Zincir

Bulutlu bir akşam üstüydü. Okuldan eve dönerken elindeki lastik topu havaya atıp tutuyordu çocuk. Her gün yürüdüğü bu sıkıcı, rutin yolu, eğlenceli hale getirmek için kullandığı küçük oyunlardan biriydi bu da. İlk birkaç hafta adımları saymış, sonraki bir iki gün bir taş parçasını tekmeleye tekmeleye okula kadar götürmüştü. Dönüşte aynı yuvarlaklıkta taş bulmak zor olduğundan cebinde taşımıştı okul bitene kadar.

O gün de, iki gün önce icat ettiği “bu mavi plastik topu havaya atıp tutarak düşürmeden kaç adım gidebilirim” adlı oyunu oynuyordu.

Tam havaya attığı sırada, o güvercinin takla atmasını görmeseydi son iki günün en iyi derecesini yapacaktı neredeyse. Fakat ilk defa gördüğü bu olaya bakarken bir an dikkati dağıldı ve yere düşen top kaldırımın kenarındaki çıkıntı bir taşa denk gelip yola fırladı. Tamamen refleks olarak pesinden tutacakmış gibi bir hareket yaptı ancak yolun boş olmadığını görür görmez adımını bile atamadan durdu.

O sırada karşıdan gelmekte olan arabadaki dikkatli şöför topun düştüğünü görmüş ve çocuğun aniden sokağa fırlayacağından endişe ettiği için frene basmıştı bile.

Bu küçük dur-kalk bir sonraki trafik ışıklarında onun kırmızıya yakalanmasına neden olmuş ve bir dakika bekleme ile sonuçlanmıştı bu durum.

Yeniden yeşil yanıp da hareket ettiğinde ilerideki sokaktan sola dönmüş ve dumanlar içindeki yeni olmuş kazayı görüp lanet etmişti içinden. Koskoca kamyon gelip koca duvara çarpmıştı. Yan yoldan kendi gittiği istikamete dönmek yerine dümdüz gitmiş ve binanın duvarına toslayarak, tamamen kapatmıştı yolu. Freni tutmamıştı muhtemelen.  Şimdi yok yere trafik tıkanacaktı. Aynaya baktı ve arkasından sokağa sapmış diğer araçları da görünce “Hay lanet çocuk. Senin yüzünden geç kalacağım şimdi” dedi içinden.

Güvercin yukarılardan bir yerden “Birşey değil” dedi kendi dilince, ama biz “guguk” diye duyduk. Ne yazık ki tam 1 dakika önce freni patlamış kamyona yapılacak birşey yoktu. Gözünün önünde aniden havalanan leylekle ilgilenmeyen kamyoncu şansına küssündü artık.

Çocuk sabah mavi topu elinde okuluna döndüğünde aynı sınıftaki çok sevdiği arkadaşı ile konuşmaya daldılar. “Duydun mu?” dedi arkadaşı. “Dün babam görmüş şu alt sokakta koca bir kamyon duvara çarpmış”. Çocuk ilgilenmedi fazla. “Yaa” dedi… “Duymadım. Ama biliyor musun bu sabah topu havaya atıp tutarak tam 158 adım attım”

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kömürlük

Bir zamanlar kalorifer yoktu. Isınmanın emek istediği o yıllarda ya gaz sobanız olurdu, ya da odun kömür sobanız. Gaz sobası iyiydi, hoştu, kolay kullanılıyordu  ama petrol bazen bulunmadığında sizi ortada bırakabiliyordu. Ayrıca bir çocuk için zor olan gazın konduğu depoyu havada dökmeden çevirerek sobanın arkasına yerleştirme işinden dolayı da pek sevmezdim gaz sobasını. Hiç eğlenceli değildi.

Oysa kömür sobası ile eğlenceli vakit geçirebilecek ne çok oyunumuz vardı. Üzerine mandalina kabuğu sıkarak cısss sesini dinler ve odanin mis gibi kokmasını sağlardık bir kere. Sonra çok kızgınken üzerine su damlattığınızda damlanın sobaya her değişinde zıplamasını dansa benzetir dakikalarca izlerdik.

Yok etmek istedikleriniz için de bire birdi. Üstündeki delikten içeri attın mı bitti gitti. Çamaşır da kurutulurdu üzerinde, yemek de pişerdi. Çay da demlenirdi, ekmek de kızartılırdı. Hele ki bütün ailenin birarada olduğu ve en az 3 tane günlük gazete, Gırgır ve Fırt ile desteklenmiş pazar sabahlarında, soğuk yatak odasında, ağır yorganın altında uyurken, burnunuza içeriden kızarmış ekmeğin kokusu geldiğindeki o mutluluk anını hiç unutamam. Anneanneli, dedeli, anneli, babalı, kardeşli güzel bir kahvaltı ve ardından sobanın etrafında geçirilecek mükemmel 2-3 saatin habercisiydi, o kızarmış ekmek kokusu.

Ama benim bugün anlatmak istediğim şey soba değil de kömürlük aslında. O zamanlarda her evin bir kömürlüğü olurdu. Zemin veya bodrum katında genellikle karanlık, üç – dört metrekare bir yerdi. Bazı oturduğumuz evlerde benim yatak odamdan büyük olanlara rastlamıştım gerçi. Genellikle bir duvarına birkaç raf çakardı eskiler. Evin içinde istemediklerinizi koyardınız o rafların olduğu tarafa. Kömürlük ne kadar temiz olursa olsun doğası itibarıyla tozlu bir yerdi ne de olsa. Yani koyduğunuz şeyi naylonlara sarar sarmalar tozlanmasın diye öyle koyardınız.

Bir müddet sonra o sarmalanmış şeyin içinde ne olduğunu unuturdunuz zaten. Unutmayacak olsanız neden gözünüzün önünden kaldırasınız ki. Sonra taa evi taşıyana kadar orada kalırdı o poşet dolmaları. Taşınırken de haddinden fazla tozlu bu yumağı peşinizden götürmez usulca çöpe atardınız.

Kömürlük çöpe atmaya kıyamadığınız ama artık size gerekmeyen ve görmek istemediğiniz her şeyin geçici istirahatgahıydı. Hatta bu işi abartınca kömür koymaya pek yer kalmazdı kömürlükte.  Eğer ev kendinizinse kömürü koyacak yer bulunamadığından ikinci bir kömürlüğe ihtiyacınız olurdu beş – on yıl sonra. Taşınmadıkça atılamayan anılar dolardı önce raflara, sonra yerlere ve yerden tavana uzanan öbeklere.

Hiç unutmam bir yaz boyunca dedemlerde kalıp bir kese dolusu misket biriktirmiştim. O sene Almanyadan gelen karşı komşunun oğlunun da sayesinde hiç kimsede olmayan renklerde bir hazineye sahiptim. Sonbahar gelip de okullar açılacağı zaman dedemlere veda etmiş ve misketleri onlara bırakmıştım bir sonraki yaz için. Bütün bir kış, ara ara aklıma gelmişti hazinem ama güvenilir ellerde olduğundan emindim. Yazı beklerken renklerini hatırlamaya çalışırdım. Ne parlak, ne ilginç kombinasyonlardaydı hazinem. Yaz gelip de, gittiğimde sarılmanın ardından hemen sordum dedeme. “Merak etme” dedi “kömürlükte”.  Ve bir daha hiç göremedim. çünkü neredeyse tüm kömürlüğü boşalttık ama bulamadık. Bermuda şeytan kömürlüğü yemişti hazinemi.

Garip bir toplamacı huyumuz var. En ilkel zamanlarımızdaki genlerden geliyor. Ayrılamıyoruz bazı şeylerden. Ne yapacağımızı da bilemiyoruz ama ayrılmak acı veriyor. Kaloriferli evlere geçince dolapların üstü, gömme dolabın dibi, hatta çoğunlukla küçük tuvaletin iptali ve içine raflar çakılması ile oluşan kendi yeni kömürlüklerimizi yaptık.

Bir hayatı ardımda bırakıp hiç bir kömürlüğü yanımda taşıyamadan başka bir ülkeye yerleşince anladım. Hiç bir şeyi biriktirmemek gerekiyormuş. Eğer gözünden uzağa koyuyorsan, en iyisi lazım olabilecek birine vermekmiş. çünkü bir şey kömürlüğe girerse bir daha çıkmıyor.

Tabi kömür değilse.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Laklak

Bir zamanlar herkesin elinde bu zımbırtı vardı. Zımbırtı diyorum çünkü bu tür şeylere verilebilecek genel bir isim yok Türkçe’mizde.  Olan tek isim zımbırtı.

İki türlü ses çıkartılabilinirdi bu zımbırtıdan. Kolay yolu çevirerek zor yolu yukarı aşağı sallayarak. Zor yolla çıkan ses daha güçlü ve baskın bir sesti. Sanırım ilk defa maçlarda ortaya çıkmıştı. Bir takımın taraftarı diğer takımın taraftarının tezaruhatını bastırmak için böyle gürültülü sesler çıkarırdı. O yüzden de laklak iki renkte olurdu. Tuttuğunuz takımın renginde laklak alıp başlardınız gürültü çıkartmaya. Tek amacı buydu. Sonra modası geçti. Hayır karşıdakinin sesini bastırmanın modası geçmedi. Sesin modası geçti. Yerine, sprey kutusunun üzerine monte edilmiş kornalar geldi, vuvuzella geldi, davul geldi hatta bir ara metal garip bir tıklama sesi çıkaran birşey yapmışlardı, kaşık gibi bir metalin üzerine platin gibi sert bir metal monte edip tok bir ses çıkartıyorlardı.  İngilizcede clicker deniyor ancak Türkçe’de ona ne isim vermiştik hatırlayamadım şimdiç İkinci dünya savaşı zamanında paraşütçüler gece atlayışlarında iletişim için kullanmışlar. Biz de maçlarda kullandık.

Ne olursa olsun, zaman içinde bir müddet moda olan aletlerde, amaç hep aynıydı. Daha fazla gürültü yaparak, karşıdakinin sesini bastırmak. Genel olarak iletişim sistemi olarak benimsediğimiz şey böyle birşey. Kim daha yüksek sesle bağırırsa o kazanır. Sen istediğin kadar nedenini, sonucunu, mantığını, güzel güzel izah et. Herkesin anlyabileceği bir dille anlat karşındaki laklakla seni bastırır ve ertesi gün laklakçılar hep bir ağızdan o tartışmada senin nasıl bastırıldığından bahseder.

Şimdi bir tartışma programında, sakallı, pis pis sırıtan ve kendine gazeteci diyen bazıları bu yöntemi kullandığında sadece tek birşey geliyor aklıma “Acaba bunları döndürerek mi yoksa yukarı aşağı sallayarak mı bu sesi çıkartıyorlar ?”

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Karbon Kağıdı

Çocukken, okul kapanınca, yaz tatilinin ilk günlerinde, babamla işe gitmek her seferinde, çok değişik bir deneyim olarak beni heyecanlandırırdı. Ama sadece ilk gün ilk 4-5 saat için sonra sıkılırdım ve heyecan tamamen biterdi. Eh bir iş yerinin bir çocuğa sunacağı tarzda pek bir eğlencesi yoktur. Bir daktilo, bir Facit hesap makinesi ve  bir miktar kırtasiye malzemesi olan bir ofiste, ne kadar gelişmiş bir hayal gücüm olursa olsun, kenarda bana verilmiş bir masa üzerinde, bunlardan bir oyun alanı kurmak pek de kolay olmuyordu.

Önce daktiloya bir kağıt takıp o dönem öğrendiğimiz bir şiiri tek tek harflere basa basa kağıda yazardım. En çok da satır sonlarında o kolu sola itip satır başı yapmak çok havalı gelirdi. Ha bir de satırı sona kadar kullanınca öten o “çing” sesi. Sanki bir satırı komple yazınca “aferin” derdi daktilo.

Sonra biraz Facit hesap makinesi ile toplama çıkarma yapardım. Ancak çarpma ve bölmeye geçmek için babamın müsait olmasını beklerdim. Çünkü her seferinde araya giren kış ve okul dönemleri boyunca bu garip aleti elime almadığımdan bu işlemlerin nasıl yapıldığını unuturdum. Yaşı bu makineyi kullanmaya yetmeyenler ne demek istediğimi kesin anlamadılar biliyorum. Önce bir internette araştırın neden bahsettiğimi anlamak için. Zira Facit hesap makinesi hayran olunabilecek ilginçlikte bir alettir. Mekanik bir hesap makinesinden bahsediyoruz burada. İşlemler bir kolu çevirmeyle, bir başka kolu çekme ile, bir yere bastırmayla yapılıyordu. önce birinci rakamı yazıp yandaki kolu önden arkaya doğru bir kere tam devir ile çevirir sonra ikinci rakamı yazar kolu aynı şekilde bir kere daha çevirirdiniz ki toplasın. Geriye çevirince de çıkartma işlemi yapardı. Çarpma için başka bir kolla daha uğraşmanız gerekiyordu ama araya çok fazla dönem ve çok fazla kış girdiği için hatırlamıyorum ve malesef artık sormak için babam da müsait değil.

Bir de kırtasiyelerin arasında karbon kağıdı ilgimi çekerdi. bir dosya kağıdı alıp üstüne bir karbon kağıdı yerleştirirdiniz ve onun da üzerine başka bir dosya kağıdı koyardınız. Sonra üstteki kağıdın üzerine yazdıklarınız aynen alttaki kağıda da geçerdi. Çok lazımmış gibi bayıla bayıla bir karbon kağıdını eve götürür sonra yazdığım herşeyin altına koya koya herşeyden iki kopya oluştururdum. Günlüklerden ev ödevlerine kadar herşeyin bir kopyasını çıkarırdım. Hayır ne yapacaksam ikinci bir kopya ev ödevini. Sanki bir daha aynı ödev verilirse hazır elimde olsun der gibi. Ya günlük? Aynı günden bir tane daha yaşarsam hazır olsun. Oduncunun günlüğü de meşhur değildi henüz o zamanlar. Hani var ya

1 Ocak – Bugün odun geldi kestim

2 Ocak – Bugün odun geldi kestim

3 Ocak – Bugün odun geldi kestim

Ama o zamanlar karbon kağıdının çoğaltma özelliği henüz çok detaylı düşünemeyen bir çocuk için önemliymiş demek. Aynı şeyden çok olunca güzel birşey olduğuna kanaat getirmişim henüz gelişimine yeni başlayan beynimle. Halbuki sonraları her küçük farkın büyük bir güzellik olduğunu anladım. Aynı olanlar sıkıcıydı. Aslının aynısı aslından farklı birşey söylemiyordu. Bu da fark oluşturmuyor yani aslını zenginleştirmiyordu. Aynı yazıyı, içeriği aynı kalmak kaydıyla,  farklı zamanlarda yazmış bile olsanız, el yazınız o yazıyı yazrkenki ruh halinizi yansıttığından farklı bir mesaj içeriyor olacaktır.  Daha aceleci mi, özenerek mi yazdığınız içeriğe verdiğiniz önemi, bir yere yetişmeni gerekip gerekmediğini gösterir.

Canlıların da, dolayısıyla insanların da, karbondan oluşmuş olması, atomlarımızda, içimizde, yapımızda kopyalama özelliğinin olduğunu söylüyor belki de bize. Ancak kopyalamadığımızda bir adım ileri gidiyoruz farkettiyseniz. Ders kitaplarında yazanlar önemli evet ama bire bir  ezberleyip kafamıza kopyasını çıkarınca değil. Anlayınca, yorumlayınca, birşeyler ekleyince önemli. İnsanın atalarının deneyimlerini öğrenmesi güzel ama hatalarını da öğrenmesş gerekiyor. Aynen kopyalandığında hatalar da kopyalanıyor.

Düşünsenize aynı tip insanlardan 550 tane arkadaşınız olması ne kadar sıkıcı. “Bu mavidir” dendiğinde hepsi birden “Bu mavidir” diyen insanlar ne katar ki bir resime. Kimisi “mavi” diyecek, kimisi “lacivert”, kimisi “turkuaz ” ve ortaya bir deniz resmi çizilebilecek. Yoksa günün sonunda hepimiz elimizde mavi birer elişi kağıdı ile otutuyor oluruz. Ve aralarında da karbon kağıtları…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Köylü kurnazı

 

Bu yazıda anlatılan hayal ürünü insanlar ve yaratıkların gerçek yaşamda olduğuna inanmayın. Gerçek olmamalılar zaten.

**Kendi çıkarı için edinebildiği basit bilgi ve az deneyimle başkalarını aldatma işi.

Köyden kente gelen bir kaç kendince gözü açık köylü için zamanında söylenen bir sözdü bu. Aslında yaptıkları kurnazlığın farkedildiği ama aynı seviyeye inilmek istenmediği için yüzüne vurulmadığı yıllardı. Halbuki kurnazlar yaptıklarına uyanılmadığını düşündüler ve sandılar ki insanlar aptal, kendileri akıllı.

Sonra, göç dalgası gittikçe arttı ve kentlilerin sayıca azınlığa düşmesi ile bu deyim toplumsal bir tanıma dönüştü. Artık çoğunluk köylü ve çoğunluk kendince kurnaz.

Herkes kendi çıkarı için, karşındakini ezip geçmeye gönüllü. Hiç kimsenin ne duruma düşeceğinin önemi yok. Empatiyi büyük ihtimalle çamaşır makinesi markası sanıyorlar. Emniyet şeridine girmek, bir ambulansın önüne, arkasına geçmek eğer kişiyi evine veya işine iki dakika erken götürecekse,  ambulanstaki hastanın ölmesi için geçerli ve haklı bir neden haline geliyor.  Ambulansa yol verenler doğal seleksiyonda zaten yok olacaklar. Gittikçe sayıları azalıyor nasıl olsa.

Kurnazlar, karşılarında kendi oyunlarını anlayabilecek adamları istemezler. Her zaman risktir çünkü, yaptıkları hilelerini açığa çıkarabilecek zeki varlıklar. Sadece risk mi ? Başka türlü yaşamayı unutmuş, adil, modern, hakça bir düzen içinde nasıl hayatta kalacağını bile hatırlamayan yaratıklar için, tehdittir bu kentliler aynı zamanda.

Bir gün bu kurnazlar kentlerde yeterince artınca yönetimleri de aynı kurnazlıkla ele geçirmeye başladılar. Önce hile hurda makarna derken sonra palazlanıp, alenen sonuçlarla oynamaya kadar ilerlettiler konuyu. Kentliler onların seviyesine inmedikçe oyunun kuralını kurnazlar belirler hale geldi.

Sonra kendileri için tehdit olarak gördüklerini yok etmeye geldi sıra. Önce fosurtaj örgütü diye bir örgüt olduğuna dair ortalığa yanlış bilgi bombardımanı yapıp sonra da tehditlerin ele başlarını teker teker örgüte üye olmaktan içeri attılar. Karşı çıkanlara ilk gelen köylünün kurnazlığı ile cevap verdiler “ne var canım masumsa zaten aklanıp çıkar.” Evet aklanıp çıktılar ama 5 sene sonra.

Bir yandan da ileride kendilerine tehdit olacakları durdurmak gerekiyordu ve yılanın başı en güzel gençken ezilirdi. Bu durumda saldırılacak en güzel noktadan saldırdılar. Kurnazlar da iş hayati bir tehdite gelince akıllı davranabiliyorlar işte. Böylece okullar ve eğitim sistemi havaya uçuruldu.

Böylece artık kendi beyin kapasitelerinin ötesine kimse geçemeyecek ve köylü kurnazlıklarını yüzlerine kimse vuramayacaktı.

Dikkatle bakın dünya tarihine. Bir dönem akılcı, rasyonel, ilerici bir şekilde yönetilirken ardından bir dönem, akla mantığa sığmayacak kararların alındığı gerici savaşçı aptallar tarafından yönetilir dünya. Yoksa kim açıklayabilir rönesanstan, Hitler’e uzanan yolu. Sonra aptallar bir dünya savaşı çıkarırlar. Onları destekleyen milyonlarca aptal da gönüllü olarak bu savaşta ölmeye gider. Böylece dünyadaki aptal popülasyonu birden keskin bir şekilde yok olur. Oransal olarak yine akıllı kentliler çoğunluğa geçerler. ve döngü yeniden başlar.

Dünyada aptalların yönetimi ele geçirdiği bir döneme daha girildi. Korkarım döngü yılların alışkanlığı ile devam da edecek.

 

 

** kaynak: http://nedir.ileilgili.org/k%C3%B6yl%C3%BC+kurnazl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-nedirnedemek-ileilgili-bilgiler.html

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Düdüklü Tencere

Kocaman neredeyse kurşun geçirmez zırhlı edasıyla, o devasa tencereyi alttaki dolaptan alıp mutfak tezgahına koymak bile büyük bir işti küçük bir bedene sahipken.

İçine pişecekler konduktan sonra itinayla sibobun üzerine denk gelen şapkası yerleştirilir sonra da ocağın üzerine bırakılırdı. Çok geçmeden pıstlamaya başlardı zaten. Önce o şapka dansetmeye baslardı. Dansettikçe şapkadan çok bir insan figürüne dönüşürdü gözümde. Sonra bu figür, otururken gaz çıkaran yaşlı bir adam edasıyla yana kaykılır ve pıssssstttt diye salardı içindeki buharı.

Bu salmadan sonra bir müddet ferahlardı yaşlı amca. Bir müddet birşey yapmaz sonra tekrar bir kıpırdanırdı.

Bu dansı mutfak kapısından seyrederdim o zamanlar. İçeri girmeye korkardım. Ki zaten sanırım annemin de istediği buydu. O yillarda patlayan düdüklü tencere haberleri dolanırdı ortada. Tehlikeli bir şeydi yani.

Piştikçe, ısındıkça pıstlamalar artar ve en sonunda o yaşlı amca disko danslarında maharetli bir gence dönüşürdü. Yerinde duramayan, alttan gelen buhar eşliğinde,  sürekli hoplayıp zıplayan çılgın bir genç olurdu.

Ve yemeğin piştiğine bir şekilde ikna olan annem ocağın altını kapatır ve beklerdi. Artık sona yaklaşan basıncın azalması ile de dans ve gösteri sona ererdi.

Şimdilerde ne zaman klavye başına geçip yazmaya başlasam sanki beynimden bir pıssttt sesi duyuyorum. Yükselen basıncı dışarı atmanın bir yolu olarak kullanıyorum ben yazmayı. Okuyanlar artık dans ederken mi görür, otururken yana kaykılmış olarak mı görür bilemiyorum.

O da mutfak kapısından beni seyredenlerin problemi…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Rüya

Bütün gece süren o uzun metrajlı rüyanın etkisiyle uyandınız mı hiç? Bitmeyen koşturmacalar, karşılaşılan eski dostlar, akrabalar, uzun sohbetler. Neredeyse bütün bir gece boyunca uğraşıp durduğunuz rüyaları kastediyorum. Hatta sabah çalan saatin alarmı da rüyada başkasının saatidir belki. Peki o saat daha çalmadan önce nasıl oluyor da sizin kafanızda o saatin çalması ile ilgili senaryo önceden şekilleniyor. Yani birisini görmeye gidiyorsunuz da onun da saati var da koluna bakıyorsunuz da çalmaya başlıyor ya hani. Yani bir arkaplanı var o anki saat çalmasının.

Çünkü o rüya bütün gece görülmüyor. Belki saniyenin onda birinde bütün hikayeyi görüveriyorsunuz. Yani zaman aynı hızla akmıyor rüyalarda. Beyin şimşek çakması kadar bir zamanda birden bütün bir aylık anıyı dolduruveriyor gözünüzün önüne.

Tanıdık geldi mi bu senaryo ?

Yok matrix değil.

Yapılan bir deneyde insanlara hiç yaşamadıkları bir anı hakkında bir kaç hafta detaylar anlatıldıktan sonra, deneklerin aktarılan anıyı yaşadıkları konusunda emin oldukları gözlemlenmiş.  Yani anılar da rüyalar gibi. Beyin bir anda bir hayat dolusu anıyı doldurabilecek kadar enteresan davranabiliyor. Bazı anıları tamamen silerken, hiç olmayanları da olmuş gibi yazıyor.

 

Ve biz yaşadık diyoruz bu duruma. Bir gün bir bakacağız koca bir ömür yaşanmış ama o an bile, bir saniye mi, 70 yıl mı yaşadığımızı anlamadan geçecek.

Hala dün gibi üniversite yıllarım. O yıllarda tuttuğum günlüklerimi okudum geçen gün ve bahsettiğim bazı kişileri zerre kadar hatırlamadığımı farkettim. Ürkütücü ama hafızamla övündüm senelerce ve ne olayları ne insanları hatırlamadığım bütün bir hafta, bütün bir ay buldum kayda geçirdiğim anılarımda.

Kimbilir  belki de koskoca bir rüyayı yaşıyoruzdur şimdi.

Uyanınca göreceğiz…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kelimeler

Yanılmıyorsam ilk defa “sarhoş” kelimesinin nereden geldiğini anlatan edebiyat öğretmenimiz Abdülkadir bey sayesinde başladı bendeki bu merak. Sakin, derinden gelen sesi ile edebiyatı bana sevdiren insandı kendisi. “Sarhoş” demişti, “Farsça’dan gelir dilimize. Ser ve hoş kelimelerinin birleşiminden olur. Ser, baş demektir. Yani başı hoş”. “Ser” in anlamının baş olduğunu bilince, bildiğiniz başka kelimeler de birden anlaşılabilir hale geliyor. Serasker, serbest (best – basta : bağlamak)

O bir tek tanım sonrasında kelime köklerine olan merakımı ateşledi işte. Söyleyip geçtiğimiz ancak anlamı üzerinde pek de kafa yormadığımız kelimeler. Bazıları böyle birleşen iki kelimeden, bazıları başka dillerdeki kelimelerin bozuluşundan gelip yerleşivermiş dilimize.

Mesela eski alfabe’ye elifba denmesi ilk harflerin arka arkaya okunmasından. Yani “Elif” ve “Ba” harflerinden. Alfabe de aynı mantıkla yunan harflerinin arka arkaya okunuşu “Alfa” ve “Beta”. Sonradan buna aynı yöntemi kullanarak “abece” gibi bir isim çıkardılar ama pek de tutmadı.

Bulmaca çözenlerin aşina olduğu bir soru “eski dilde ayak”. Bildiniz mi ? “Pa”. Peki örtü anlamındaki “buç” ile birleşince ? “pabuç”

“Demirkırat” söylenemeyen “demokrat” için halkın dilinin döndüğü bir isimdi örneğin.  Yine “Ekol” Türkçe’de olmuş size “okul”. Kadınların aşina olduğu bir terim “Döpiyes”. Dö : iki, piyes : parça, hani şu ingilizcedeki “piece” gibi .

Burada size ders vermek gibi bir niyetim yok ama kelimelerin içinde tekrar bir dolanmak isterseniz siz de çok zevkli bir uğraş olduğunu göreceksiniz. Bu arada

Kelime kökleri ile ilgili araştırmalara etimoloji deniyor.

Bir de ek bilgi vereyim. Türkçe için yapılmış en kapsamlı araştırmalardan biri olan Etimolojik sözlüğü Sevan Nişanyan yapmıştır. Aşağıda linklerini veriyorum.

http://www.nisanyansozluk.com/

http://nisanyan1.blogspot.co.uk/search/label/etimoloji

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Göz

Parlayan bir göze saatlerce bakabilirim. O gözdeki parıltı beni adeta hipnotize eder. Karşımdakinin hayata bağlılığını, neşesini, zekasını, kısaca güzelliğini gösterir. İnsanı güzel yapan en önemli şey o parıltıdır benim için.

Karşımdakinin gözüne bakmadan rahat konuşamıyorum. Bu yüzden de telefonda konuşmayı sevmem. Hatta çok eskiden bir kere göz göze bakarken çok dikkatli baktığım için benden ürktüğünü söyleyen birisi bile olmuştu.

Birinin gözüne baktığınızda normal bir bilinç ile algılanamayacak kadar küçük sinyaller, bilinçaltı tarafından algılanıp, farkında bile olmadan yorumlanabiliyor.

imagesHatta geçenlerde bir araştırma görmüştüm, deneklere aynı kadının iki fotoğrafı  gösteriliyor. İkisinin arasında normalde ayırt etmenizin imkanı olmayacak kadar küçük bir fark var. Birinde photoshop ile göz bebekleri %10 daha büyütülmüş. Deneklere hangi fotoğrafın daha çekici olduğu sorulduğunda çok büyük bir oran göz bebekleri büyütülmüş fotoğrafı seçiyor. Çünkü göz bebeklerinin büyümesi, bir heyecan durumunu, yani potansiyel olarak karşınızdakinin sizden etkilenmiş olduğu sinyalini taşır.

Bilinçli olarak yorumlaması oldukça zor olsa da gözlerine bakarak konuştuğum birisinin gerçek duygularını görebiliyor olduğumu seziyorum. Nasıl olduğunu anlamak için herhalde bir kamera ile bütün konuşmalarımı kayda alıp ağır çekimde seyretmem gerek. Yalnız birşeyi hala tam anlayamadım. Nasıl oluyor da gözlerini dikip bize bakan birisini hissedip dönüp aniden göz göze gelebiliyoruz. Görüş alanı içinde olsa yine anlayacağım. 6. katta ve arkamda olsa bile hissediyor olmak ve dönüp gözlerini bir kerede yakalamak, açıklanması kolay olmayan bir durum. İlkel ve vahşi dönemlerde av olmamak için kullanılan bir özellik, bir içgüdü olabileceği söyleniyor. Şahsen fiziki açıklaması nedir merak ediyorum. Bilen varsa benimle de paylaşsın lütfen.

downloadSanki beynin, kişiliğin, düşüncenin,  dışarıya açılan penceresi gibi. Bu konuda böyle düşünen yalnız değilim. Tarih boyunca da göz bir gizem barındırmış.

Mısır’da da var, Hindistan’da da var bizde de var.  Ben daha çok, işin mistik yanı ile boşa kürek çekmek yerine fiziki kısmı ile ilgileniyorum.

Dışarıdaki görsel sinyalleri elektrik sinyallerine çevirip beyne ileten göz, aslında sadece bakmaya yarıyor.  Beyin bu elektrik sinyallerini yorumlayıp görmeyi sağlıyor. İşte bunun için göz aldanmaları, yanılsamalar yaşıyoruz. Beyin, gözün göremediği en ortadaki bir bölümü her seferinde görüntü bütünlüğü için kendisi dolduruyor. İnternette bir sürü örnek bulabilirsiniz. Bunun yanısıra beynin aradaki hataları da düzelterek kendince mantıklı bir hale sokması şahane bir mekanizma. Mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür. Harfleri karıştırılmış olarak yazılan bir yazıyı hiç zorlanmadan düzeltip okuyabiliyoruz. Örnek mi ?

bir ignliiz üvnseritsinede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyş. ardakai hfraliren srısaı krıaşk oslada ouknyuorumş. çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btün oalark oykuorumuşz.

Hadi biraz da görsel bir deneyim örneği vereyim

Kısaca özetlersek beynimizi kullanmazsak sadece bakarız, beynimizi kullanınca görürüz. Fakat beynimizi doğru dürüst kullanırsak hataları da görürüz.

Düşünün artık. Kendi gözünüz, hatta kendi beyniniz bile sizi aldatabiliyor. Kime güvenebilirsiniz ki ? İşte bu yüzden neye bakarsanız bakın, ne görürseniz görün, bir kere daha düşünün. Acaba gerçek mi ?

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tik

Yirmili yaşlarda çalıştığım bir şirkette, müdürümün bir tiki vardı. Adam konuşurken ağzını sağ alta doğru gererdi arada. Konuşurken benim gibi karşımdakinin hareketlerini, gözlerini sıkı gözlem altına alan birisi için o müdür, imtahan sayılırdı.

Her konuşmasında takılırdım. Ne zaman tikin devreye girdiğini frekansını anlamaya çalışırdım. Yok ilginç birşey bulamadım. Ama artık kafayı ne kadar taktıysam bir departman toplantısında birşey yumurtlayıverdim. Belki onbeş kisinin olduğu bir ortamda adam konuşma yapıyordu. Departman bilgi işlem olduğu için hepimiz ya bilgisayar programcısı ya analistiz. Tip seri bir şekilde başladı. Alçak bir sesle “Müdürümün Screen Saver devreye girdi” dedim. Nasıl duydu herkes anlamadım ama ciddi bir kahkaha patladı odada.

Bir çocukluk arkadaşımda da gözlerini kırpıştırma ile ilgili bir tik vardı. Nam-ı diğer “Selektör”.

İstemsiz kas hareketlerine Tik diyoruz bulmacalara göre.

Bende de sanırım yazmak tik olmuş. Yıllardır her yere yazmışım. Bir sürü eski defter, mektup, dosya kağıdı, hatta ufak tefek not kağıtları bile çıkıyor sağdan soldan.  Kısaca benim tikim daha kompleks ama istemsiz fakat istekli bir kas hareketi.

Tedavi olmuyor ama okununca iyi geliyor.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sayın Para

Paraya ve parası olana saygı göstermek benim mayamda yok. Şimdiye kadar tanıdıklarımı düşündüğümde de %70e %30 gibi bir dağılımla benim gibiler azınlıkta.

captureHayatın merkezine parayı ve dolayısıyla gücü oturttuğunuzda saygı gösterdiğiniz kavramlar doğal olarak değişiyor. Ben buna uyum sağlayamayanlardanım.

Bir yerde hesap öderken direk elini cebine atanlar ile tuvalete gidenler arasındaki ayrım kadar basittir iki grubu birbirinden ayırmak. Gerçekten parası olmayıp mahçup olmamak için çabalayan adamlar ayrı. Onları zaten anlarsınız.

Bir gün beraber çıkılan bir seyahatte sabah kapının altından atılan bir parça kağıda yazılıdır benzin parasının size düşen payı, bir gün ölen teyzenin ardından teyzeoğluna uzatılan “şimdiye kadar yaptığım market alışverişlerinin toplamı” diye uzatılan kağıttadır paranın dostluğa, kardeşliğe oranı. Parayı isteyen muhtaç da değildir hani. Sadece eksilen bir miktar para, demek ki çok rahatsız etmiştir onun kafasını.

Paraya tapanlarda görürsünüz; en kabullenilmez işler birden onay alır. Haklı çıkartılır ahlaki çöküşler. Yıllarca eleştirilenler kabullenilir, hatta savunulur. Para veya güç sahibi olanlardan bir beklenti olmasına da gerek yok. İlkel beyin güç ve güçlüye tapar. Bazen bir aferin almak, bazen ısmarlanan bir yemek, bazen ismiyle hitap etmek bile yeter tapmaya. Bugün ülkenin insanlarına bakıp hayret etmemek gerek. Küçültüp birey olarak incelendiğinde bu tapmayı görmemek imkansız. Hatta bu çok çok yakın çevrede de belki kendinde bile gözlenebilecek bir davranış.

Sevemedim parayı. Yani parayı elbet sevdim ama birikmesi için çirkinleşmeyi sevmedim. Yediremedim kendime. Güzel geçen bir günün ardından ne kadar içerdeyizi hesaplamak çok ters geldi. Yoksa elbette, bir günün güzel geçmesine ve bunu dostlarımla, sevdiklerimle paylaşmama sebep olduğunda parayı nasıl sevmem?

Birisinin ihtiyacı varken ve bunu biliyorken, bende duran fazla para rahatsız eder beni. O para sanki ihtiyaç sahibinin hakkı da ben borç almışım gibi bir his bu. Sevmiyorum o yüzden para ile kurulan ilişkileri. En sevdiğim insanla bile para böyle saygısızca, fütursuzca araya girince siliyorum insanları.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Koza

Bir müddet birlikte çalışma fırsatı bulduğum çok zeki, fişek gibi gençler sayesinde anladım yaşlandığımı. Ama yine onlar sayesinde gençleştim. Artık yaşıtız onlarla.

Gençlik elbette vücudun, hücrelerin, dokuların  kendini yenileme hızıyla da açıklanabilir. Ben pek o taraftan bakmamaya çalışıyorum.

Beynin genç olmasından bahsediyorum. Haydi atlayalım, hoppa zıplayalımdan öte, yeni bir fikre direnç gösterme katsayısı ile hesaplanıyor benim gençlik anlayışım.

kozaYıllardır öğretilenler, önyargılar, küçükten beri özenle işlenen toplumsal değerler (!), dogmalar zamanla beyni kemikleştiriyor. Kafatasının içindeki yumuşak organ kireçleniyor. 15 yıl önce bulduğunuz mutlak doğruya öyle bir sarılıyorsunuz ki bugün hala doğru mu diye sorgulamak işinize gelmiyor. Belki yoruyor hatta korkutuyor böyle bir sorgulama.

Bilgiyi edindiğiniz zaman için gerçekten en doğrusu iken bugün artık yanlış bile olabiliyor. Bunu gözardı etmek kendi kabuğumuz içinde kurduğumuz ve kendimiz gibi düşünen birkaç kişi ile birlikte mutlu bir kozaya dönüşüyor. Kozanın dışındakilerin ne kadar da aptal olduğunu söyleyip küçümsüyoruz. Hayatta öğrenilecek, tecrübe edilecek şeylerin azalmış olması bizi diğerlerinden üstün bile kılıyor. “Biz bütün o yollardan geçtik” apoletlerini kuşanıp çıkıyoruz gençlerin karşısına. Oysa ki kurallar da, doğrular da değişmiş biz kozamızda otururken. O doğru bildiklerimiz toptan yanlış olmuş.

Bu uyanış çoğu zaman acı veren, sancılı bir dönem. Beynin direniyor yeniliklere. “Ama olamaz bu böyle değil” diyor size. Sonra bir gün küçük bir işaret görüyorsunuz. Haksızsınız. Kızgınlık oluyor ilk duygu. Tepki veriyorsunuz.

Bir gün kendimi bu kızgınlık hali içinde bulduğumda uyandım konuya. “Ne oluyor neye tepki veriyorum?” diye düşününce anladım. O günkü kızgınlığım kendime döndü. Nasıl oldu da bu hale geldim? Ne zaman kaçırdım bu yeni dünyayı diye kızdım kendime. O gün doğru bildiğim herşeyi sonuna kadar sorgulamaya başladım. Şeytanın avukatı oldum kendi bildiklerim için. Mesleki bilgiden yani en iyi olduğum konudan başlayarak herşeyi başa sardım.

Sorguladığım her konuda kızgınlığım arttı önce. Nasıl göremedim bu yanlışları, nasıl inandım bunların doğru olduğuna diye kızıp tekrar öğrenince kızgınlıklar yerini sükunete bıraktı. Ama öğrendiklerime de şerh düştüm bu sefer. Belki mutlak doğru değillerdir yine de.

“Hayır benim bildiğim doğru” dan, “gel anlat bakayım belki ben yanılıyorumdur” a geçmek ise gençleşmeye atılan ilk adım. Beynin botoksu.

Genç olmak, bilgiye, olasılıklara, yeniliklere, öğretileni sorgulamaya açık olabilmek demek. Yaş ile ilgisi yok konunun. Bazen o kadar yoğun bir eğitime tabi tutulur ki insan, gençliğini 9-10 yaşında kaybeder de farkına varmaz.

Durun ve en doğru bildiğiniz konudan başlayarak acımasızca soru sorun kendinize. Eleştirin, genç bir beyinle tartışın, onun tarafını tutun içinizde. Zor ve sancılı olacak ama bütün kırışıklıklar gidecek aklınızdan emin olun. Ha bir de koza da örmeyin artık.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anlaşıldı Tamam

Bır müddet insanları anlamak için uğraşırız. Sonra bir müddet de insanlar bizi anlasın diye. Ve malesef “beni anlamıyorlar abi yeaaa”ya bağlar mevzunun içinden çıkarız.

Son on yıldır kendimi anlamaya çalışıyorum. Ne kadar zor bir iş anlatamam. Beni en iyi bilen bile, beni anlamakta zorlanıyorken başkasından bunu istemek çılgınlık olsa gerek.

igrenc_olay_surekli_altina_kacirinca_anlasildi_h710611_63785Kendimi takip ediyorum. Birinden etkilendiğimi gördüğüm anda hemen “neden?” diye soruyorum kendime. Fiziki özellikler mi, daha önce etkilendiğim biri ile olan benzerlikler mi, mimikleri mi? Beynimde bunu tetikleyen ne anlamak istiyorum. Aynı şey, daha tanışmadan, odaya girdiğim anda, sadece 10 saniye görmeme rağmen birisine karşı alarm çalan ve dikkat etmem gerektiğini söyleyen iç ses için de geçerli. Neden ?

Bilgisayar programcılığı ve analistlik gibi bir mesleği seçmenin yan etkisi sürekli desenler üzerine çalışan bir beyne sahip olmaktır. Desen (pattern), kendini tekrarlayan herşeydir. Bir müddet sonra bir olay, bir şekil, bir işlem ikinci defa tekrar ettiğinde dikkatimi çeker ama üçüncüden itibaren benim için desendir.

Sabah ilk içtiğim kahveden neden bu kadar hoşlandığımı, nasıl olup da güne beni bu kadar enerji dolu başlattığını analiz etmem için taa çocukluğuma ilk gençlik yıllarıma kadar giden bir gezinti yapmam gerekmişti. Önce çocukluğumda büyükannemle ki kendisi anneannemin annesi olurdu, karşılıklı içtiğimiz Türk kahveleri geldi aklıma. Belki de mutlu çocukluğum ile ilgili anılar tetikleniyordu ilk kahve kokusuyla.

Biraz daha düşününce aynı koku olmadığını, belki kafeinin etkisinin bu olabileceğini ama kokunun farklı olduğunu buldum. Peki neydi ? Dayımın kahveyi sevmesi ve benim de dayımı çok sevmem olabilir miydi ? Kimbilir belki bu da bir etken. Ama o koku daha çok bana, Tarabya otelinde daha 16 yaşımdayken yaptığım staj esnasında, güneşli pırıl pırıl bir istanbul sabahında kahve isteyen müşteriler ve güne güzel başlamalarını da hatırlatıyor olabilir. Belki daha yüzlerce var ve hepsinin kokteyli, bana böyle bir keyif sunuyor. Fincana doldurduğum sıcak suyun kahve ile ilk buluştuğu an, kokuyu içime çekince her birini tek tek ziyaret ediyorum bu anıların.

Bir kahvenin analizi bu kadar tutarken insanlardan neden hoşlanıp hoşlanmadığımı analiz etmek bazen bütün günümü alıyor haliyle. Şimdiye kadar yakaladğım ayrıntılar ise beni her seferinde şaşırtmaya devam ediyor.

Çocukken misket oynadığımız ve sürekli mızıkçılık yapan çocuğun dudak yapısı ile 30 yaşında tanıştığım ve ilk 5 saniye içinde hoşlanmadığım birinin dudak yapısı aynıydı mesela. Bir şekilde eşleşivermişti kafamda. (ve evet bu da mızıkçıydı)

Ortaokulda hiç sevmediğim yılışık aptal bir arkadaşın kaş yapısı ile benzeşen hiç kimse ile daha anlaşabilmişliğim yok mesela. İlginç gelebilir ama kaşı öyle olanların neredeyse hepsi yılışık ve aptaldı.

Yüz ve yüzdeki öğelerin şekli, parmaklar ve tırnak yapıları, mimikler, jestler, karakterler, hareketler hep depolanıyor. Derken yaşadıkça genişleyen bir kütüphaneye sahip oluyoruz. “İnsan sarraflığı” dediğiniz kavram da ne kadar çok insan görüp ne kadar hızla bu kütüphaneyi büyüttüğümüzle ilgili.

Öte yandan sadece kişiler ve olaylar da değil analiz edilmesi gerekenler. Kendimi tanıma yolculuğum sırasında gözlemlediğim ve neden bir şeyi tutkuyla istediğim ve sonra neden bir kenara attığım da bir muamma. Herhangi bir şey, sahip olana kadar benim için dünyanın en önemli mevzusu iken sahip olduktan sonra çok değersiz bir duruma düşebiliyor.

Kısacası kendimi anlayamadım hala. Benden anlayışlı olmamı beklemeyin.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Maymunlar Cehennemi

O ilk klasik haliyle bu filmi seyretmiş miydiniz ? Hani uzayın derinliklerinde kaybolmuş bir uzay gemisindekiler rastladıkları bir gezegende hayat olduğunu keşfederler. Yüzeye indiklerinde, maymunların akıllı ve teknoloji geliştiren canlılar olduğu ancak insanların azınlıkta ve esaret altında kafeslerde tutulduğunu görürler. Maymunlar akıllı ancak henüz ilkel yanları tamamen silinmemiş vahşi hayvanlardır. Filmin sonunda aslına bu gezegenin farklı bir yer değil, bildiğimiz Dünya olduğu anlaşılır. Sadece zamanda geleceğe yolculuk yapılmıştır.

Picture for Features, Sunday Review, Cover Story. Planet of the Apes(1968)Directed by Franklin Schaffner. [13JULY2014 REVIEW COVER]
Picture for Features, Sunday Review, Cover Story. Planet of the Apes(1968)Directed by Franklin Schaffner. [13JULY2014 REVIEW COVER]
Kendimi bir süredir bu seneryado yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bildiğin “Maymunlar Cehennemi”ne düştüm sanki. Etrafımda, akıllı olduğunu düşünen, ancak bir maymundan az daha hallice insanlar yaşıyor. Konuşunca, uzaydan geldiğimi anlayacaklar ve kendilerinden farklı görecekler. O yüzden susuyorum ve maymun taklidi yapıyorum çoğu zaman.

Cehenneme çevirdikleri ve hala çevirmekte oldukları dünyalarında vahşet kanıksanmış. Selam verdiğin, evine davet ettiğin komşun bir gün sosyal medyada ağzından kaçırıveriyor aslında ne düşündüğünü. Kardeşi, fikrini beğenmediği birinin kafasını kesmekten, kanını içmekten bahsederken, bir diğeri savunduğu konunun ne olduğunu bile bilmeden hakaretler yağdırıyor insanlara.

Eski dostlar kimi zaman para, kimi zaman nüfus, kimi zaman körü körüne bir inanç uğruna maymunları savunuyor. Maymun olmaya çalışıyorlar adeta.

Kimse bilgiden, zekadan, araştırmadan, öğrenmeden, tartışmaktan bahsetmiyor. Herkesin dilinde, başkalarının dillerindeki klişeler. Ne dediğinin, neyi savunduğunun farkında bile değil insanlar. Çoğunluğu takip etmenin en doğru şey olduğunu düşünüyorlar. Sürü olmayı seçiyorlar. Ve ben artık katlanamıyorum. Sürü olmayı 10-15 bin yıl önce bırakmamız gerekirdi, ne oldu bize?

Daha fazla hayal kırıklığı yaşamamak için siliyorum insanları sosyal medyadan, hayatımdan, çevremden. Gittikçe yalnızlaşıyorum, farkındayım. O yüzden kendimi gerçek bir uzaylı gibi hissediyorum son zamanlarda. O son sahnede Maymunlar Cehennemi’ndeki abinin kumlara gömülü özgürlük anıtını gördüğü andaki hayal kırıklığı benim standart ruh halim oldu.

Sanırım tepe noktasına ulaştık insanlık olarak. Şimdi tersine dönüp, amip olmaya doğru gideceğiz. Bir sonraki evrimin hayırlı olması dileğiyle, çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü maymunlar adına evrenden ve gerçek maymunlardan özür dilerim

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Doğal Seleksiyon

Lise zamanlarında okuduğum bir kitap vardı. Marıo Puzo’nun bir romanı. “Aptallar Erken Ölür“.  O dönem ard arda Baba, Sicilyalı gibi Mario Puzo eserlerine sardığım için zaten sıradaydı bu kitap. Ancak itiraf etmeliyim ki kitabın ismi çok çekiciydi. Ben bu ismi bir kural olarak benimseyerek en büyük hatayı yaptım sanırım. Meğerse “Aptallar Erken Ölmüyormuş“.

tumblr_inline_ngexwrbC691smost3Dünya tarihi boyunca türlerin devamını sağlayan sistem, “insanlık” için artık çalışmıyor. Ya biz bu mekanizmayı yanlış anladık ya da yok olması gerekenler listesine dahil olduk ama hala iyimseriz.

Teorik olarak aptalların yok olması ve yeni nesillerin kalitesinin artması adına beyni daha iyi çalışanların hayatta kalması gerekiyordu. Gidişat tam tersini gösteriyor.

Dünyayı yaşanmaz kılanların dünyada yaşamaya devam etmesi, hatta hızla çoğalması buna karşın barıştan ve sevgiden yana olanların öldürülmesi, dengeyi ciddi oranda bozuyor.

Körler ülkesinde, görenler sakat muamelesi görür denir ya, aptallar da beynini kullananları tehdit olarak görüyor. Üniversite dekanı, eğitimin ülkeyi karanlığa götürdüğünü, Cumhurbaşkanı okumuşların vatan haini olduğunu haykırıyor. Bu gidişle yakında sürek avları düzenleyip buldukları her zekiyi ehlileştirmeye kalkarlarsa şaşırmam. Ehlileşmeyenleri öldürmek de kesin alternatiflerin arasındadır tahminimce.

İşi çok sıkı tuttular aslında. Çocuk yaşta yakaladıkları zekileri okullarda körelttiler, sınavlara sokarak pasifize ettiler, din diye zırvalar anlattılar (ki orjinali ile hiç ilgisi yoktu). Hala ehlileşmeyenler biraz büyüdüklerinde para ile, mevki ile ehlileştrildi. Bunlarla da uslanmayanlar zaten ya kaçtı ya da biryerlere kapatıldı.

Sonraki yüzyıl korkarım APTALLARIN yüzyılı olacak.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ütülü beyinler

Elinde olmadan, kontrolün ve bilincinin dışında bir coğrafyada, ailede, kültürde doğuyorsun. Ne kadar şanslı olduğunu ve bunlarla övünmen gerektiğini öğretiyorlar sana. Hatta diğer zavallılar gibi olmadığın için şükretmen gerektiği öğretiliyor. Hiç tanımadığın birilerinin kurduğu bir ülkenin, hiç tanımadığın insanlarca nasıl işgal edildiği ve yine hiç tanımadığın başka insanların onu nasıl kahramanca kurtardıkları anlatılıyor uzun uzun.

YerDarBazen bu ülke olmuyor da din oluyor. Dedelerinin nasıl muhterem insanlar oldukları, onların mistik hikayeleri, nesilden nesile eklenerek büyüyen masallar, efsaneler ile dolduruluyor kafan. Mantıksız gelen hiçbirşeyi sormaya cesaret bile edemeyeceğin bir sistemde işleniyor herşey beynine.

Kendi küçük dünyamız oluşturuluyor yavaş yavaş. O dünyanın dışını görmedikçe, bütün dünyanın o olduğundan emin yaşıyorsun.  Bu anlatılanlar için hayatından vaz geçmeye, ölmeye hazır hale geliyorsun.

Bir gün içindeki kurt başını yukarı kaldırmanı ve etrafına bakmanı istiyor senden. O hengamenin arasında başını kaldırınca dünyanın aslında ne kadar da büyük olduğunu farkediyorsun. Birden bir o küçük dünyadaki herşey soru işaretlerine dönüşüyor. İçinde ferah ferah yaşadığın dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu gördüğün anda, birden dar gelmeye başlıyor. Aslında daha büyük bir dünyanın içinde daha rahat edebileceğini görüyorsun. Küçük dünyalıların diyarından büyük dünyalara doğru çekiyor birşeyler seni. Beynin,  bedenini de sürüklüyor peşinden ve kendini başka diyarlara göçmüş buluyorsun bir gün.

O başka diyarlardaki küçük dünyalılar o koskoca dünyayı küçücük hale getirinceye kadar bir müddet rahatlıyorsun.

Sonra bir gün anlıyorsun ki daha büyük dünyalara göçmek dünyayı büyütmüyor. Küçük dünyalılara büyüğü göstermek de işe yaramıyor. Belki korkudan belki alışkanlıktan kafalarını kaldırmak istemiyor insanlar. İşte o zaman kendini daracık bir kutunun içine hapsedilmiş olarak buluyorsun. Derin bir nefes bile alamayacak kadar dar.

Keşke IQ sınavı ile vize alınabilen, vatandaşı olunabilinen bir ülke, bir dünya olsa. Zira çok sıkıldım ben bu beynini buruşturmayanlardan.

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

B Planı

Çocuk yaşta öğrendim tavla oynamayı. Hem de bu oyunun harleminde. O zamanlar boş günlerimi geçirdiğim oto sanayi sitesinde. Dükkanımızın yanındaki pasajın gölgesinde akşamüstü, plastik pulları kırılmış ama ortadan bantlanmış 356215-tavlatavlalarda oynanan  ve birbirlerine ezeli rakip simaların peşrevleri ile şenlenen maçlarda öğrendim bu oyunu. Pulların hepsinin kırık olması bir tesadüf değildi. İyi gelen bir zarın ardından rakibin pulunu kırmanın bir ritüeli vardı. İşaret orta ve yüzük parmaklarının ucuna pulu yerleştirir, sonra elini olabildiğince yukarı kaldırır. Rakibin kırılacak puluna doğru hızla indirerek tavlaya ŞAKKKK diye vururdun. Neticede oyun terimi olarak rakibin pulunu kırarken, kelimenin tam anlamıyla da kendi pulunu kırardın. Tabi akabinde çırak dükkana yollanır ve bant getirilirdi hemen. Bu arada da rakip sözlü olarak klişelerle moralman çökertilirdi.

Buralarda tavla öğrendiysen otomatkiman jestlerle ve sözlerle rakip nasıl çökertilir bilirsin. 40 senedir benimle kim oynasa beni çok çok şanslı olarak nitelendirir. Ancak ben oynadığım oyunlarda birşeyin farkına vardım ve 40 senedir hiç bir zaman bilimsel olarak ispatlayamasam da maçlarımda bunu kullandım.

Benimle oynayan herkes bilir ki ben asla zar tutmam ve asla hile yapmam. Ve attığım zar her zaman topaç gibi döner. Kritik oyunlarda 10-15 saniye zarın durmasını beklediğim olmuştur. Zarı atmadan önce avucumda sallar sallar ve parmaklarımın ucunda zarı tutarım. İşte o anda gelmesini istediğim zarı söyler ve garip bir şekilde parmaklarımın ucunda bunu hissederim. Açıklaması oldukça zor bir durum. Eğer bu his oluştuysa gelen zar, her zaman istediğim zar olur. Hatta bunu rakibimin üzerinde de dener onun atmaması gereken zarı o atmadan önce söylerim. Sanırım son zar bükücüyüm ben 🙂

Oyunu ne kadar iyi bildiğimi konuşmayacağım ancak bu konuda iki şeyi çok iyi biliyorum. İstediğim zarı ağzımla söylediğimde ilk olarak o zarın gelmesini istediğimi zara söylüyorum, ikinci olarak da zar gelirse rakibimin ciddi bir moral bozukluğu yaşadığını görüyorum. Morali bozulmuş bir rakip maçı zaten kaybetmiştir. İmkanı yok yenemez.

Bu his bazen başka konularda da oluşuyor. Birşeyin olmasını çok istediğimde olması yönünde etki yaptığını görebiliyorum. Ancak bunu nasıl yaptığımı veya yapıp yapmadığımı kelimelerle anlatmam imkansız.

Bazen o kadar çok isterim ki, başka şeylerin önemi olmaz. Hatta, istediğim şeyin olmaması durumunda ne yaparım diye alternatif plan da yapmam. Kısaca nadir B planımın olmadığı hallerdir bunlar.

 

Belki de B planı yaptığımız için A planlarımız başarısız oluyor. C Planı yaptığımızdan B planı çöküyor. En doğrusu bir karar vermek ve o karara büyük bir inançla ve kararlılıkla sahip çıkmak sanırım. Hiç alternatif üretmeden ve kendimize ve Yaradana güvenip üstüne gitmek.

Şimdi düşünüyorum da ne zaman alternatifini çok düşünmesem ilk gittiğim yol hep başarılı oldu aslında. Belki de ancak o zaman hayata dair attığım zarlara ne gelmesi gerektiğini söyledim.  Parmaklarının ucuna kadar hayatı hissettiğinde, çok istediklerin, vücudunu terkedip olayların akışına siniyor sanki.


B Planı:

Yokluğu; adanmışlığa, inanca, güvene, bazen aptallığa, bazen ince hesaplara, bazen vurdumduymazlığa işarettir. Varlığı stratejiye, sağlamcılığa, şüpheciliğe, sorumluluk bilincine.

Olmalı mı ? Bugüne kadar D planına kadar olmadan olmazı savunurdum ve bir yazı okuyunca fikrim değişti. Aslında birkaç hafta önceki başka bir yazıda da bu fikir değişikliği oluşmaya başlamıştı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sapan Çatalı

Bir sapanımın olmasını ilk istediğimde, her yürüdüğüm yerde ağaçlara bakardım. Sapan yapmaya müsait bir dal bulmak gerekiyordu. “Y” şeklinde bir dal bulunacaktı, kısa uçlarının eşit kalınlıkta olması gerekiyordu. Bir de bunun üzerine iki kısa uç arasında daha da kısa tek bir uç olursa süper sapan çatalı olacaktı.

sapan_by_fotoizzetBulabilmek kolay değildi, her ağaç olmaz bir kere, ağacın sertliği sapan yapmaya müsait olmalı, sağlam olmalı, dal kalınlığı doğru olmalı, budağı olmamalı ve de en önemlisi gördüğün anda kırıp eve götürebileceğin yükseklikte olmalıydı.

Gözlerim ağaçlarda öyle çok dolandım ki sonunda aradığım dalı buldum. Koparıp eve götürdüm. Önce kabuğunu soydum, kıl testere ile doğru boyda kestim. Bir ateş yakıp kavladım, mükemmel bir sapan çatalı yaptım. Sonra serum lastiği ve meşinden gerisini yapıp sapanımı bitirdim. Büyüteçle güneşte yakarak adımı da yazdım.

Uzun zamandır istediğim sapana sahip olmanın verdiği mutluluka arka cebime sokup mahalledeki arkadaşlarla buluşmaya gittim. Sapanı olanlar grubuna dahildim artık.

Hemen civardaki bir tarlaya gittik sapanları çıkarıp zar zor bulduğumuz bir kuşa nişan alıp fırlattık. Birimiz vurdu. Ama kimin vurduğunu tespit etmek imkansızdı. Kuşu görene kadar “ben vurdum”, “hayır ben vurdum” diye  laf yarıştırıyorduk. O dönemler hatırlarsanız tartışmayı en yüksek sesle bağıran kazanırdı.

Kuşu görünce havamız kaçtı aslında. Eee vurduk da ne olacaktı ki şimdi ? Önce bağırışmalar bitti, sonra sapanlar ceplere sokuldu. Neyse ki küçük cılız kollarımızla çektiğimiz sapan lastikleri sadece bayıltmıştı.

O yaza kadar en çok istediğim şey olan sapan bir müddet daha arka cebimde lastiği sapına dolanmış olarak gezdi. Pek kullanmadım. Zaten “kimin sapanı daha uzağa taş atacak?” yarışından başka kimse kullanmaya iştahlı da değildi.

Okullar açıldı, sapanı kömürlükte bir yere koydum ve bir daha da görmedim.

Ne de çok istemiştim o zamanlar, rüyalarıma girecek kadar önemliydi sapanımın olması. Ama sadece bir ay kadar sürdü sapanla olan maceram. Bir daha da sapanım olmadı. Çok istediğim ve sahip oluncaya kadar sapmantıya dönüşen onlarca başka şey gibi sahip olunca yavaş yavaş geçti gitti hevesim.

Sadece şimdi yürürken “Y” şeklinde dal görünce “Bundan ne güzel sapan olur” diye düşünüyorum ama o da daldaki kuşu görünce geçiyor.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hamle

Babamın amcası öğretmişti satranç oynamayı. Kuralları ve hamleleri anladığımda öğrendim sanmıştım. Meğer öğrenmek kuralları bilmek değil daha ilerideki hamleleri ve alternatiflerini görebilmek ve ona göre bir strateji geliştirmekmiş.  Hayat gibi, yöneticilik gibi…

satransSonrasında seçtiğim meslek de satranç gibiydi kimi zaman. Bilgisayarları programlarken ta en başından işin sonuna kadar neler olabileceği, ne pürüzler yaşanabileceği, neler istenebileceğini kestirmek gerekiyordu.

Bunları kağıda dökmeye de analiz.

Kartvizitimde ilk defa Analist Programcı yazdığında konunun ciddiyetinin farkında değildim. Ben sanıyordum ki bütün programcılar aslında analisttir. Hele ki bu işi çok uzun seneler yaptıktan sonra aslında analiz yaptığının farkına bile varmadan refleks olarak yapar hale geliyor ve hiç analiz yapamayan birini görünce onun ileriyi rahat görememesini beyninde reddediyor insan. Bu da hayatta bir aşama. İnsan herkesi kendi gibi görüyor. Sonradan anlıyor farklı olunabildiğini.

Şimdi size gerçek bir olay anlatacağım. Hala bu olaydakilerin analiz mi yapamadığını yoksa kasıtlı mı böyle davrandıklarını anlayabilmiş değilim.

O zamanlar bir sitede oturuyorduk. Site toplamda 500 haneden ve galiba 16 binadan oluşmaktaydı ve tek bir araç girişi vardı. Her hanenin en az bir arabası vardı.

Bir gün site yönetim toplantısında sitenin girişine elektrikli kapı ve bir güvenlik memuru koyma fikri tartışmaya açıldı. Ateşli bir şekilde taraftar da buldu. Ben daha ilk cümle bittiğinde soru işaretleri içinde boğuluyordum.

  • Bu kapı nasıl açılıp kapanacak ?
  • Uzaktan kumandayla mı açılacak yoksa güvenlik memuru mu açacak ?
  • Uzaktan kumanda ise gelen misafirler ne yapacak?
  • Güvenlik memuru ise oturan ile misafiri nasıl ayırt edecek ?
  • Dairelerden güvenlik klübesine telefon hattı mı çekilecek ?
  • 500 hanenin günlük araba giriş çıkış trafiği nedir ?
  • Kapı ne kadar zamanda açılıp ne kadar zamanda kapanacak?
  • Kapıyı kapatma şansımız olabilecek mi ? Öyle ya her 1 dakikada bir araba girip çıksa ortalama 1000 dakika boyunca kapının açılması ve kapanması gerekir ki bu da 16 saat gibi bir süre eder.
  • Kapı önünde kuyruk oluştuğunda araya kaynayan misafir arabaları için bir uygulama düşünülüyor mu ?
  • Kapıdaki güvenlik gündüz mü duracak ? Gece vardiyası var mı ? Varsa bu adamların izin gününde çalışacak bir yedekleri olacak mı ?
  • Güvenlik ne gibi bir caydırıcılığa sahip olacak ? Silahı olacak mı ? Olacaksa bir apartman sakinine veya misafire doğrultmamasını nasıl sağlayacaksınız ? Ya ben sabah yola çıkacağım diye gece arabama eşya taşırken beni hırsız sanarsa ne olacak ?

Kaba bir analizle kapıya koyacakları bir ve kapı bir güvenliğe ilave olarak 3 kişinin maaşı, diafon çekme giderleri, kapıyı açmak için uzaktan kumanda masraflarının hiç düşünülmediği ortaya çıkmıştı. Sorularımı sallamadılar bile.

Bir müddet sonra sitenin girişine bir tane elektrikli sürgülü demir kapı takıldı. Ve ben o kapıyı bir kere bile kapalı görmedim. Kapının oraya konulan bekçi klübesinde bir müddet birisi oturdu ve sessizce yok olup gitti. Sonra orası kediler ve çocuklar için oyun alanı oldu. En son ben taşınmadan önce de kapıyı söküp demirciye sattılar.

İşte sırf bu yüzden çocuklara satranç öğretilmeli bence. Yoksa kapanmayan kapılar yapıp hurdacıya satıyorlar.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Leblebi

Hiç birşeyi sevmek zorunda değildim ama bazen mecbur kaldığım oldu. Madem ki bir müddet bu şekilde yaşayacağım deyip, sevmediklerimin içinde tadını cerezçıkaracağım küçük şeyler aradım.  Tıpkı karışık çerezdeki bademlerle mutlu olmak gibi. Leblebi ile çekirdek daha bir yenilesi oluyor o zaman. (Hep badem yiyince de için bayılıyor aslında)

Hayat her zaman istediğim yere götürmedi beni ama gittiğim yerlerde güzellikleri bulmaya çalıştım her zaman. Ne yapaydım? Oturup söylenmenin kime ne faydası var?  Değiştiremeyeceğin şartların arasında söylenmek yerine, şartların el verdiği en pozitif konumda olmak daha iyi değil mi ?

Kuşadasında kışın yaşadım bir müddet. O ıssızlığın ortasında soğuktan, ve sevdiklerimden uzak olmadan yana yakınmadım mesela. Civardaki köyleri gezecek, kitap okuyacak vaktim vardı.

Askerde özgürlüğümün kısıtlanmasından, her dakika denetlenmekten, gece nöbete kalkmaktan yana  söylenmek yerinde nöbette gelecek planları kurmak veya akşam olup da çayları elimize alıp barakaların arkasında kuytu bir yere giderek Mahmut’la, Ali’yle, Mustafa’yla sohbete dalmak, oradan uzaklaşıp bambaşka dünyalara gitmek ile geçirdim zamanımı.

Servisi kaçırmaktan şikayetçi olmadım, vapurla karşıya geçmek ve işe geç kalmanın meşru mazeretiydi o kaçırmalar.

yagmur_100921İngiltereide sürekli yağmur yağıyor diye söylenmedim. Islanarak yürüsek ne çıkar ki buralar da bu yeşilliği bu yağmura borçlu dedim.

En kötü zamanların en güzel anlarını yaşadım bu sayede.

Söylenince düzelmiyor hiç birşey. Hayata lanet edip, mutsuz mutsuz oturunca gülümsemiyor hayat sana.

Bu yüzden sevmem söylenen insanı. Kimse yalnız değil dert konusunda, ve kimsenin hayatı mükemmel değil aslında. Bilemezsin ki ben nelerle uğraşıyorum ellerimi yağmura uzatmış gülümserken.

Sen de leblebilerini yerken gülümse, nasıl olsa badem de çıkacak avucundan elbet. Çıkmasa ne olur? Gülerek yenen leblebi bademden daha lezzetli değil mi ?

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail