devletleşmeden kollektif yaşayabilecek, adam gibi üretip adam gibi satabilecek, başka yerlerdeki kaynaklara göz dikmeden adilce paylaşabilecek akıl seviyesine gelmek için ne gerekiyor ?

Din konusuna girmiyorum bile. Sadece şu kadarını söyleyeyim Evet bir din var, bir yaratıcı var bence ama bu yaşadığımızın, yaratıcının gönderdikleri ile ilgisi yok. İnanmıyor musun ? Kaosa katlanabileceksen sorgula.

Mesela zaman’ı sorgula. Okulu sorgula, hayatı sorgula, insanları sorgula. Nelere körü körüne inandırıldığımızı görünce korkmayacaksan eğer, cesaretin varsa…

Ya da kesin ben saçmalıyorumdur!..

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hırs

Dünyadaki ilk düşünebilen canlıların sahneye çıkışında başladı herşey. Birinin bulduğu parlak bir taşı, diğeri de istedi. Kendi taşını aramak, bulmak yerine bulandan almak, akıl edebildiği tek çözümdü. “Nereden buldun? Bana da bulalım?” diyemeyecek kadar aptaldı belki de. Kanlı bir kavga sonrasında taşı ele geçirdi. Ve böylece kavga etmeyi öğrendi o ilk “akıllı !” yaratık.

Sonrasında yemek için, bölge için, hayvan için, taş için, taç için, hatta bazen bir hiç için kavga etti.

Her şey evrildi, kavga etmek evrilmedi. Kendi türünü öldüren bu garip organizma öldürmenin değişik yollarını bulacak kadar gelişti her nedense.

Herkese yetecek kaynakları paylaşmamak için ülkeler kurdu. Kendi taşı için adına savaşacak, ölecek, insanlar buldu. Ölmeyi seven insanlar… Dünyanın öbür ucundaki diğerinin taşını, aşını daha hızlı alabilmek için daha hızlı giden daha çok öldüren silahlarla donandı. Ölmeyi seven insanlarını, ölmeye gönderdi oralara ve oradaki ölmeyi seven insanlar karşıladılar ve zevkle, şevkle öldüler.

Sadece karşısındakinin taşını almak değil bazen kendisinden başkasında taş olmaması için milyonlarca insanı öldürüp, akşam bunun rahatlığı ile uyudu bu organizma. Kendisini medeni sanan bir vahşi olarak kaldı.

Azınlıktaki, paylaşmayı seven ölümden hoşlanmayanlar da durumu kurtarmaya yetmedi.

Keşke kavga yerine, huzur evrilseydi.

Herkes sonunda kendi büyük parlak taşına kavuşuyor. İstese de istemese de.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ohh

Sanki bütün bir sistem “ohh” diyememe üzerine kurulu. Mücadelenin, savaşın, kargaşanın bittiği, huzurun, düzenin, refahın yaşanacağı anda, evet tam o anda mutlaka birşey olması tesadüf olamaz.

Sanıyorum mücadelenin bittiğini çaktırmamak gerekiyor. Gizli gizli, saklanarak oh çekeceksin, eğer çekebiliyorsan.

Acaba diyorum sürekli herşeyden şikayetçi olanlar, mevzuyu anladılar da bize numara mı yapıyorlar?

Ama mutlaka en az bir kere bir oh çekeceğiz ve o “ohhh” ile bütün havayı vereceğiz ciğerlerimizden. O ana hazırlıyoruz kendimizi şişerek belki de. ve üzerine başka nefes de almayacağız ki problem çıkamasın …

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Islak Ayaklar

Hala Anadolu’da yaygın bir adettir, gidenin arkasından su dökülür. Eski şaman kültürümüzün bir parçası ve bugünlere kadar ulaşmış. Su şaman kültüründe berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel” demek için su dökülür gidenin arkasından.

Ancak asıl mesela elinizin mi ayağınızın mı ıslandığı bence. Gidiyorsan ayağın, gönderiyorsan elin ıslanır su dökerken.

Şimdiye kadar genelde ayağım ıslandı benim. Ellerimi ıslak sevmiyorum ama bazen ıslanıyorlar istemesem de.

Gitmek kendine yeni bir yaşam eklemektir. Zaten devam eden rutinin içinde neyi hangi gün farklı yapıyorsan o an yaşamına eklenir. Ve eğer aynı rutinin içinde geçiyorsa ömrün, birbirinden farkı yoksa günlerinin aynı günü aynı yaşamı yaşar durursun aslında. Bu yüzden mevcut sistemini bozmak, başka hayatları görmeye, yaşamaya, acısıyla tatlısıyla farklı birşeyler yaşamaktır gitmek. Her gidiş, bonus bir yaşamdır insana. Bir düşünün, geçen sene içindeki işe gidiş gelişlerinizin kaçını gittiğiniz bir haftalık tatil kadar hatırlıyorsunuz? O bir hafta, hafızada bir senelik rutin hayat kadar yer tutmuyor mu ?

İnsanoğlu statüye bağımlıdır. Statükocudur yani. Hayatı fazla kurcalamayı, zorlamayı sevmez. Eğer yaşıyorsa bir şekilde, doyuyorsa karnı bozmak istemez bu sistemi. O yüzden ıslananın elleri olmasını tercih eder. Gidenlerin ardından döker suyu. O esnada ayaklarına düşen bir kaç damla da, saldığı köklerine iyi gelir.

Nasıl olsa bir gün gelecek, her ziyarete gelen sulayacak madem, ayakları topuğundan ıslatmaya başlamak lazım şimdiden.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Uygun

Bilgisayar programcısı olduğum için, çevremdeki insanlar yıllardır benden alacakları bilgisayarlar için tavsiye isterler. Hepsine ilk sorum “Ne için kullanacaksın?” olur ama bu soruyu genelde yadırgarlar.

İstedikleri tavsiye amaca uygun olanını almak için değil, piyasadaki en güçlü, en yüksek kapasiteli bilgisayarı almak için olur genelde. Sadece yazı yazmak için bile son derece süratli ve hayatları boyunca yüzde birini bile kullanamayacakları hafıza ve depolama kapasitesine sahip olmak isterler. İhtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacak ürün yerine ENNN bi mükemmelini alıp beş katı para öderler ama olsun.

Yıllardır iş ilanlarında gördüğüm bir zırvalık da programcı arayan firmalar illa belli bir üniversitenin bilgisayar mühendisliğinden mezun adam ararlar. Mühendislik ile yazılımın apayrı iki konu olduğunu anlamazlar. Sadece “en mükemmelini alalım” mantığı devrededir yine.

Şirket aracını kullanmak için pilot almak gibi birşey bu.

Saatte 130 km hız limiti olan yollar için neden 240 km sürat yapan arabalar üretilir ? Çünkü uygun olanı değil mükemmel olanı almanın peşindedir insanlar. Bu yüzden, hırsı da, çabası da bitmez insanın. Kendine, doğasına, doğaya uygun seçimleri yakıştıramaz kendine. “İnsanlar ne der?” diye kaşınır içindeki kurt ve tatmin edilemez bir hırs, yüzünden yaşanır mutsuzluklar. Hiç birşeyin üst limiti yok, uygunun ise limiti belli.

Kendine en uygun olanı seçmek içindeki kurda “kes sesini” demektir kısaca.

Konuşamazsa yiyemez…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dokunmak

Yeni doğan bir bebek, hayata olan bağını, annesine ilk dokunduğunda kurmaya başlar ve her dokunduğuyla şekillendirir, güçlendirir bağlarını. O rengarenk oyuncakların arasında gördüğünüz kadife, tırtıklı, pürüzsüz, yuvarlak, köşeli dokular hep dokunma ve öğrenmeyi güçlendirebilmek için özellikle tasarlanmıştır mesela. Dokundukça öğrenir, mutlu olur insan.

Hatta bir gün sevdiğine dokunur ve bütün kimyası değişir. Ama benim bahsedeceğim şey biraz daha farklı.

Hayatımın her döneminde, bir şekilde yollarımın kesiştiği, bazı insanlar oldu. Bazen hayat çalıştığım yerlerde denk getirdi bizleri bazen kapı komşusu yaptı, bazen hiç yüzünü bile görmediğim email arkadaşları. Kimi zaman mesleki bir bilgide daha iyiydim, kimi zaman bir iş veya hayat tecrübesinde, kimi zaman okuduğum okuldan, kitaptan edindiğim bilgilerde. Sadece belki de benim yakaladığım fırsatı, hayat onlara sunarken bir şekilde ıskaladıklarından dolayı, aynı noktaya erişememiştik basitçe.

Her kim benden birşey öğrenmek istediyse, kim birşey sorduysa, bilgimin elverdiği kadarını vermeye çalıştım. Hatta bazen sormalarını da beklemedim, gerekli olduğunu düşündüğümde bazen biraz da zorlayarak anlattım. Bazen bildiklerimi yazdım ve ücretsiz yayınladım. Karşılık beklemedim bunun için. Peki hadi dürüst olayım. Karşılık bekledim. Ama karşımdakilerden değil.

Ben insanların hayatlarına olumlu bir katkıda bulunduğumda, hayatlarına dokunduğumda kendimi iyi hissettim. Bildiklerimi paylaşmak  adeta bir zorunluluktu benim için ve her zorunluluğu yerine getirişimde kendimi iyi hissettim.

Dokunarak öğrendim. Dokundukça mutlu olduklarını gördüm insanların. Dokundukça yere daha güçlü bastıklarını gördüm ve her dokunduğum hayatla mutlu oldum.

Tıpkı bir bebek gibi.

Hala bir bebek gibi.

Dokunun!… Paylaşın bilginizi de, sahip olduklarınızı da. Nasıl olsa hiç biri sonsuza kadar sizin değil, ama karşılığında gördüğünüz gülen bir yüz hep sizin…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Fatih

Henüz sabrı öğrenmediğimiz, kolay parladığımız, yaşamayı el yordamıyla öğrendiğimiz fakat herşeyi çok iyi bildiğimize emin olduğumuz yaşlarda tanıdım onu. Üniversitesinde okuduğum mesleği yapmaya ve bu meslekte yükselmeye azimliydim. Müdürümün olaydan habersiz olması ve buna ilaveten yöneticilik vasıflarının da olmamasından dolayı toplantılarda çok sık parlama, patlama noktasına gelirdim. İşte tam bu zamanlarda O bir espiri yapardı, bir anda bütün sinirimi alıp götürürdü. Ondan öğrendiğim ilk şey “böyle ciddi anları tiye alabilmenin, yaşamayı mümkün kıldığı” olmalıydı herhalde.

Benden yaşça büyüktü ama kaç yaş büyüktü bilmiyorum. Hiç dikkat etmedim çünkü büyük olan nüfus cüzdanıydı. Kendisi tam da benimle yaşıttı.

Dertleri koskoca bir yumak olarak versen içindeki kıl kadar yerden bakıp gülünecek, tekrar yaşayabilecek kadar bile olsa pozitif enerjiyi o anda hücrelerine dolduracak bir sebep, bir olay bulurdu.

Hayatla ve uzun maltepesi ile çok barışıktı. Sigarayı kül tablasında bırakır bir işi halletmeye giderdi dönünce sigarasını bıraktığı yerde sönmüş olarak bulur, tekrar yakar iki fırt çeker başka bir işe bakmak üzere gene bırakırdı. Bizim sigaralarımızı bırakınca dibine kadar yanar biter kül olurdu ama adamın sigarası bile onun temposuna ayak uyduruyordu. (Bıraktık bıraktık.. içmiyoruz artık. Panik yok. Eskidendi bunlar, çok eskiden)

Şikayet ettiğini pek duymadım veya duyduğumun şikayet olduğunu hiç anlayamadım. Kariyer ve şehir değiştirip ondan ayrıldıktan bir müddet sonra o da öyle yaptı. Kısa bir aradan sonra farklı mesleklerde de olsak yine aynı şehirdeydik.

Hiç unutmam bir gün ansızın kapısını çalmıştım. Uyuyordu herhalde ki mahmur gözlerle açtı. “Haydi” dedim “Kalk giyin, gidiyoruz”. Kalktı giyindi, aşağı indik, arabaya bindik, yola koyulduk, 1 saat sonra falandı dayanamadım. “Lan sormayacak mısın nereye diye?” dedim. “Yoo” dedi. “Sen diyorsan, tamamdır.” “İşte” demiştim. “Arkadaş böyle olmalı”.

Çok gezdik onunla. Dağda, bayırda, İstiklal Caddesinde, kitap fuarlarında, sahaflarda, köylerde, ormanlarda, Old Trafford’larda, sahaflarda, istanbul barlarında. Gerçi gittiğimiz barda demli çay, ayran falan isterdi ama olsun.

Adını her duyduğumda, okuduğumda, hatırladığımda, yüzlerce hatıra canlanıveriyor ve mutlaka gülümsüyorum. Hangi birini anlatayım ki. Belki binlerce var.

Balkondan manzarayı gösterirken, heyecandan elinden fırlayıp 4 kat aşağı düşen akvaryum balığından mı başlasam. (Aslında akvaryumdaki diğer balıklara saldırdığı için sinirle balkondan fırlatmış ama öyle anlatmıyordu işte bize) Yoksa İtalyancadan başka dil konuşmayan 80lik teyzeye Meryem Anaya hangi minibüsle gidileceğini Türkçe tarif etmesinden mi başlasam. (Teyze akşam elinde Meryem ana kartpostalları ile gelip “Grazia … Grazia …” diye teşekkür etti valla)

Herkese lazım böyle en az bir dost.

Bugün facebook uyardı beni.. Doğum günüymüş. Dile kolay neredeyse 30 senelik bir dostluk olmuş. Umarım uzun uzun sağlıkla mutlulukla yaşar bu hayata renk katmaya devam edersin dostum. Doğum günün kutlu olsun Fatih.

 

 

NOT : Söz arada anlatacağım birkaç hikayemizi.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zincir

Bulutlu bir akşam üstüydü. Okuldan eve dönerken elindeki lastik topu havaya atıp tutuyordu çocuk. Her gün yürüdüğü bu sıkıcı, rutin yolu, eğlenceli hale getirmek için kullandığı küçük oyunlardan biriydi bu da. İlk birkaç hafta adımları saymış, sonraki bir iki gün bir taş parçasını tekmeleye tekmeleye okula kadar götürmüştü. Dönüşte aynı yuvarlaklıkta taş bulmak zor olduğundan cebinde taşımıştı okul bitene kadar.

O gün de, iki gün önce icat ettiği “bu mavi plastik topu havaya atıp tutarak düşürmeden kaç adım gidebilirim” adlı oyunu oynuyordu.

Tam havaya attığı sırada, o güvercinin takla atmasını görmeseydi son iki günün en iyi derecesini yapacaktı neredeyse. Fakat ilk defa gördüğü bu olaya bakarken bir an dikkati dağıldı ve yere düşen top kaldırımın kenarındaki çıkıntı bir taşa denk gelip yola fırladı. Tamamen refleks olarak pesinden tutacakmış gibi bir hareket yaptı ancak yolun boş olmadığını görür görmez adımını bile atamadan durdu.

O sırada karşıdan gelmekte olan arabadaki dikkatli şöför topun düştüğünü görmüş ve çocuğun aniden sokağa fırlayacağından endişe ettiği için frene basmıştı bile.

Bu küçük dur-kalk bir sonraki trafik ışıklarında onun kırmızıya yakalanmasına neden olmuş ve bir dakika bekleme ile sonuçlanmıştı bu durum.

Yeniden yeşil yanıp da hareket ettiğinde ilerideki sokaktan sola dönmüş ve dumanlar içindeki yeni olmuş kazayı görüp lanet etmişti içinden. Koskoca kamyon gelip koca duvara çarpmıştı. Yan yoldan kendi gittiği istikamete dönmek yerine dümdüz gitmiş ve binanın duvarına toslayarak, tamamen kapatmıştı yolu. Freni tutmamıştı muhtemelen.  Şimdi yok yere trafik tıkanacaktı. Aynaya baktı ve arkasından sokağa sapmış diğer araçları da görünce “Hay lanet çocuk. Senin yüzünden geç kalacağım şimdi” dedi içinden.

Güvercin yukarılardan bir yerden “Birşey değil” dedi kendi dilince, ama biz “guguk” diye duyduk. Ne yazık ki tam 1 dakika önce freni patlamış kamyona yapılacak birşey yoktu. Gözünün önünde aniden havalanan leylekle ilgilenmeyen kamyoncu şansına küssündü artık.

Çocuk sabah mavi topu elinde okuluna döndüğünde aynı sınıftaki çok sevdiği arkadaşı ile konuşmaya daldılar. “Duydun mu?” dedi arkadaşı. “Dün babam görmüş şu alt sokakta koca bir kamyon duvara çarpmış”. Çocuk ilgilenmedi fazla. “Yaa” dedi… “Duymadım. Ama biliyor musun bu sabah topu havaya atıp tutarak tam 158 adım attım”

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kömürlük

Bir zamanlar kalorifer yoktu. Isınmanın emek istediği o yıllarda ya gaz sobanız olurdu, ya da odun kömür sobanız. Gaz sobası iyiydi, hoştu, kolay kullanılıyordu  ama petrol bazen bulunmadığında sizi ortada bırakabiliyordu. Ayrıca bir çocuk için zor olan gazın konduğu depoyu havada dökmeden çevirerek sobanın arkasına yerleştirme işinden dolayı da pek sevmezdim gaz sobasını. Hiç eğlenceli değildi.

Oysa kömür sobası ile eğlenceli vakit geçirebilecek ne çok oyunumuz vardı. Üzerine mandalina kabuğu sıkarak cısss sesini dinler ve odanin mis gibi kokmasını sağlardık bir kere. Sonra çok kızgınken üzerine su damlattığınızda damlanın sobaya her değişinde zıplamasını dansa benzetir dakikalarca izlerdik.

Yok etmek istedikleriniz için de bire birdi. Üstündeki delikten içeri attın mı bitti gitti. Çamaşır da kurutulurdu üzerinde, yemek de pişerdi. Çay da demlenirdi, ekmek de kızartılırdı. Hele ki bütün ailenin birarada olduğu ve en az 3 tane günlük gazete, Gırgır ve Fırt ile desteklenmiş pazar sabahlarında, soğuk yatak odasında, ağır yorganın altında uyurken, burnunuza içeriden kızarmış ekmeğin kokusu geldiğindeki o mutluluk anını hiç unutamam. Anneanneli, dedeli, anneli, babalı, kardeşli güzel bir kahvaltı ve ardından sobanın etrafında geçirilecek mükemmel 2-3 saatin habercisiydi, o kızarmış ekmek kokusu.

Ama benim bugün anlatmak istediğim şey soba değil de kömürlük aslında. O zamanlarda her evin bir kömürlüğü olurdu. Zemin veya bodrum katında genellikle karanlık, üç – dört metrekare bir yerdi. Bazı oturduğumuz evlerde benim yatak odamdan büyük olanlara rastlamıştım gerçi. Genellikle bir duvarına birkaç raf çakardı eskiler. Evin içinde istemediklerinizi koyardınız o rafların olduğu tarafa. Kömürlük ne kadar temiz olursa olsun doğası itibarıyla tozlu bir yerdi ne de olsa. Yani koyduğunuz şeyi naylonlara sarar sarmalar tozlanmasın diye öyle koyardınız.

Bir müddet sonra o sarmalanmış şeyin içinde ne olduğunu unuturdunuz zaten. Unutmayacak olsanız neden gözünüzün önünden kaldırasınız ki. Sonra taa evi taşıyana kadar orada kalırdı o poşet dolmaları. Taşınırken de haddinden fazla tozlu bu yumağı peşinizden götürmez usulca çöpe atardınız.

Kömürlük çöpe atmaya kıyamadığınız ama artık size gerekmeyen ve görmek istemediğiniz her şeyin geçici istirahatgahıydı. Hatta bu işi abartınca kömür koymaya pek yer kalmazdı kömürlükte.  Eğer ev kendinizinse kömürü koyacak yer bulunamadığından ikinci bir kömürlüğe ihtiyacınız olurdu beş – on yıl sonra. Taşınmadıkça atılamayan anılar dolardı önce raflara, sonra yerlere ve yerden tavana uzanan öbeklere.

Hiç unutmam bir yaz boyunca dedemlerde kalıp bir kese dolusu misket biriktirmiştim. O sene Almanyadan gelen karşı komşunun oğlunun da sayesinde hiç kimsede olmayan renklerde bir hazineye sahiptim. Sonbahar gelip de okullar açılacağı zaman dedemlere veda etmiş ve misketleri onlara bırakmıştım bir sonraki yaz için. Bütün bir kış, ara ara aklıma gelmişti hazinem ama güvenilir ellerde olduğundan emindim. Yazı beklerken renklerini hatırlamaya çalışırdım. Ne parlak, ne ilginç kombinasyonlardaydı hazinem. Yaz gelip de, gittiğimde sarılmanın ardından hemen sordum dedeme. “Merak etme” dedi “kömürlükte”.  Ve bir daha hiç göremedim. çünkü neredeyse tüm kömürlüğü boşalttık ama bulamadık. Bermuda şeytan kömürlüğü yemişti hazinemi.

Garip bir toplamacı huyumuz var. En ilkel zamanlarımızdaki genlerden geliyor. Ayrılamıyoruz bazı şeylerden. Ne yapacağımızı da bilemiyoruz ama ayrılmak acı veriyor. Kaloriferli evlere geçince dolapların üstü, gömme dolabın dibi, hatta çoğunlukla küçük tuvaletin iptali ve içine raflar çakılması ile oluşan kendi yeni kömürlüklerimizi yaptık.

Bir hayatı ardımda bırakıp hiç bir kömürlüğü yanımda taşıyamadan başka bir ülkeye yerleşince anladım. Hiç bir şeyi biriktirmemek gerekiyormuş. Eğer gözünden uzağa koyuyorsan, en iyisi lazım olabilecek birine vermekmiş. çünkü bir şey kömürlüğe girerse bir daha çıkmıyor.

Tabi kömür değilse.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Laklak

Bir zamanlar herkesin elinde bu zımbırtı vardı. Zımbırtı diyorum çünkü bu tür şeylere verilebilecek genel bir isim yok Türkçe’mizde.  Olan tek isim zımbırtı.

İki türlü ses çıkartılabilinirdi bu zımbırtıdan. Kolay yolu çevirerek zor yolu yukarı aşağı sallayarak. Zor yolla çıkan ses daha güçlü ve baskın bir sesti. Sanırım ilk defa maçlarda ortaya çıkmıştı. Bir takımın taraftarı diğer takımın taraftarının tezaruhatını bastırmak için böyle gürültülü sesler çıkarırdı. O yüzden de laklak iki renkte olurdu. Tuttuğunuz takımın renginde laklak alıp başlardınız gürültü çıkartmaya. Tek amacı buydu. Sonra modası geçti. Hayır karşıdakinin sesini bastırmanın modası geçmedi. Sesin modası geçti. Yerine, sprey kutusunun üzerine monte edilmiş kornalar geldi, vuvuzella geldi, davul geldi hatta bir ara metal garip bir tıklama sesi çıkaran birşey yapmışlardı, kaşık gibi bir metalin üzerine platin gibi sert bir metal monte edip tok bir ses çıkartıyorlardı.  İngilizcede clicker deniyor ancak Türkçe’de ona ne isim vermiştik hatırlayamadım şimdiç İkinci dünya savaşı zamanında paraşütçüler gece atlayışlarında iletişim için kullanmışlar. Biz de maçlarda kullandık.

Ne olursa olsun, zaman içinde bir müddet moda olan aletlerde, amaç hep aynıydı. Daha fazla gürültü yaparak, karşıdakinin sesini bastırmak. Genel olarak iletişim sistemi olarak benimsediğimiz şey böyle birşey. Kim daha yüksek sesle bağırırsa o kazanır. Sen istediğin kadar nedenini, sonucunu, mantığını, güzel güzel izah et. Herkesin anlyabileceği bir dille anlat karşındaki laklakla seni bastırır ve ertesi gün laklakçılar hep bir ağızdan o tartışmada senin nasıl bastırıldığından bahseder.

Şimdi bir tartışma programında, sakallı, pis pis sırıtan ve kendine gazeteci diyen bazıları bu yöntemi kullandığında sadece tek birşey geliyor aklıma “Acaba bunları döndürerek mi yoksa yukarı aşağı sallayarak mı bu sesi çıkartıyorlar ?”

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Karbon Kağıdı

Çocukken, okul kapanınca, yaz tatilinin ilk günlerinde, babamla işe gitmek her seferinde, çok değişik bir deneyim olarak beni heyecanlandırırdı. Ama sadece ilk gün ilk 4-5 saat için sonra sıkılırdım ve heyecan tamamen biterdi. Eh bir iş yerinin bir çocuğa sunacağı tarzda pek bir eğlencesi yoktur. Bir daktilo, bir Facit hesap makinesi ve  bir miktar kırtasiye malzemesi olan bir ofiste, ne kadar gelişmiş bir hayal gücüm olursa olsun, kenarda bana verilmiş bir masa üzerinde, bunlardan bir oyun alanı kurmak pek de kolay olmuyordu.

Önce daktiloya bir kağıt takıp o dönem öğrendiğimiz bir şiiri tek tek harflere basa basa kağıda yazardım. En çok da satır sonlarında o kolu sola itip satır başı yapmak çok havalı gelirdi. Ha bir de satırı sona kadar kullanınca öten o “çing” sesi. Sanki bir satırı komple yazınca “aferin” derdi daktilo.

Sonra biraz Facit hesap makinesi ile toplama çıkarma yapardım. Ancak çarpma ve bölmeye geçmek için babamın müsait olmasını beklerdim. Çünkü her seferinde araya giren kış ve okul dönemleri boyunca bu garip aleti elime almadığımdan bu işlemlerin nasıl yapıldığını unuturdum. Yaşı bu makineyi kullanmaya yetmeyenler ne demek istediğimi kesin anlamadılar biliyorum. Önce bir internette araştırın neden bahsettiğimi anlamak için. Zira Facit hesap makinesi hayran olunabilecek ilginçlikte bir alettir. Mekanik bir hesap makinesinden bahsediyoruz burada. İşlemler bir kolu çevirmeyle, bir başka kolu çekme ile, bir yere bastırmayla yapılıyordu. önce birinci rakamı yazıp yandaki kolu önden arkaya doğru bir kere tam devir ile çevirir sonra ikinci rakamı yazar kolu aynı şekilde bir kere daha çevirirdiniz ki toplasın. Geriye çevirince de çıkartma işlemi yapardı. Çarpma için başka bir kolla daha uğraşmanız gerekiyordu ama araya çok fazla dönem ve çok fazla kış girdiği için hatırlamıyorum ve malesef artık sormak için babam da müsait değil.

Bir de kırtasiyelerin arasında karbon kağıdı ilgimi çekerdi. bir dosya kağıdı alıp üstüne bir karbon kağıdı yerleştirirdiniz ve onun da üzerine başka bir dosya kağıdı koyardınız. Sonra üstteki kağıdın üzerine yazdıklarınız aynen alttaki kağıda da geçerdi. Çok lazımmış gibi bayıla bayıla bir karbon kağıdını eve götürür sonra yazdığım herşeyin altına koya koya herşeyden iki kopya oluştururdum. Günlüklerden ev ödevlerine kadar herşeyin bir kopyasını çıkarırdım. Hayır ne yapacaksam ikinci bir kopya ev ödevini. Sanki bir daha aynı ödev verilirse hazır elimde olsun der gibi. Ya günlük? Aynı günden bir tane daha yaşarsam hazır olsun. Oduncunun günlüğü de meşhur değildi henüz o zamanlar. Hani var ya

1 Ocak – Bugün odun geldi kestim

2 Ocak – Bugün odun geldi kestim

3 Ocak – Bugün odun geldi kestim

Ama o zamanlar karbon kağıdının çoğaltma özelliği henüz çok detaylı düşünemeyen bir çocuk için önemliymiş demek. Aynı şeyden çok olunca güzel birşey olduğuna kanaat getirmişim henüz gelişimine yeni başlayan beynimle. Halbuki sonraları her küçük farkın büyük bir güzellik olduğunu anladım. Aynı olanlar sıkıcıydı. Aslının aynısı aslından farklı birşey söylemiyordu. Bu da fark oluşturmuyor yani aslını zenginleştirmiyordu. Aynı yazıyı, içeriği aynı kalmak kaydıyla,  farklı zamanlarda yazmış bile olsanız, el yazınız o yazıyı yazrkenki ruh halinizi yansıttığından farklı bir mesaj içeriyor olacaktır.  Daha aceleci mi, özenerek mi yazdığınız içeriğe verdiğiniz önemi, bir yere yetişmeni gerekip gerekmediğini gösterir.

Canlıların da, dolayısıyla insanların da, karbondan oluşmuş olması, atomlarımızda, içimizde, yapımızda kopyalama özelliğinin olduğunu söylüyor belki de bize. Ancak kopyalamadığımızda bir adım ileri gidiyoruz farkettiyseniz. Ders kitaplarında yazanlar önemli evet ama bire bir  ezberleyip kafamıza kopyasını çıkarınca değil. Anlayınca, yorumlayınca, birşeyler ekleyince önemli. İnsanın atalarının deneyimlerini öğrenmesi güzel ama hatalarını da öğrenmesş gerekiyor. Aynen kopyalandığında hatalar da kopyalanıyor.

Düşünsenize aynı tip insanlardan 550 tane arkadaşınız olması ne kadar sıkıcı. “Bu mavidir” dendiğinde hepsi birden “Bu mavidir” diyen insanlar ne katar ki bir resime. Kimisi “mavi” diyecek, kimisi “lacivert”, kimisi “turkuaz ” ve ortaya bir deniz resmi çizilebilecek. Yoksa günün sonunda hepimiz elimizde mavi birer elişi kağıdı ile otutuyor oluruz. Ve aralarında da karbon kağıtları…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Köylü kurnazı

 

Bu yazıda anlatılan hayal ürünü insanlar ve yaratıkların gerçek yaşamda olduğuna inanmayın. Gerçek olmamalılar zaten.

**Kendi çıkarı için edinebildiği basit bilgi ve az deneyimle başkalarını aldatma işi.

Köyden kente gelen bir kaç kendince gözü açık köylü için zamanında söylenen bir sözdü bu. Aslında yaptıkları kurnazlığın farkedildiği ama aynı seviyeye inilmek istenmediği için yüzüne vurulmadığı yıllardı. Halbuki kurnazlar yaptıklarına uyanılmadığını düşündüler ve sandılar ki insanlar aptal, kendileri akıllı.

Sonra, göç dalgası gittikçe arttı ve kentlilerin sayıca azınlığa düşmesi ile bu deyim toplumsal bir tanıma dönüştü. Artık çoğunluk köylü ve çoğunluk kendince kurnaz.

Herkes kendi çıkarı için, karşındakini ezip geçmeye gönüllü. Hiç kimsenin ne duruma düşeceğinin önemi yok. Empatiyi büyük ihtimalle çamaşır makinesi markası sanıyorlar. Emniyet şeridine girmek, bir ambulansın önüne, arkasına geçmek eğer kişiyi evine veya işine iki dakika erken götürecekse,  ambulanstaki hastanın ölmesi için geçerli ve haklı bir neden haline geliyor.  Ambulansa yol verenler doğal seleksiyonda zaten yok olacaklar. Gittikçe sayıları azalıyor nasıl olsa.

Kurnazlar, karşılarında kendi oyunlarını anlayabilecek adamları istemezler. Her zaman risktir çünkü, yaptıkları hilelerini açığa çıkarabilecek zeki varlıklar. Sadece risk mi ? Başka türlü yaşamayı unutmuş, adil, modern, hakça bir düzen içinde nasıl hayatta kalacağını bile hatırlamayan yaratıklar için, tehdittir bu kentliler aynı zamanda.

Bir gün bu kurnazlar kentlerde yeterince artınca yönetimleri de aynı kurnazlıkla ele geçirmeye başladılar. Önce hile hurda makarna derken sonra palazlanıp, alenen sonuçlarla oynamaya kadar ilerlettiler konuyu. Kentliler onların seviyesine inmedikçe oyunun kuralını kurnazlar belirler hale geldi.

Sonra kendileri için tehdit olarak gördüklerini yok etmeye geldi sıra. Önce fosurtaj örgütü diye bir örgüt olduğuna dair ortalığa yanlış bilgi bombardımanı yapıp sonra da tehditlerin ele başlarını teker teker örgüte üye olmaktan içeri attılar. Karşı çıkanlara ilk gelen köylünün kurnazlığı ile cevap verdiler “ne var canım masumsa zaten aklanıp çıkar.” Evet aklanıp çıktılar ama 5 sene sonra.

Bir yandan da ileride kendilerine tehdit olacakları durdurmak gerekiyordu ve yılanın başı en güzel gençken ezilirdi. Bu durumda saldırılacak en güzel noktadan saldırdılar. Kurnazlar da iş hayati bir tehdite gelince akıllı davranabiliyorlar işte. Böylece okullar ve eğitim sistemi havaya uçuruldu.

Böylece artık kendi beyin kapasitelerinin ötesine kimse geçemeyecek ve köylü kurnazlıklarını yüzlerine kimse vuramayacaktı.

Dikkatle bakın dünya tarihine. Bir dönem akılcı, rasyonel, ilerici bir şekilde yönetilirken ardından bir dönem, akla mantığa sığmayacak kararların alındığı gerici savaşçı aptallar tarafından yönetilir dünya. Yoksa kim açıklayabilir rönesanstan, Hitler’e uzanan yolu. Sonra aptallar bir dünya savaşı çıkarırlar. Onları destekleyen milyonlarca aptal da gönüllü olarak bu savaşta ölmeye gider. Böylece dünyadaki aptal popülasyonu birden keskin bir şekilde yok olur. Oransal olarak yine akıllı kentliler çoğunluğa geçerler. ve döngü yeniden başlar.

Dünyada aptalların yönetimi ele geçirdiği bir döneme daha girildi. Korkarım döngü yılların alışkanlığı ile devam da edecek.

 

 

** kaynak: http://nedir.ileilgili.org/k%C3%B6yl%C3%BC+kurnazl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-nedirnedemek-ileilgili-bilgiler.html

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Düdüklü Tencere

Kocaman neredeyse kurşun geçirmez zırhlı edasıyla, o devasa tencereyi alttaki dolaptan alıp mutfak tezgahına koymak bile büyük bir işti küçük bir bedene sahipken.

İçine pişecekler konduktan sonra itinayla sibobun üzerine denk gelen şapkası yerleştirilir sonra da ocağın üzerine bırakılırdı. Çok geçmeden pıstlamaya başlardı zaten. Önce o şapka dansetmeye baslardı. Dansettikçe şapkadan çok bir insan figürüne dönüşürdü gözümde. Sonra bu figür, otururken gaz çıkaran yaşlı bir adam edasıyla yana kaykılır ve pıssssstttt diye salardı içindeki buharı.

Bu salmadan sonra bir müddet ferahlardı yaşlı amca. Bir müddet birşey yapmaz sonra tekrar bir kıpırdanırdı.

Bu dansı mutfak kapısından seyrederdim o zamanlar. İçeri girmeye korkardım. Ki zaten sanırım annemin de istediği buydu. O yillarda patlayan düdüklü tencere haberleri dolanırdı ortada. Tehlikeli bir şeydi yani.

Piştikçe, ısındıkça pıstlamalar artar ve en sonunda o yaşlı amca disko danslarında maharetli bir gence dönüşürdü. Yerinde duramayan, alttan gelen buhar eşliğinde,  sürekli hoplayıp zıplayan çılgın bir genç olurdu.

Ve yemeğin piştiğine bir şekilde ikna olan annem ocağın altını kapatır ve beklerdi. Artık sona yaklaşan basıncın azalması ile de dans ve gösteri sona ererdi.

Şimdilerde ne zaman klavye başına geçip yazmaya başlasam sanki beynimden bir pıssttt sesi duyuyorum. Yükselen basıncı dışarı atmanın bir yolu olarak kullanıyorum ben yazmayı. Okuyanlar artık dans ederken mi görür, otururken yana kaykılmış olarak mı görür bilemiyorum.

O da mutfak kapısından beni seyredenlerin problemi…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Rüya

Bütün gece süren o uzun metrajlı rüyanın etkisiyle uyandınız mı hiç? Bitmeyen koşturmacalar, karşılaşılan eski dostlar, akrabalar, uzun sohbetler. Neredeyse bütün bir gece boyunca uğraşıp durduğunuz rüyaları kastediyorum. Hatta sabah çalan saatin alarmı da rüyada başkasının saatidir belki. Peki o saat daha çalmadan önce nasıl oluyor da sizin kafanızda o saatin çalması ile ilgili senaryo önceden şekilleniyor. Yani birisini görmeye gidiyorsunuz da onun da saati var da koluna bakıyorsunuz da çalmaya başlıyor ya hani. Yani bir arkaplanı var o anki saat çalmasının.

Çünkü o rüya bütün gece görülmüyor. Belki saniyenin onda birinde bütün hikayeyi görüveriyorsunuz. Yani zaman aynı hızla akmıyor rüyalarda. Beyin şimşek çakması kadar bir zamanda birden bütün bir aylık anıyı dolduruveriyor gözünüzün önüne.

Tanıdık geldi mi bu senaryo ?

Yok matrix değil.

Yapılan bir deneyde insanlara hiç yaşamadıkları bir anı hakkında bir kaç hafta detaylar anlatıldıktan sonra, deneklerin aktarılan anıyı yaşadıkları konusunda emin oldukları gözlemlenmiş.  Yani anılar da rüyalar gibi. Beyin bir anda bir hayat dolusu anıyı doldurabilecek kadar enteresan davranabiliyor. Bazı anıları tamamen silerken, hiç olmayanları da olmuş gibi yazıyor.

 

Ve biz yaşadık diyoruz bu duruma. Bir gün bir bakacağız koca bir ömür yaşanmış ama o an bile, bir saniye mi, 70 yıl mı yaşadığımızı anlamadan geçecek.

Hala dün gibi üniversite yıllarım. O yıllarda tuttuğum günlüklerimi okudum geçen gün ve bahsettiğim bazı kişileri zerre kadar hatırlamadığımı farkettim. Ürkütücü ama hafızamla övündüm senelerce ve ne olayları ne insanları hatırlamadığım bütün bir hafta, bütün bir ay buldum kayda geçirdiğim anılarımda.

Kimbilir  belki de koskoca bir rüyayı yaşıyoruzdur şimdi.

Uyanınca göreceğiz…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kelimeler

Yanılmıyorsam ilk defa “sarhoş” kelimesinin nereden geldiğini anlatan edebiyat öğretmenimiz Abdülkadir bey sayesinde başladı bendeki bu merak. Sakin, derinden gelen sesi ile edebiyatı bana sevdiren insandı kendisi. “Sarhoş” demişti, “Farsça’dan gelir dilimize. Ser ve hoş kelimelerinin birleşiminden olur. Ser, baş demektir. Yani başı hoş”. “Ser” in anlamının baş olduğunu bilince, bildiğiniz başka kelimeler de birden anlaşılabilir hale geliyor. Serasker, serbest (best – basta : bağlamak)

O bir tek tanım sonrasında kelime köklerine olan merakımı ateşledi işte. Söyleyip geçtiğimiz ancak anlamı üzerinde pek de kafa yormadığımız kelimeler. Bazıları böyle birleşen iki kelimeden, bazıları başka dillerdeki kelimelerin bozuluşundan gelip yerleşivermiş dilimize.

Mesela eski alfabe’ye elifba denmesi ilk harflerin arka arkaya okunmasından. Yani “Elif” ve “Ba” harflerinden. Alfabe de aynı mantıkla yunan harflerinin arka arkaya okunuşu “Alfa” ve “Beta”. Sonradan buna aynı yöntemi kullanarak “abece” gibi bir isim çıkardılar ama pek de tutmadı.

Bulmaca çözenlerin aşina olduğu bir soru “eski dilde ayak”. Bildiniz mi ? “Pa”. Peki örtü anlamındaki “buç” ile birleşince ? “pabuç”

“Demirkırat” söylenemeyen “demokrat” için halkın dilinin döndüğü bir isimdi örneğin.  Yine “Ekol” Türkçe’de olmuş size “okul”. Kadınların aşina olduğu bir terim “Döpiyes”. Dö : iki, piyes : parça, hani şu ingilizcedeki “piece” gibi .

Burada size ders vermek gibi bir niyetim yok ama kelimelerin içinde tekrar bir dolanmak isterseniz siz de çok zevkli bir uğraş olduğunu göreceksiniz. Bu arada

Kelime kökleri ile ilgili araştırmalara etimoloji deniyor.

Bir de ek bilgi vereyim. Türkçe için yapılmış en kapsamlı araştırmalardan biri olan Etimolojik sözlüğü Sevan Nişanyan yapmıştır. Aşağıda linklerini veriyorum.

http://www.nisanyansozluk.com/

http://nisanyan1.blogspot.co.uk/search/label/etimoloji

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Göz

Parlayan bir göze saatlerce bakabilirim. O gözdeki parıltı beni adeta hipnotize eder. Karşımdakinin hayata bağlılığını, neşesini, zekasını, kısaca güzelliğini gösterir. İnsanı güzel yapan en önemli şey o parıltıdır benim için.

Karşımdakinin gözüne bakmadan rahat konuşamıyorum. Bu yüzden de telefonda konuşmayı sevmem. Hatta çok eskiden bir kere göz göze bakarken çok dikkatli baktığım için benden ürktüğünü söyleyen birisi bile olmuştu.

Birinin gözüne baktığınızda normal bir bilinç ile algılanamayacak kadar küçük sinyaller, bilinçaltı tarafından algılanıp, farkında bile olmadan yorumlanabiliyor.

imagesHatta geçenlerde bir araştırma görmüştüm, deneklere aynı kadının iki fotoğrafı  gösteriliyor. İkisinin arasında normalde ayırt etmenizin imkanı olmayacak kadar küçük bir fark var. Birinde photoshop ile göz bebekleri %10 daha büyütülmüş. Deneklere hangi fotoğrafın daha çekici olduğu sorulduğunda çok büyük bir oran göz bebekleri büyütülmüş fotoğrafı seçiyor. Çünkü göz bebeklerinin büyümesi, bir heyecan durumunu, yani potansiyel olarak karşınızdakinin sizden etkilenmiş olduğu sinyalini taşır.

Bilinçli olarak yorumlaması oldukça zor olsa da gözlerine bakarak konuştuğum birisinin gerçek duygularını görebiliyor olduğumu seziyorum. Nasıl olduğunu anlamak için herhalde bir kamera ile bütün konuşmalarımı kayda alıp ağır çekimde seyretmem gerek. Yalnız birşeyi hala tam anlayamadım. Nasıl oluyor da gözlerini dikip bize bakan birisini hissedip dönüp aniden göz göze gelebiliyoruz. Görüş alanı içinde olsa yine anlayacağım. 6. katta ve arkamda olsa bile hissediyor olmak ve dönüp gözlerini bir kerede yakalamak, açıklanması kolay olmayan bir durum. İlkel ve vahşi dönemlerde av olmamak için kullanılan bir özellik, bir içgüdü olabileceği söyleniyor. Şahsen fiziki açıklaması nedir merak ediyorum. Bilen varsa benimle de paylaşsın lütfen.

downloadSanki beynin, kişiliğin, düşüncenin,  dışarıya açılan penceresi gibi. Bu konuda böyle düşünen yalnız değilim. Tarih boyunca da göz bir gizem barındırmış.

Mısır’da da var, Hindistan’da da var bizde de var.  Ben daha çok, işin mistik yanı ile boşa kürek çekmek yerine fiziki kısmı ile ilgileniyorum.

Dışarıdaki görsel sinyalleri elektrik sinyallerine çevirip beyne ileten göz, aslında sadece bakmaya yarıyor.  Beyin bu elektrik sinyallerini yorumlayıp görmeyi sağlıyor. İşte bunun için göz aldanmaları, yanılsamalar yaşıyoruz. Beyin, gözün göremediği en ortadaki bir bölümü her seferinde görüntü bütünlüğü için kendisi dolduruyor. İnternette bir sürü örnek bulabilirsiniz. Bunun yanısıra beynin aradaki hataları da düzelterek kendince mantıklı bir hale sokması şahane bir mekanizma. Mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür. Harfleri karıştırılmış olarak yazılan bir yazıyı hiç zorlanmadan düzeltip okuyabiliyoruz. Örnek mi ?

bir ignliiz üvnseritsinede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyş. ardakai hfraliren srısaı krıaşk oslada ouknyuorumş. çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btün oalark oykuorumuşz.

Hadi biraz da görsel bir deneyim örneği vereyim

Kısaca özetlersek beynimizi kullanmazsak sadece bakarız, beynimizi kullanınca görürüz. Fakat beynimizi doğru dürüst kullanırsak hataları da görürüz.

Düşünün artık. Kendi gözünüz, hatta kendi beyniniz bile sizi aldatabiliyor. Kime güvenebilirsiniz ki ? İşte bu yüzden neye bakarsanız bakın, ne görürseniz görün, bir kere daha düşünün. Acaba gerçek mi ?

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tik

Yirmili yaşlarda çalıştığım bir şirkette, müdürümün bir tiki vardı. Adam konuşurken ağzını sağ alta doğru gererdi arada. Konuşurken benim gibi karşımdakinin hareketlerini, gözlerini sıkı gözlem altına alan birisi için o müdür, imtahan sayılırdı.

Her konuşmasında takılırdım. Ne zaman tikin devreye girdiğini frekansını anlamaya çalışırdım. Yok ilginç birşey bulamadım. Ama artık kafayı ne kadar taktıysam bir departman toplantısında birşey yumurtlayıverdim. Belki onbeş kisinin olduğu bir ortamda adam konuşma yapıyordu. Departman bilgi işlem olduğu için hepimiz ya bilgisayar programcısı ya analistiz. Tip seri bir şekilde başladı. Alçak bir sesle “Müdürümün Screen Saver devreye girdi” dedim. Nasıl duydu herkes anlamadım ama ciddi bir kahkaha patladı odada.

Bir çocukluk arkadaşımda da gözlerini kırpıştırma ile ilgili bir tik vardı. Nam-ı diğer “Selektör”.

İstemsiz kas hareketlerine Tik diyoruz bulmacalara göre.

Bende de sanırım yazmak tik olmuş. Yıllardır her yere yazmışım. Bir sürü eski defter, mektup, dosya kağıdı, hatta ufak tefek not kağıtları bile çıkıyor sağdan soldan.  Kısaca benim tikim daha kompleks ama istemsiz fakat istekli bir kas hareketi.

Tedavi olmuyor ama okununca iyi geliyor.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sayın Para

Paraya ve parası olana saygı göstermek benim mayamda yok. Şimdiye kadar tanıdıklarımı düşündüğümde de %70e %30 gibi bir dağılımla benim gibiler azınlıkta.

captureHayatın merkezine parayı ve dolayısıyla gücü oturttuğunuzda saygı gösterdiğiniz kavramlar doğal olarak değişiyor. Ben buna uyum sağlayamayanlardanım.

Bir yerde hesap öderken direk elini cebine atanlar ile tuvalete gidenler arasındaki ayrım kadar basittir iki grubu birbirinden ayırmak. Gerçekten parası olmayıp mahçup olmamak için çabalayan adamlar ayrı. Onları zaten anlarsınız.

Bir gün beraber çıkılan bir seyahatte sabah kapının altından atılan bir parça kağıda yazılıdır benzin parasının size düşen payı, bir gün ölen teyzenin ardından teyzeoğluna uzatılan “şimdiye kadar yaptığım market alışverişlerinin toplamı” diye uzatılan kağıttadır paranın dostluğa, kardeşliğe oranı. Parayı isteyen muhtaç da değildir hani. Sadece eksilen bir miktar para, demek ki çok rahatsız etmiştir onun kafasını.

Paraya tapanlarda görürsünüz; en kabullenilmez işler birden onay alır. Haklı çıkartılır ahlaki çöküşler. Yıllarca eleştirilenler kabullenilir, hatta savunulur. Para veya güç sahibi olanlardan bir beklenti olmasına da gerek yok. İlkel beyin güç ve güçlüye tapar. Bazen bir aferin almak, bazen ısmarlanan bir yemek, bazen ismiyle hitap etmek bile yeter tapmaya. Bugün ülkenin insanlarına bakıp hayret etmemek gerek. Küçültüp birey olarak incelendiğinde bu tapmayı görmemek imkansız. Hatta bu çok çok yakın çevrede de belki kendinde bile gözlenebilecek bir davranış.

Sevemedim parayı. Yani parayı elbet sevdim ama birikmesi için çirkinleşmeyi sevmedim. Yediremedim kendime. Güzel geçen bir günün ardından ne kadar içerdeyizi hesaplamak çok ters geldi. Yoksa elbette, bir günün güzel geçmesine ve bunu dostlarımla, sevdiklerimle paylaşmama sebep olduğunda parayı nasıl sevmem?

Birisinin ihtiyacı varken ve bunu biliyorken, bende duran fazla para rahatsız eder beni. O para sanki ihtiyaç sahibinin hakkı da ben borç almışım gibi bir his bu. Sevmiyorum o yüzden para ile kurulan ilişkileri. En sevdiğim insanla bile para böyle saygısızca, fütursuzca araya girince siliyorum insanları.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Koza

Bir müddet birlikte çalışma fırsatı bulduğum çok zeki, fişek gibi gençler sayesinde anladım yaşlandığımı. Ama yine onlar sayesinde gençleştim. Artık yaşıtız onlarla.

Gençlik elbette vücudun, hücrelerin, dokuların  kendini yenileme hızıyla da açıklanabilir. Ben pek o taraftan bakmamaya çalışıyorum.

Beynin genç olmasından bahsediyorum. Haydi atlayalım, hoppa zıplayalımdan öte, yeni bir fikre direnç gösterme katsayısı ile hesaplanıyor benim gençlik anlayışım.

kozaYıllardır öğretilenler, önyargılar, küçükten beri özenle işlenen toplumsal değerler (!), dogmalar zamanla beyni kemikleştiriyor. Kafatasının içindeki yumuşak organ kireçleniyor. 15 yıl önce bulduğunuz mutlak doğruya öyle bir sarılıyorsunuz ki bugün hala doğru mu diye sorgulamak işinize gelmiyor. Belki yoruyor hatta korkutuyor böyle bir sorgulama.

Bilgiyi edindiğiniz zaman için gerçekten en doğrusu iken bugün artık yanlış bile olabiliyor. Bunu gözardı etmek kendi kabuğumuz içinde kurduğumuz ve kendimiz gibi düşünen birkaç kişi ile birlikte mutlu bir kozaya dönüşüyor. Kozanın dışındakilerin ne kadar da aptal olduğunu söyleyip küçümsüyoruz. Hayatta öğrenilecek, tecrübe edilecek şeylerin azalmış olması bizi diğerlerinden üstün bile kılıyor. “Biz bütün o yollardan geçtik” apoletlerini kuşanıp çıkıyoruz gençlerin karşısına. Oysa ki kurallar da, doğrular da değişmiş biz kozamızda otururken. O doğru bildiklerimiz toptan yanlış olmuş.

Bu uyanış çoğu zaman acı veren, sancılı bir dönem. Beynin direniyor yeniliklere. “Ama olamaz bu böyle değil” diyor size. Sonra bir gün küçük bir işaret görüyorsunuz. Haksızsınız. Kızgınlık oluyor ilk duygu. Tepki veriyorsunuz.

Bir gün kendimi bu kızgınlık hali içinde bulduğumda uyandım konuya. “Ne oluyor neye tepki veriyorum?” diye düşününce anladım. O günkü kızgınlığım kendime döndü. Nasıl oldu da bu hale geldim? Ne zaman kaçırdım bu yeni dünyayı diye kızdım kendime. O gün doğru bildiğim herşeyi sonuna kadar sorgulamaya başladım. Şeytanın avukatı oldum kendi bildiklerim için. Mesleki bilgiden yani en iyi olduğum konudan başlayarak herşeyi başa sardım.

Sorguladığım her konuda kızgınlığım arttı önce. Nasıl göremedim bu yanlışları, nasıl inandım bunların doğru olduğuna diye kızıp tekrar öğrenince kızgınlıklar yerini sükunete bıraktı. Ama öğrendiklerime de şerh düştüm bu sefer. Belki mutlak doğru değillerdir yine de.

“Hayır benim bildiğim doğru” dan, “gel anlat bakayım belki ben yanılıyorumdur” a geçmek ise gençleşmeye atılan ilk adım. Beynin botoksu.

Genç olmak, bilgiye, olasılıklara, yeniliklere, öğretileni sorgulamaya açık olabilmek demek. Yaş ile ilgisi yok konunun. Bazen o kadar yoğun bir eğitime tabi tutulur ki insan, gençliğini 9-10 yaşında kaybeder de farkına varmaz.

Durun ve en doğru bildiğiniz konudan başlayarak acımasızca soru sorun kendinize. Eleştirin, genç bir beyinle tartışın, onun tarafını tutun içinizde. Zor ve sancılı olacak ama bütün kırışıklıklar gidecek aklınızdan emin olun. Ha bir de koza da örmeyin artık.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anlaşıldı Tamam

Bır müddet insanları anlamak için uğraşırız. Sonra bir müddet de insanlar bizi anlasın diye. Ve malesef “beni anlamıyorlar abi yeaaa”ya bağlar mevzunun içinden çıkarız.

Son on yıldır kendimi anlamaya çalışıyorum. Ne kadar zor bir iş anlatamam. Beni en iyi bilen bile, beni anlamakta zorlanıyorken başkasından bunu istemek çılgınlık olsa gerek.

igrenc_olay_surekli_altina_kacirinca_anlasildi_h710611_63785Kendimi takip ediyorum. Birinden etkilendiğimi gördüğüm anda hemen “neden?” diye soruyorum kendime. Fiziki özellikler mi, daha önce etkilendiğim biri ile olan benzerlikler mi, mimikleri mi? Beynimde bunu tetikleyen ne anlamak istiyorum. Aynı şey, daha tanışmadan, odaya girdiğim anda, sadece 10 saniye görmeme rağmen birisine karşı alarm çalan ve dikkat etmem gerektiğini söyleyen iç ses için de geçerli. Neden ?

Bilgisayar programcılığı ve analistlik gibi bir mesleği seçmenin yan etkisi sürekli desenler üzerine çalışan bir beyne sahip olmaktır. Desen (pattern), kendini tekrarlayan herşeydir. Bir müddet sonra bir olay, bir şekil, bir işlem ikinci defa tekrar ettiğinde dikkatimi çeker ama üçüncüden itibaren benim için desendir.

Sabah ilk içtiğim kahveden neden bu kadar hoşlandığımı, nasıl olup da güne beni bu kadar enerji dolu başlattığını analiz etmem için taa çocukluğuma ilk gençlik yıllarıma kadar giden bir gezinti yapmam gerekmişti. Önce çocukluğumda büyükannemle ki kendisi anneannemin annesi olurdu, karşılıklı içtiğimiz Türk kahveleri geldi aklıma. Belki de mutlu çocukluğum ile ilgili anılar tetikleniyordu ilk kahve kokusuyla.

Biraz daha düşününce aynı koku olmadığını, belki kafeinin etkisinin bu olabileceğini ama kokunun farklı olduğunu buldum. Peki neydi ? Dayımın kahveyi sevmesi ve benim de dayımı çok sevmem olabilir miydi ? Kimbilir belki bu da bir etken. Ama o koku daha çok bana, Tarabya otelinde daha 16 yaşımdayken yaptığım staj esnasında, güneşli pırıl pırıl bir istanbul sabahında kahve isteyen müşteriler ve güne güzel başlamalarını da hatırlatıyor olabilir. Belki daha yüzlerce var ve hepsinin kokteyli, bana böyle bir keyif sunuyor. Fincana doldurduğum sıcak suyun kahve ile ilk buluştuğu an, kokuyu içime çekince her birini tek tek ziyaret ediyorum bu anıların.

Bir kahvenin analizi bu kadar tutarken insanlardan neden hoşlanıp hoşlanmadığımı analiz etmek bazen bütün günümü alıyor haliyle. Şimdiye kadar yakaladğım ayrıntılar ise beni her seferinde şaşırtmaya devam ediyor.

Çocukken misket oynadığımız ve sürekli mızıkçılık yapan çocuğun dudak yapısı ile 30 yaşında tanıştığım ve ilk 5 saniye içinde hoşlanmadığım birinin dudak yapısı aynıydı mesela. Bir şekilde eşleşivermişti kafamda. (ve evet bu da mızıkçıydı)

Ortaokulda hiç sevmediğim yılışık aptal bir arkadaşın kaş yapısı ile benzeşen hiç kimse ile daha anlaşabilmişliğim yok mesela. İlginç gelebilir ama kaşı öyle olanların neredeyse hepsi yılışık ve aptaldı.

Yüz ve yüzdeki öğelerin şekli, parmaklar ve tırnak yapıları, mimikler, jestler, karakterler, hareketler hep depolanıyor. Derken yaşadıkça genişleyen bir kütüphaneye sahip oluyoruz. “İnsan sarraflığı” dediğiniz kavram da ne kadar çok insan görüp ne kadar hızla bu kütüphaneyi büyüttüğümüzle ilgili.

Öte yandan sadece kişiler ve olaylar da değil analiz edilmesi gerekenler. Kendimi tanıma yolculuğum sırasında gözlemlediğim ve neden bir şeyi tutkuyla istediğim ve sonra neden bir kenara attığım da bir muamma. Herhangi bir şey, sahip olana kadar benim için dünyanın en önemli mevzusu iken sahip olduktan sonra çok değersiz bir duruma düşebiliyor.

Kısacası kendimi anlayamadım hala. Benden anlayışlı olmamı beklemeyin.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail