Tartış(ma)

1448297823868Eğer tartışacaksan demek ki bir fikrin var demektir. Bu iyi birşey. Konusuna hakim, ne savunduğunu iyi bilen birisi ile tartışmak gerçekten çok keyifli birşey. Kazanıp kaybetmek değil farklı bakış açıları kazanmak için yaparsan hele, sonucunda her iki taraf için de öğretici olabiliyor.

Ancak başkasının fikrini, ezbere savunuyorsan, tartışmaya başlamadan önce bir daha düşüneceksin. Eğer karşındaki de senin gibi ezbere fikir savunmuyorsa, kafadan tartışmayı kaybettin demektir.

Mesela benimle tartışmaya gireceksen ben baştan uyarayım, hiç bir şeyi ezbere savunmam. Savunduğum tezi de, karşı tezi de çok iyi etüd ederim. Yani bana sorulacak soruların, yöneltilecek eleştirilerin tamamına yakınını ben kendime daha önce yöneltmişimdir.

Konu saptırma, duygu sömürüsü, sapla samanı harmanlama, cımbızlama gibi yöntemler de bende çalışmaz. Bunun yapıldığını sezersem karşımdakinin konuya hakim olmadığını anlar üstüne giderim.

Bu yüzden son zamanlarda tartışmanın sonu hakaret edip kaçma şeklinde oluyor genelde.

Bir konuyu bilip bilmediğini, bilmeyenlerin çağındayız malesef.  Çok iyi bildiğini sandıkları konularda bile ikinci tura kalmadan çöküyorlar.  Genellemeler ile “siz zaten şusunuz, biz buyuz” cahil kabileciler kendilerini çok hızlı belli ediyorlar.

Bir de IQ yoksunları var ki onların durumu içler acısı. Zekası yetmeyen ama bunun farkında olanlar, “Yok şimdi tartışıp senin tadını kaçırmayayım” diyerek kaçış yolunu buluyorlar. Ama zeka yoksunlarının muhakemeleri zayıf olanları da var ve bu kesim, fikir üretmek yerine kan içmekten bahsedecek kadar ilkelleşebiliyorlar.

Diyeceğim o ki, tartışmayı bilmiyorsan tartışma.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Özet

Zaman mı akıyor, yoksa o sabit de biz mi akıyoruz tam çözemedim hala. Ancak ben de herşeye gücü yeten, ölümsüz bir varlık olsam kendime böyle bir oyuncak kurgulardım.

timespaceSonsuz olasılıklar içinde bütün bir zaman çizgisini bir uçtan bir uca önüme sererdim. İçindekiler için akan zaman, benim için akmazdı, yani dışarıdan bakabilsem zaman çizgisine muhteşem bir oyuncağın ilk temeli olurdu.

Sonra üzerine kendi kararlarını verebilen yaratıklar yerleştirip, hiç müdahale etmeden zaman çizgisini bir uçtan bir uca oluştururdum önce. İlk patlamadan son yokoluşa kadar.

Tüm bu şerit önünde olunca küçük etkilerle, nelerin nasıl değiştiğini izlemek süper olmaz mıydı? yaratıkların kararları ile oynamamak ama dış etmenlerle oynayarak kararlarını etkileyebilmek oyuncağı daha da muhteşem kılıyor.

Mesela zaman çizgisinin en başında bir yerlerde bir rüzgar çıkartıp, bir kum tanesinin yaratıklardan birinin gözüne kaçmasını sağlayarak zaman çizgisinin sonunda olayların nelere sebep olduğunu gözlerdim. Arada geçen bütün bu şerit komple değişebilirdi ve oturup değişimi incelerdim. Sonra bir yere yıldırım düşürüp başka bir etkiyi incelerdim.

Zaman çizgisinin içindeki yaratıklar değişimin farkında olmadıkları için bunun, kendileri için yaşadıkları ilk ve tek hayat olduğunu düşünürlerdi. Onlar ne bilsinler kum taa 15000 sene önce yaratığın gözüne kaçmayınca neler oluyor. Çünkü bir hayatları kum kaçınca, bir hayatları yıldırım düşünce, bir hayatları rüzgar esince yaşayıp duruyorlar ve her seferini tek sanıyorlar.

Oyun bittiğinde de güzel oynayanları kutuya koyup ileride kuraları başka bir oyunda kullanmak üzere saklardım. Aslında teorik olarak oyun hiç bitmeyecek ama olur da bir gün bundan sıkılırsam yeni bir mekanda yeni kurallarla bir oyun kurup iyi oyuncuları orada değerlendirirdim. Kötü oyuncuları da yakar başka oyunlarda yenilerini yapardım.

Zamanın dışında olmak bizim kolay algılayamayacağımız bir durum. Düşününce çok da keyifli. Oyuncak için de keyifli mi derseniz işte o rüzgarın nereden estiğine bağlı.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kıvılcım

Parlama ile sönme arasında geçen o kısa zamanda tek tek takip edilemese de bazıları göze çarpar. Işığa yakın duranlar birlikte ışığın aydınlığını oluştururken 99056__black-background-sparks-sparklers_370o aydınlıktan dolayı tek tek gözükmezler. Ancak ışıktan uzağa sıçrayanlar, karanlığa doğru ilerleyenler münferit olarak görülebilir.

Bazen de bir tanesi havalanır gider taa uzaklarda başka bir ateşi tutuşturur. Yolda sönmeme garantisi de yok ama gene de gider.

Sanki kalsa sönmeyecek mi o da ayrı konu.

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Aferini Kaybetmek

Farkındaysanız bir müddettir yazı yayınlayamıyorum. Babamdan sonra birkaç tane yayınladım ama genel anlamda şevkim kırıldı.

Düne kadar bir sürü yazıya başladım ve öylece de bıraktım. Çok güzel de başlasam ortada biryerlerde kopuyordum.

anerin

Şimdiye kadar bu blogu takip edenler genelde ya tanıdığım insanlar ya da tanıdıklarımın tanıdıkları. Ancak dün birisi SerbestDusus’ü takip etmeye başladı. Uyarı geldiğinde çok önemsemedim ama sonra profiline baktım. Hiç tanımıyordum, ortak tanıdıklarımız da yoktu, hatta Facebook’un bana önerebileceği ortak tanıdığımızın ortak tanıdığı bile çıkmadı. Uzun zamandır ilk defa şevke geldim.

Ben yazılarımı içimdekileri dökmek, beni anlamayanlara ileride anlayabilmeleri için bir referans bırakmak için yazıyordum. Yazdıklarıma bir tek kelimelik harika bir yorum gelene kadar Ciddiye de almıyordum bu yaptığımı.

“Aferin” yazmıştı babam bir yazımın altına. Meğer ne önemliymiş o aferin. Yazdıklarımı babam okuyup beğeniyor diye daha bir özenle daha çok yazmaya çalıştım sonrasında. Ama aferin’i kaybedince yazmak da anlamını yitirdi.

Sonra işte dün tanımadığım birisi takip etmeye başladı. Bunun benim için önemini anlatmak çok zor. Hiç tanımadığım, hikayelerimde geçmeyen birisi yazdıklarımı beğenmiş ve devamını görmek için takip etmişti beni. Demek ki başkalarının hayatlarına dokunmuştum. Yaptığım şeye saygımı tekrar kazandırdı o bir takip.

Teşekkür ederim sayın abim.

Şimdi kaldığımız yerden devam …

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Uyarlılık

Duyarlı olmak göründüğü kadar kolay değildir her zaman. Tutarlı olmayı iki yuzluda gerektirir. İnsan kötü olayları unutmak üzere programlandığından çevresindeki  gidişata duyarlı kalabilme süresi kısıtlıdır. (Son ölçümlerime göre bu süre 17 saat 2 dakika. )

Etraftaki saçmalığa, vurdumduymazlığa, ölümlere, vahşete tepki gösterip “YETER” diye haykırma ve bu insanların nasıl olup da eğlenebildiğini anlayamama ile kıvrak melodiler eşliğinde dans etmeye ve bunu arkadaşlarınla paylaşmaya geçme arasında tam 17 saat 2 dakika var.

Her iki durum da insanca. Duyarlı olup bunu gösterdikten sonra ortama uyup “uyarlı” olmak içgüdüsel bir davranış.

Kimse bir başkasının acısını gerçekten içinde hissedemez aslında. Sadece mış gibi yapar. Kendini o acıyı hissetmesi gerektiğine inandırır. Kendisinden başka bu acıyı hissetmeyenlere karşı içinde samimi bir öfke de duyar. Fakat gerçekten içinde, derinlerde hissetmez.  İşte bu yüzden eleştirdiği, tepki gösterdiği tarafa kayması kaçınılmaz.

17 saat normal şartlarda fena da değil bence. Bir arkadaş toplantısında eleştirsen ve oradan kalkıp güzel bir uyku çektikten ve mükellef bir kahvaltıdan sonra bambaşka bir arkadaş grubu ile eğlensen zaten kimse farkına da varmaz. Hatta şimdiye kadar böyle yaşadığımız için duyarlı gözükmemiz gereken yerde duyarlı neşeli gözükmemiz gereken yerde neşeliydik.

Hep bu sosyal medya bozdu ortalığı. Her anımızı paylaşınca bir çeşit delil bırakır olduk. Eskiden farkedilmeyen bu değişim artık göz önünde. Zaman “Timeline***” ile ilerlemiyor. Herkes her an anlık paylaşımları görüp geçemiyor. Silinmiyor söylenenler. O eski sözün uçtuğu zamanlar geride kaldı. Artık yazı var ve kalıyor.

Bir giriyorsun birisinin sayfasına alt alta iki farklı ruh hali ikisi birbirinden 180 derece zıt. (360 değil 180)

Siz daha uyuyun, ne olacak bu sosyal medya yüzünden sahte duyarlılıkları ifşa olanlar. Yazık değil mi onlara. Gördükçe içim acıyor, kan ağlıyorum. Siz de ağlayın.

 

Not : Yılbaşı için planı olan var mı nerede eğleniyoruz ?

 

*** Timeline facebook veya twitter gibi sosyal medya sitelerinde kronolojik olarak paylaşımların akışı.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hayat Mühendisi

İçinden geldiği gibi yaşayamaz insan. Hep bir hesap kitap içindedir. Onu kırarmıyım, bunu gücendirirmiyim, param yeter mi, benzinim biter mi, yeteri kadar zamanımvar mı, istediğim sorudan başlayabilir miyim ile geçer hayat. Yaşadıkça öğrenir, yaşlandıkça ünvan alırız. Ve en sonunda bir gün “Hayat Mühendisi” oluruz.

muhendislik_fakultesi_1368102167

Ancak hiç bir hesap statik değildir. Her tarafı oynak bir dansözdür hayat. Parayı göbeğine yapıştıracakken dönüverir, birden kendini bir göte bakarken buluverirsin.

Bu yüzden hesapsız yaşayanlara hayranım işte. Hayatın patronudur onlar. Sen hesaplarsın onlar kazanır.

Şimdi kadeh kaldıracağım ama yanlış birşey yapmam umarım.

Şerefine patron…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İs

O keskin is kokusunun üstüne sindiği, karla kaplı sokaklar geliyor bazen aklıma. Bazen okula giderken, kerpiç evlerin arasından, damlardaki buz sarkıtların üstüme denk gelmemesi için tetikte ama hızlı hızlı yürürdüm.

O is kokusu gitmez burnumdan mesela. Benim için garip bir şekilde huzur doludur o insanın genzini yakan koku.  Sobalı zamanların kokusudur çünkü.

bitliste-3-metrelik-buz-sarkitlari-olustu-CHA-908640-1-tEvin salonunda yanan sobanın, mecburen bütün aile fertlerini bir araya topladığı zamanlar (ki buna kışları bize gelen dedemler de dahil). Diğer odalar buz gibi olduğu için mecbur olmadıkça çıkılmazdı salondan. Daha da güzeli o koku bana henüz herkesin hayatta ve birlikte olduğu, dönemleri hatırlatır.

Her geceki olağan iki saatlik elektrik kesintisi zamanlarıydı. Bir mum veya gaz lambası yakar, sobalı odada mandalina soyup sohbet ederdik. Arada cam kenarındaki “kütüphaneli divan”da uzanmışsam ve hava da açıksa yıldızlar gözümü alırdı. Ne kadar da çok ve parlaktılar. Kulağımda dedemin masalları (ki zaten 3-5 taneydiler ama döne döne aynı masalları anlattırırdım.)

anane-divsn-ollaHer dairenin bir kömürlüğü vardı. İçinde de gerçekten kömür olurdu. Okul olmayan günlerde gündüzden dedemle sobanın kömür konan haznesini hazırlar sonra beraber yürüyüşe çıkardık. Fakat yürüyüş derken uzuuuuuuuun ve şehrin dışına kadar uzanan bir yürüyüşten bahsediyorum. Şimdi yürüsem yine o kadar uzun gelir mi ondan da emin değilim.

Zamanla bir bir bu güzel insanlar terkettiler sahneyi, sonra kerpiç evler, sarkıt buzlar, yıldızlar ve en son da is kokusu.

Şimdi kış benim için sadece kaloriferli odalarda tek tek yaşanan ve kokusuz, masalsız bir zaman. Kazara bir is kokusu duyarsam hala yolun ortasında durupö bu yüzden içime çekiyorum belki de.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kördüğüm

İnsanlar düğüm atanlar, düğüm çözenler ve ne olduğunu bile anlamayanlar olarak üçe ayrılır.Ben çözenlerdenim. Uzun uzun uğraştığım zamanlar oldu ve makasa davranmadım şimdiye kadar. Her kördüğüm yeni bir bulmaca gibi gelir bana. Önce elimde çevirip ip nereden girmiş nereden çıkmış incelerim sonra sabırla uçlara en yakın noktasından ipleri girdikleri aralıklardan geriye çıkartırım. Yavaş yavaş çözülür elimde. Çözüldükçe küçülür.

gemici_dugumu_tabloDaha çok küçüktüm, babaannemin bozulan bir radyosu duruyordu kenarda. O dönemin pilli iri radyolarından biri. Kurcalamaya meraklı olduğumdan kaşla göz arası bir kontrol kalemi bulup açıvermiştim vidalarını. Bir kere dağıtınca, azar işitseniz de tekrar toplayana kadar dokunmazlar. Hayat hakkında erken keşfettiğim bir ipucudur bu. Sonra incelemeye başladım radyoyu. Pilden gelen elektriğin iletken yolunu takip ediyordum ki bir tane kablonun lehiminden ayrılmış ortada gezdiğini farkettim. O zamanlar lehim de bulamayacağım için uyduruk bir bant ile yapıştırdım kabloyu. Vidaları takıp da radyoyu açtığımda artık babaannemin gözünde “el kadar çocuk radyoyu tamir etti valla” olmuştum.

Bundan sonra konu komşunun bozuk radyolarını taşıdı bana birkaç kere. Her ne kadar “Seninki kolaydı. Ben bunları nasıl tamir edeyim desem” de dinlemedi rahmetli. Şansa yanlış hatırlamıyorsam hepsinin kopuk birer kablosu çıktıydı da şanım yürümüş, ünvanımı kaybetmemiştim.

Temel prensip hep aynı aslında. Düğüm de çözseniz, radyo da tamir etseniz, birisiyle kavga da etseniz, program da yazsanız, pazarlama stratejisi de geliştirseniz hep aynı. Önce sorunu oluşturan durumları inceliyip, olması gereken halini ve mevcut halini kıyaslıyoruz. Sırayla ve sabırla adım adım atılması gereken adımları takip ediyoruz. Aksaklıkla karşılaştığımız yeri düzeltiyoruz ve işin sonuna kadar durumu tekrarlıyoruz.

Hiç bir kördüğüm tek hamlede çözülmez. Sırayla adım adım çözmeniz gerekir.

Yine de çözmek için uğraşan mı, düğümü atıp öylece bırakan mı  yoksa mevzudan habersiz öylece takılan mı akıllı hala karar verebilmiş değilim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Test Sürüşü

Yıllar önce Melih Cevdet Anday’ın Raziye’sini okuduğumda beni çok etkilemişti. Hikayedeki çingene kızın içindeki dürtüler nedense bana çok tanıdıktı. Gitme isteği, doğaya olan tutku, özgürlük falan derken içimde sıkılan, konuşan, gitmek isteyenin benin bir çingene olduğunu keşfetmiştim.

sirtcantasiMeslek olarak kök salmamaya, bireysel yapılmaya müsait bir meslek seçmediğimi anlayıp kariyerimi değiştirme kararım da bu döneme rastlar.

Herşeyi mükemmel ayarlayıp bir şeyi ıskalamışım. Zamanı.

Bu hafta içinde bir tane Berlin’den bir tane Paris’ten bir tane de Prag’dan altı aylık kontrat teklifleri gelince geç kaldığımı anladım. Gezgin bilgisayar programcısı fikri harika bir şey. Hayatındaki yükleri minimuma indirdiğinde rüya gibi bir hayat yaşamaya müsait.

Düşünsenize eğer hayatınız bir bavula sığıyorsa 6 ay bir şehirde, 6 ay diğerinde yaşayarak gezip durabilirsiniz. Üstelik gayet de güzel bir gelir elde ederek. Ancak kök salmamanız gerek.

Gypsy_caravanNe kadar kök saldığınızın göstergesi ev taşıdığınız aracın boyutu ile doğru orantılı. Eğer bir bavulla taşıınabiliyorsanız çingene, bir kamyon yetmiyorsa çınarsınız. Zaten kamyona sığamayanların dediklerimi anlaması imkansız. Çınarların çingeneyi hor görmesi, hiç bir zaman o köşenin ötesinde ne olduğunu bilemeyecek olmalarından değil mi ?

Zamanı 30 sene geri alsam nasıl yaşayacağımı kesin olarak biliyorum. İşin kilit noktasını öğrendiğinde, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlamaya başladığında, konunun kapanması kötü be.  Kullanım kılavuzu olmadan gelip, orasını burasını kurcalayarak hayatı öğreniyoruz, tam öğrendiğimizde elimizden alınıyor.

İki kere gelmeli insanlar hayata. Bir kere, öğrenmek amacıyla, “test sürüşü” için, bir kere de basıp gitmek için.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sıfır

Bilgisayar programcıları için birşeyin olmaması ile sıfır olması arasında fark vardır. Yokluk ile var olmamak arasındaki fark gibi. Birşeyin yok olabilmesi için önce var olması gerekir. Çayınıza koyacağınız şeker yoksa ve eksikliğini hissediyorsanız şeker yoktur. Ama hayatında hiç şekerle tanışmamış birisi için şekersiz çay, olabileceği en mükemmel konumdadır. Yani şeker var olmamıştır. Dolayısıyla yokluğunu anlayamaz insan. Eksikliğini duymadığınız bir şey sizin için var olmamıştır. Dolayısıyla istemezsiniz. Özlemezsiniz.

İlkel bir kabilede günümüzde yaşayan birisi için, akıllı telefon diye birşey yoktur. Sıfırdır. Ancak bu akıllı telefonun var olmadığı anlamına gelmez. Kuantum’u anlayabilmen için önce kalıplaşmış, kemikleşmiş, kireçlenmiş düşünce yapını kırman gerekir. Her kırdığın kalıp ile daha özgür düşünmeye daha renkli görmeye, daha farklı bir açıdan bakmaya başlarsın.

LIT-L627Hayat algımız baktığımız pencereden gördüklerimiz kadar. Ne kadar genişletebilirsek o kadar bağlanıyoruz hayata. Çünkü o kadar var oluyor herşey, bizim için. Birşeyleri var etmek için öğreniyoruz. Öğrendikçe istiyoruz, istedikçe ulaşmaya çabalıyoruz, çabaladıkça hedeflerimiz oluyor, ulaştıkça yeni birşeyler öğreniyoruz ve var ettiklerimizle var oluyoruz.

Hayata olan bağlılık, öğrendiklerimizle doğru orantılı. Bugün radikal inançlar uğruna ortalığı kana bulayan ve kendilerini öldürenler; pencerelerini küçücük bırakan, karanlıkta oturan insanlar işte. Doğru bir başlangıç yapamazsan hayata neyi nasıl öğrenmen gerektiğini bile anlayamazsın. Kısaca pencerenin büyüyebildiğinden haberin olmaz. Bir mum alevini güneş sanıp oturursun odanda.

Herhalde en zor olanı ilk kalıbı kırmak, sürüden ayrılma korkusu inanılmaz güçlü insanlarda. “Ama herkes böyle diyor”, “beni dışlayacaklar” diye düşündüğün zaman aklına yatmasa bile kabul etmeye başlarsın kalıpları. Birşey seni rahatsız eder ama söylemezsin.

Ama bir kere de kırınca bağımlısı olursun ışığın. “Acaba bakmadığım açı kaldı mı?”, “Görmediğim acaba neler var ?”, “Daha ne kadar büyüyebilir bu pencere ?” derken bağımlısı olursun öğrenmenin, beynini esneterek kullanmanın.

Sıfır; “YOK” demek değildir. Sadece henüz bilmediğiniz ve öğrenilecek şeylerin olduğunun işaretidir. Bir çeşit başlangıç noktası. Sıfır noktası…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ne sensör ne ben söyleyeyim

Dünyanın en basit işidir el yıkamak. En basit işiydi mi deseydim yoksa? 2014-fotoselli-batarya-modelleriŞimdi dışarıda bir yerlerde tuvalete girince kendimi laboratuar faresi gibi hissediyorum. Musluk var ama açmak için çevirilecek basılacak çekilecek birşey yok.

Acaba pedal mı var ?

Yok …

Haaa sensörlü …

Dur dur elimi şuraya tutarsam açılacak galiba…

Hah bak su geldi.

Sabun nerede ?

Bu da mı sensörlü acaba ?

Eeee akmıyor !

Düğme mi koydular yoksa ?

Yok.

Haaaa sabun bitmiş.

Yandakinden alalım ne olacak.

ecofast_hand_dryer_tarko

Sabunu sürersin su kapanır. Elini aynı yere tutarsın açılmaz. Tam açılır elini ovuşturursun gene kapanır. Doğru noktadan elini kaydırmadan yıkamaya çalışırsın bu sefer de kurutma derdi başlar. O el nereye denk gelirse sensörün 600çalıştığını son 20 senede çözemedim. Çalışmalarım devam ediyor. Her el yıkmadan sonra bir nevi çayda çıra oynuyorum. Ellerim sensörün altında dairesel hareketlerle folklorik bir seromoni sergiliyor. Ama bu sensörün bazı figürlerimin gelişmesine katkısını yadsıyamam. Birinin beni seyrettiği ve sıcak havayı açıp kapatarak beni dansettirdiğini bile düşünüyorum.

Bir de son zamanlarda su tasarruflu pisuarlar çıktı ki sormayın. İngiltere’de gittikçe yayılıyor. Yalnız benim anlam veremediğim birkaç nokta var.

1 – Pisuardaki suyun görevi, zaten sıvı olan çıktıların üzerinden bir kere su ile geçerek kokuyu engellemek. E o zaman normal pisuar koyup vanayı kapat gitsin. Nasıl inanıyorsunuz bu su tasarruflu pisuar hikayesine anlamıyorum. Koku olduğu gibi kalıyor çünkü

2 – İngiltere’de su tasarrufunu ne yapacaksınız çok merak ediyorum. Her 10 dakikada bir yağmur yağıyor zaten. Yani su stoklarınızda bir eksilme olacağını sanmıyorum. E fazla olunca boruyla Afrikaya da göndermiyorsunuz. Peki su tasarrufu ile ne yapıyorsunuz ?

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Saygı

1nVG6wIGenelde ortadoğu coğrafyasından olanlarda daha fazla gözlemlediğim bir durum var. Eminim siz de gördünüz, hatta kimbilir belki de yaptınız ama farkında değilsiniz.

Havaalanının o daracık çıkış kapısından karşılayanların olduğu bölüme geçerken 6 kişilik aile, artı bavulları, yıllardır onları görmeyen tanıdıkları tarafından karşılanır ya hani. Tam o kapının ağzında, herkes herkesi kucaklayana kadar bitmeyen bir hasret giderme başlar.  Arkadan gelen 5 farklı uçuşun yolcuları çıkamıyor olabilir. “Ne var beklesinler… Ben sizi 5 yıl sonra ilk defa görmüşüm… Hasret gidermeyeyim mi ?

Biri de demez ki “bavulları bari di_20090222-023314-narita-arrivals-rightkapının ağzından alalım“.

Toplu taşıma araçlarında, bazı ülkelerde,  normalde insanlar kitap gazete dergi falan okurlar, olmadı facebooklarını, twitterlarını kaydırırlar. Fakat o bindiği ilk duraktan itibaren, canı çok sıkıldığı için 1 saatlik yolculuğun çekilmeyeceğini düşünen abla, açar telefonu memleketteki az duyan arkadaşına, kaynıgille arasında geçen diyaloğu uzun uzun, bağıra bağıra anlatır.

Sabahın üçünde alkol duvarını aşan genç arkadaşın %95 alkol %5 beyin karışımı kafasından geçen fikir: “Ben uyumuyorum siz de uyumayın“dır ve bu fikre sıkı sıkıya sarılmıştır. Adeta bir ideoloji gibi o sessizlikte bağıra bağıra bunların ona yapılmasının etik olarak yanlış olduğunu anlatır yanındakine.

Trafikte geçen ambulansın arkasına takılmak ve trafik sörfü yapmak için birbirlerinin üzerine kıranlar, endişeli hasta yakını ile ambulansın arasına koydukları mesafeden hiç rahatsız olmazlar. Hatta trafikteki bu arkadaşlar emniyet şeridinin üzerindeyken yanındakine dönüp hiç kimsenin kurallara uymadığından dert yanarlar. Her yaptıkları açıkgözlülük bir başkasının hakkına hukukuna tecavüzdür ve trafiğin daha da içinden çıkılmaz şekilde tıkanmasına sebep oluyordur ama suç onlarda değildir ki hiç bir zaman.

Temizlik konusunda dillere destan abla balkonundan halısını silkerken evindeki toz zerrelerinden kurtulmanın haklı gururunu yaşar ve bunun şerefine halısının tüm tozunu, alt kattakinin temiz çamaşırlarına bağışlar.

Döner kavşağın ortasında piknik yapan aile gelip geçen trafikte sıkılan şöförlerin dikkatlerini toplamalarına yardım etmek için, arada topunu yola kaçırır ve sebep olabileceği kazalarla değil topu kimin getireceği ile ilgili derin düşüncelere dalarlar. Hatta yola aniden atlayan top getirici için, korna çalan şöförlerin, saygısızlıkları hakkında dert yandıklarına da eminim.

Aksam sekizde oturmaya geleceğini söyleyen aile, saat on olduğunda sallana sallana kapıdan girdiğinde, bırakın özür dilemeyi bir buçuk saattir dümdüz bir yolda evinizi bulamadığından dert yanarken, sizi angut yerine koyar ama bu zerre kadar umurlarında olmaz. Yalan olduğunu anlamak için normal ilkokul zekası yeter. (kaldı ki on dakika sonra söylediği yalanı unutup ağzından işin aslını kaçırırlar genelde). Sen iki saat beklerken, zahmet edip bir telefon açamayacak kadar saygı kırıntısı yoktur içinde. Kendi işi görülmüştür ya, mühim olan o değil midir? Beklesinler işleri ne?

Bu arkadaşların hepsi saygı konusunda en az bir saat nutuk atabilirler ve hatta saygılarından her bayram büyüklerin ellerini öpmeyi de ihmal etmezler.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

An

Her saniye bir hayat alternatifini seçerek yaşıyoruz.

imagesYürürken bağcığı çözülen ayakkabıyı bağlamak veya umursamayıp bağlamamak arasındaki farkın ne olacağını kestirmek imkansız. O eğilip bağladığın beş saniye, ilerideki köşeyi dönmeni geciktirecek ve belki de hayatının aşkı arkasını dönmüş olacak ve göremeyeceksin. Dolayısıyla tanışamayacaksın, birlikte gittiğiniz tatilde, tanışamadığın bir kişi ile ortak kuracağın bir işin olmayacak. O büyük paraları kazanamayacak ve yatını alamayıp dünya turuna çıkamayacaksın.

Karşıdan karşıya geçerken sağlam olsun diye geçmesini beklediğin o uzaktaki araba sayesinde 3 saniye geç karşıya geçip, bir önceki asansörü yakalayamayacaksın ve bu yüzden kaybettiğin bir dakika ile gelen telefonu kaçıracaksın. Telefonun başındaki de başka birisini arayarak işi başkasına verecek.

iuuq_NV_00xxx_SL_gfz_AP_jovs_SL_dpn0xq_NK_dpoufou0vqmpbet031220230_AP_bnbo_SL_kqhİhtimaller sonsuz. Her an yeniden yaratılıyor dünya. Her yaratılışta milyarlarca insanın ayakkabı bağcıkları, kaçırdıkları asansörler, ayaklarına takılan taşlar rol alıyor. Kimisinin etkisini o saat, kimisininkini o gün, kimisininkini yıllar sonra göreceksin. Aradan geçen yirmi yıldan sonra bir konuşma sırasında çıkacak belki, “Aaa o gün sen de mi oradaydın nasıl oldu da göremedim seni?” Halbuki görseydin kimbilir ne şekilde gelişecekti zaman. Belki o zaman bu konuşmayı bir cafede değil, karşındakinin dizine uzanmışken yapıyor olacaktın. “O ilk karşılaştığımız günü hatırlıyor musun?” Kimbilir sen o konuşmayı yaparken başka bir yerlerde de başka bir çift senin nikahında nasıl tanıştıklarını anlatıyor olacak. Ve yine dünyanın öbür ucunda birileri nasıl olup da 20 yıl önceki o ticaret anlaşmasını kaçırdıklarını anlamıyor olacaklardı.

Her an yeniden yaratılıyor dünya. Unutma sen de bu denklemdesin. Çıkana kadar her şeyi değiştirebileceğin bir denklem..

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Veda

Bir şehri terkettiğinde artık o şehrin zamanında akmazsın. Senin için zaman donmuştur orası için. Yıllar geçip de tekrar ziyaret ettiğinde o bildiğin sokaklar bile yoktur artık. Orada değişmiştir herşey, senin donmuş anılarındaki gibi bulamazsın aradıklarını.

Bir hayatı terkeden için hayat o noktada kalır. Zaman donmuştur onun için. Artık içinde değildir zamanın. Kalanlar için ise, giden donmuştur.

En çok bir da2013-03-23T08-41-06_1ha sohbet edemeyecek olmak koyar kalana. Hele ki seni anlayan nadir azınlıktan biri ise giden, sen de bir parçanı gönderirsin onunla. Eksilirsin…Her giden, biraz biraz götürür seni de ama böyleleri yok mu ? En büyük parçalarını onlar alır gider.

O güzel gülüşünle, pozitifliğinle, mantığınla, aklınla, götürdüğün parçalarımızla dondurdun ya zamanı, hoşçakal güzel insan..

Hoşçakal baba…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Arayış

Çok ilginç bir adamdı Sencer Derya. Bilenler çok iyi bilir kim olduğunu bilmeyenler için ise sadece şiirsel bir isimdir.

1994 senesinde Kuşadası’nda yaşıyordum. Yaz bitip de el ayak çekilince, gececi olarak çalıştığım otelde işe geldikten sonra 10-15 dakikada işlerimi bitirir olmuştum. Sonrasında saat dolduruyordum sabaha kadar. Sabah olunca da, bu sefer akşama kadar boştum. O dönem çok kitap okudum, civardaki tüm dağ, taş, kanyon, tepe, köy ne var ne yok gezdim ama yine de boş zaman kalıyordu. Düşünecek çok zamanım vardı. Kendimi, varoluşumu hemen her şeyi sorguluyordum. O dönem birlikte olduğum kimse de olmayınca iyice kendime dönmüştüm. Neredeyse tek konuştuğum, tartıştığım, sohbet ettiğim kişi ise geceleri birlikte çalıştığım Semih’ti.

Sencer Derya
Sencer Derya

Kitapçıları, kasetçileri gezerken zaman kısıtlaması veya bekleyen olmadığı için, uzun uzun bakardım, incelerdim herşeyi. O dönem elime geçen Neyname diye bir kaset vardı. Nereden bulduysam kaseti kaybettikten sonra aramadığım yer kalmadı bulamadım bir daha. Ney sesi o kadar etkileyiciydi ki hiç bir zaman müziğe yeteneğim olmadığı halde o sesi kendim çıkarmak istedim. Bunda belki de biraz o zamanki mizah dergilerinden birinde bulunan “Gönül Adamı” adlı şerit ve o seritteki kahramanın elinde sürekli ney olması da etkilemiş olabilir.

Sonra başladım Ney aramaya. Aklıma İstanbul’da Karaköy’deki enstruman satan pasajlar gelince babamı aramıştım belki bulabilir diye. Hiç unutmam Perşembe akşamı sordum Cuma akşamı babam arayıp asıl iyi neylerin Ödemiş’te satıldığı ancak geç olduğu için isim veya adres alamadığını Pazartesi öğreneceğini söyledi.

O gece çalışırken Pazartesiye kadar sabredemeyeceğimizi anladık ve sabah saat yedide mesai biter bitmez direk arabayla Ödemiş’e gittik. Gitmek sorun değil de,  nasıl bir kafaysa sanki Ödemiş 2 ev 3 dükkanmış gibi, ismini bilmediğimiz birini aramaya gittik.

Ödemiş’e girince birden bu gerçekle yüzleştik. Ana caddenin üzerinde yavaş yavaş arabayla giderken, bir berduş gördük. Yanaşıp “buralarda ney satan kimse var mı?” diye sorduk. Adam “Dün, paralel sokakta birisi sırtında kamışlarla aşağı doğru yürüyen birini gördüm” dedi. Hemen o sokağa girdik ve bu sefer o sokakta yavaş yavaş ilerlemeye başladık. İçinde kanarya kafesi olan eski tarz bir berber dükkanı gördük ve inip ona sorduk. Adam direk dükkan ismi ve pasaj ismi vererek bizi bir züccaciye dükkanına yönlendirdi.

neyvenota1Züccaciye dükkanı ! Vitrindeki çay bardaklarının arasından Ney’e dair bir kanıt ararken galiba bir yaylı tambur gördüydüm. Neyse içeri girdik ve “Sizde ney var mı?” diye bodoslama daldık lafa. O eski tarz çelik üstü parlak kontraplaktan ofis masasının arkasındaki otuzlu yaşlardaki adam çok sakindi. “Geçin oturun çay içer miyiz ?” dedi. Oturduk, çaylar geldi, “Nasıl buldunuz burayı ?” diye sorarak konuşmaya başladı. Anlattık büyük bir ilgiyle dinledi ancak çaylar bitmiş olmasına rağmen hala dükkanda Ney satılıp satılmadığını bilmiyorduk.

Sonunda geceden beri uykusuz olmanın verdiği sabırsızlıkla sordum. Adam aynı sakinlikle devam etti. “Babam ney yapar satar. Burayı bulmanız ilginç çünkü dükkanı daha yeni taşıdık. Buraya çok az insan biliyor onun için şaşırdım” dedi. “Bekleyin babam yoldadır gelir birazdan” dedi.

bonamart-tm-fashion-women-lady-french-artist-winter-warm-felt-wool-beret-beanie-hat-ski-cap_2567320Gerçekten beş dakika geçmeden, dükkanın dışarıya doğru olan kapısının önüne bisikletle biri yanaştı. Kafasında filmlerde fransız ressamlarının taktığı armut sağlı kasketlerden vardı. Ceketi ve bisikletiyle bir film karesinden fırlamış gibiydi. İşte Sencer Derya’yı ilk gördüğüm an oydu.

İçeri girdi. Oğlu kısaca özetledi durumu. Biraz da onunla sohbetten sonra dükkanın bodrum katından büyük bir çöp poşeti içinde neyler ortaya çıktı. O gün oradan paramız da fazla yetişmediğinden biri biraz yamuk iki ney alıp çıktık. Ses çıkarmayı başarınca gelin dedi arkamızdan.

Sonrasında aşağı yukarı 6 ay bir rüya gibi geçti. Her fırsatta da Ödemiş’e gidip Sencer Derya’dan ders almaya çalıştık. Semih ile çıktığımız bu yolda çok çok ilginç olaylar yaşadık, çok çok ilginç insanlarla tanıştık. Semih hızla ilerlerken ben hala nota ve işin matematiği ile uğraşmaktaydım. İtiraf ediyorum ben pek başarılı olamadım.

Bu arada Mevlevilik üzerine adap ve erkan kitapları bitirmiş, Mesnevi’yi okumaya başlamıştım. Bir gece yine otelde çalışırken Tarikatlerden ve günümüzde bu tarz bir yaşamın ne kadar zor olduğundan bahsederken uzun uzun doğruya ulaşmanın yolu nedir diye tartışmıştık. Tarikat zaten yol demek bunu biliyorduk ama bunun uygulaması hakkında sorular oluşmaya başlamıştı. Ertesi sabah Ödemiş’e gidecektik bir hafta öncesinden planlanmıştı ve Sencer Derya da bekliyordu.

Sabah züccaciyeye biz daha erken vardık. Yine oğluyla (ismini unuttum okuyorsa özür dilerim) çay içerken Sencer Derya içeri girdi. Merhabalaştıktan hemen sonra direk konuşmaya başladı. “Buradan İstanbul’a bir çok yoldan gidilir, karadan arabayla gidersin, İzmir’den uçakla veya gemiyle gidersin yani yollar tükenmez ancak hangi yoldan gidersen git İstanbul’a varırsın. Mühim olan yol değil varacağın yerdir.” Tüylerim diken diken olmuştu. Nereden anlamıştı acaba bizim kafamızdakini.

Sonradan yine Sencer Derya,nın bizi tanıştırdığı Kuşadası’nda antika dükkanı olan Zaki baba bir keresinde bahsetmişti. “O değişik biridir habersiz gider sofrada tabağımı konmuş bulurdum” diye.

Gölcük Yaylası
Gölcük Yaylası

Yaz geldiğinde Ödemiş sıcak olmaya başlamıştı. Gölcük yaylasına çıkar olmuştuk. Bir gün bir kır kahvesinde yere bir yaygı koyup güzel bir esinti eşliğinde göle karşı çayımızı içip sohbet ediyorduk ki, tarladan birisi çıkıp geldi. Ektiği fasulyeleri sulamış, paçaları sıvalı ve dizine kadar çamur içindeydi. Sohbeti böldüğü için biraz kızmıştım. Zaten yeterince çok görüşemiyorduk bir de şimdi şu güzel ortam bölünmüştü. Kimbilir ne kadar gereksiz bir konu konuşacak derken sohbet birden bütün fikirlerimi ters yüz etti. Sencer Derya ona, normalde patatesi ile meşhur bu yaylada neden fasulye ektiğini  sorunca adam ziraatçilerle görüştüğünü patatesin topraktan aldığı azotu fasulye ekerek toprağa geri kazandırdığını böylece sonradan ekeceği patateslerin daha lezzetli olacağını söyledi. Doğrulup dikkat kesildim. Ben cahil bir köylü beklerken azottan bahseden birisi haliyle dikkatimi çekmişti. Sonraki konu daha da ilginçti, birden musikiden bahis açıldı ve köylü İzmirden geçen hafta geldiğini ve cemiyette ve koroda herşeyin yolunda olduğunu anlattı. Sonradan anlaşıldı ki o köylü TRT İzmir Radyosunda solistmiş. O gün görünüşün ne kadar aldatıcı olabileceğine dair harika bir ders aldım.

İstanbul’a taşınana kadar Sencer Derya ile her fırsatta görüşmeye çalıştık, evine misafir olup Neyzen Teyfik’e ait eski bir Ney’e üflemek bile nasip oldu. O dönem yaşanan herşey sanki bir Reşat Nuri romanıydı.

Sonrasında Sencer Derya’nın tavsiye ettiği kitapları sahaflarda arayıp bularak konuları daha derinlemesine inceleme fırsatım oldu. Kitapları bulmak çok da kolay olmadı itiraf ediyorum. Fi-Hi Mafih ve Füsus-ül Hikem beni en çok zorlayan iki kitap oldu.

Bu dönemin benim hayatımda tasavvufun ne olduğunu anlamamda büyük etkisi vardır. O yüzden bugün neyin nereye kadar doğru olduğunu görebiliyorum.

Bu varoluş arayışı bugüne kadar sürdü. O günlerde onları anlamasaydım bugün  işin aslının o olduğunu sanmam kaçınılmazdı. O günlerimde arayış yolculuğuma katılan Semih, Sencer, Zaki, çiftçi ve Kemancı (Başka bir hikayede bahsederim ondan da) hepsi benim için çok değerlidir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Karadeniz Hatırası

2000 yılıydı sanırım. Araba ile büyük bir Türkiye turu atıyorduk. Karadenize geldiğim anda bir farklılık sezmiştik. Yol sorma gafletinde bulunduğumuz anda bu girdabın içine girmiş olduk. Uzungöl’e nasıl gideceğimizi sorduğum çiçekci oldukça detaylı bir tarif verdi. Fakat kilometrelerce yol gittikten sonra aslında tarif ettiği yerin Zigana yaylası olduğunu anladık. Anlamak da aslında pek işe yaramadı.”O kadar yol geldik bari burada kalalım” dedik fakat bu sefer de Zigana yaylasına ulaşamadık. Okun nereyi gösterdiğini anlamak için arabadan inip önüne giderek dibinden bakmam gerekti.

55266_451073722073_7587152_o Tabelayı öyle bir yere koymuşlardı ki önünden geçip geçip doğru yola ulaşamıyordunuz. Anayoldan gelirken sola dik bir yokuşla aşağıya doğru bir yol vardı. Dolayısıyla ana yoldan göz hizasında yolun varlığı imkanı yok sezilmiyordu. Tabelayı da yolun daha da soluna koydukları için ilk büyük ok sanki anayolu takip etmemizi ister gibiydi. Halbuki aşağı inen yolun sağına koysalar hiç kargaşaya mahal vermeyeceklerdi ama neyse.

Karadeniz bölge sınırına girildiği andan itibaren, bütün otellerde çeşmelerde, maviden sıcak, kırmızıdan soğuk akması da ilginçti. Buna, o bölgede usta çırak ilişkisi ile yetişen sıhhi tesisatçıların, nesiller önce ilk ustanın renk kodlarını ters öğrenmesi ve ilk çırağına yanlış öğretmesinin sebep olduğunu düşünmüştüm. Hala da daha mantıklı bir açıklama bulamadım.

Yaylada karşılaştığımız yaşlı çiftle sohbet de beyin donduran türdendi. Nerdensiniz dediklerinde “İstanbul” dedim ve saniyesinde amca “bizim yeğen var orada… Kamil bildin mi ?” diye klişeyi oturttu. Teyze ise gördü ve yükseltti. “Biraz önce Turistlerle karşılaştık gördünüz mü?” dedi. “Yok teyzeciğim karşılaşmadık” dedik. “Baya bir konuştuk çok iyi insanlardı” dediğinde, kafamdan geçen lisan problemini sorsam mı sormasam mı diye düşünürken teyze ters köşeye yatırdı beni “Kıbrıslılarmış, görsen ne güzel Türkçe konuşuyorlar aferim onlara” dedi.

PictureSupplierYayla dönüşü o yol sorduğum çiçekçiyi buldum. Üşenmedim gittim, “Abi sen bizi yanlış yaylaya göndermişsin Tarif ettiğin yer Uzungöl değil Zigana’ymış” dedim. Soğukkanlı bir şekilde şivesinin hakkını vererek “bileyrum” dedi. İçimde bir kızgınlık büyümeye başlamıştı ki, devam etti “Uzungölün yolu bozuk diye size Zigana’yı tarif ettim“.

İnsan cidden kilitlenip kalıyor böyle bir durumda.

O bölgedeki bir başka anı da sanırım Çarşamba taraflarında, deniz kenarında bir balık restoranında yemek yerken yaşadığım bir olaydı. Dışarıda gök yarılmışçasına deli bir yağmur yağıyordu. Biz de camekan bir bölümde yemek yiyorduk. Camekana çarpan damlaların sesi konuşulanları bile anlamaya izin vermez boyuttaydı. Garson mutfağa doğru seslendi “Ula Cemal Yağmur yağıyor” mutfaktan cevap geldi “Nerden anladin oni?

Fıkralardaki karadenizliler ihtiyaç fazlası. Orjinalleri daha süper. Bir ara size içinde lazlarla beraber rol aldığım fıkraları anlatırım, anlarsınız.

Şimdi artık gitmeye çekiniyorum. O bıraktığım yeşili, muhteşem doğayı bulamamaktan korkuyorum. Sumela manastırı bile 1989 da gittiğimde virane ama muhteşem bir yerdi 2000 de gittiğimde ytonglardan “restore !” edilmiş saçma sapan bir yapıydı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kurban

Gene bayramını kutlayacağımız, üçer beşer girerek keseceğimiz bir “kurban” daha yaklaşıyor. Her sene bir kere bir kurbanlığı kesip fakirlere vererek onların da “et yemesini” sağladığımız ve kendimizi iyi hissettiğimiz bir dönemin eşiğindeyiz.

Başından beri bu ibadeti sorgulamaya kalktığımda söylenen gerekçe fakirlerin et yemesi için bir vesile olduğuydu. Tabi daha ilginç yorumlar da duydum. Mesela sırat köprüsünden üstüne binerek karşıya geçileceği gibi. Sanki kestiğimiz koyunlar ip cambazı. Danalar trapezci. Biz bunları hayvan pazarı değil sirkten alıyoruz sanki. (Bak şimdi bunu dedim ya, mutlaka bir eşeğin aklına karpuz kabuğu düşecek ve seneye ip cambazı koyun diye beş misli fiyata hayvan satacaklar).

refugee-hero-1Bu konunun geleneksel bir yanı olduğu muhakkak ancak dini bir temeline rastlamadım. Hemen celallenmeyin kendiniz okuyup araştırıp sonuca kendiniz varın ama gözünüzü seveyim televizyonda ağlayan adamlar şöyle dedi böyle yaptı demeyin. Kevser suresi kurban için delil olarak öne sürülür (Öyleyse Rabbın için namaz kıl ve kurban kes.) ancak orada geçen ifadenin çevirisinin “göğsünü O’na yönelt”, “kendini O’na ada” anlamında da çevrilebildiğini gördüm. Ki bence çok daha mantıklı. Hatta oradaki namaz diye çevrilen “salat” kelimesinde de bir takım çeviri sorunları var gibi ama o başka bir konu.

Temelde İslam paylaşmayı yardımlaşmayı en ön planda tutuyor. Ancak bence bunu senenin bir günü değil seneye homojen olarak yayarak yapmanın sağlıklı bir islam anlayışı olduğu kanısındayım. Kurban bayramı buna vesile ise bir gün içinde kesilen etleri fakirlere verip 1 hafta 10 gün et yemelerini sağlayıp, sonra da onları unutup geçeceksek, burada ciddi bir sorun var demektir.

Ben bu sene hayvan katliamı yerine dünyadaki açlar, açıklar, düşkünler için global bir yardım kampanyası içinde olmayı tercih ettim ve mültecileri hedef alan bir kampanya seçtim. Yoksa ben keseceğim, komşum kesecek, diğer komşum kesecek, ben ona, o öbürüne eti dağıtacak ve biz mutlu olacağız kısmı bana yanlış geliyor. Yanlış anlaşılmasın hayvanların kesilmesi de değil benim derdim, etleri paketlenmiş olarak alınca daha insancıl olmuyor zaten. Ama konu yardımlaşma ise bu sefer konudan sapmamak amacım.

Yardımlaşma ve yardımın dağıtılması konusunda Türkiye’deki herhangi bir kuruma zerre kadar güvenim yok. Hele ki Türgev gibi ne amacı olduğunu kabak gibi beyan eden vakıflar bu işe talipken hiç olmasın daha iyi. Global olarak faaliyet gösteren islami kuruluşların da, biraz dibini eşeleyince, bazı silahlı islami gruplara yardımları ile ilgili makaleler görmek hoş olmuyor. Bu sene Google’ın dağıtımında rol aldığı ( onetoday.google.com ) bir yardım organizasyonunu tercih ettim. Ne acı değil mi kendi dininden olana değil bambaşka bir kuruluşa güveniyoruz.

Keşke ardında başka bir mekanizma, üç kağıt, dolap, sahtekarlık, silah olmadığına emin olduğumuz bir islami oluşum olsa. Bu oluşum yaptıklarıyla herkesi kendine hayran bırakabilse. %100 emin olsak ve her ay düzenli bir ödemeyi böyle bir kurum aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine aktarabilsek. Böylece kitabın öğrettiği doğru yol üzerinde (sıratı müstakim yani sırat köprüsü) yaşasak ve köprüyü bu dünyada geçebilsek

Bu kadar acının yaşandığı, bir iktidar, biraz para, bir zırvalık adına ölümlerin yaşandığı bu zamanda eğer olabiliyorsa Kurban bayramınız kutlu olsun.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Devamlılık

Seri bir şekilde çekilmiş fotoğrafları saniyede 24 kare hızda arka arkaya gösterdiğinizde gözünüz bunu kesintisiz bir hareket olarak algılar. Biz buna film diyoruz.

downloadBeynimiz tek tek kareleri görmüyor. Sanıyor ki kesintisiz olarak hayat akıyor. Onların kareler olduğunu bilmek bile bu zannı değiştirmiyor. Tıpkı hayat gibi. Arka arkaya gelmiş anları saniyede 24 kare akıttığımızda hayat diyoruz. Bazılarımızın hayatı HD ama yine de bu o bir saniyeye 24 değil de 50 kare sığdırabilmesinden başka birşey değil. Buna da “Hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz.

Şimdiye kadar binlerce kare, binlerce an aktı önümüzde, kimbilir belki de makaranın sonuna bile gelmiş olabiliriz. Kimi zaman içinden, kimi zaman dışından baktık hayata ama bir gün gelecek yakalanmış anlarda kalacak alaminut 33 kyüzümüz. Fotoğraflarda… O tek karede yani, hani akmayan tek kare. Benim için durum biraz daha farklı. O gün geldiğinde benim gözümden dünyanın nasıl gözüktüğünü görecekler ama ben çoğunun içinde olmayacağım. Fotoğraf çekmenin de yan etkisi bu olsa gerek.

Devamlılığa dönersek, bu dünyanın devamlılığı içinde başından beri yoktuk sonuna kadar da olmayacağız. Bizim hayatımız da dünyanın 24 karesinden biri sonuçta. Kendi çerçevenden bakınca göremeyeceği kısmını merak ettiğinden korkuyor insan biraz da. Yarım kalacak diziler, görülemeyen mürvetler, merak edilen torunlar, yargılanacak mı yırtacak mı diye merak ettiklerimiz, şampiyonun kim olacağı, gidilememiş uzak diyarlar hep yarım kalacak. Çok çok iyi seyredin kareleri, birbirimize anlatacak çok şeyimiz olacak yazılar akarken.

Bir gün hiç unutmam gene hayattayız….

 

 

 

(Benim gözümden nasıl gözüküyor dünya bakmak isteyenler için flickr adreslerim aşağıda)

https://www.flickr.com/photos/duopod2/

https://www.flickr.com/photos/duopod/

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Değer

“Benim için ne kadar değerli olduğunu biliyor musun ?” doğru cevap her zaman için “Bilmiyorum” olmalı. Bilemezsin ve bilemeyeceksin. Çünkü o değer normal şartlar altında sana denilen iki süslü kelime değil. Değer dediğin özel bir günde alınan yüzük veya kravat da değil. Hatırlanan bir doğumgünü, mum ışığında bir yemek, çantandan çıkan süpriz bir post it falan da değil. Bunların hepsi güzel ama değeri göstermiyor. Değer zor zamanlarda üzerinden alınan yüktür.

dirty-diamond-i-1346148374_bKafan karışıkken, dertliyken, stres altındayken taşıman gereken yükten alınan her bir parça sana verilen değerdir. Çünkü normalde taşıdıkların bir kat daha ağırlaşır böyle zamanda, altından kalkmak bir yana ezilmeye başlarsın. Elbet kalkacaksındır ama ezilmeden kalkmak için bir el beklersin. Her uzanan el ne kadar değerli olduğunun ispatıdır.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eylül’de din başkadır

İlkokuldaydım 12 Eylülde. Anarşik ne demek tam anlamıyordum yani. Tek hatırladığım güneşli bir gün birden bire, sokağa çıkmanın yasak olduğunu öğrenmemdi. 3-4 ev sonraki teyzemlerin evine de mi gidemeyecektim yani. Sonra hin bir fikir geldiydi aklıma “bahçeden bahçeye atlayarak gitsek, sokağa çıkmamış oluruz” diye düşünmüştüm.

Sonra okullar açıldı ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile tanıştım. Sınıf öğretmeni yerine o dönemin il milli eğitiminden bir müdür giriyordu derse. Benim gibi herşeyin nedenini niçinini merak eden birisi için bir kabus başlamıştı bu dersle birlikte. Bütün derslerim “Pekiyi iken o dönemin sonunda ilk defa karnemde bu ders sayesinde “iyi” görecektim hatta.

66507Kafama takılan birşeyi sormaya kalktığım anda, sorma günah dinden çıkarsın diye kestirilip atılıyordu. “Çıkması böyle kolaysa beni hayatta tekrar geri almazlar” diye sormadım aklıma takılanları. Ama onlar hep birikti kafamda. Sureleri ezberletmeye başladıklarında tekerleme gibi gelmişti ilk zamanlar. Ne dediğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hatta doğru söylendiğine de emin değildim ama demek ki ancak böyle söyleyince Allah anlayacaktı beni. İlk ölüm korkusunu o sene yaşadım. Tüylerim ürpermişti bu konu ilk aklıma geldiğinde.

Bir çocuğa din eğitimini okulda vermek kadar büyük bir hata olamaz herhalde. Anlatanın konuyu ne kadar bildiği bile şüpheliyken, ruhsal travmalara bu kadar açık ve ciddi bir konu o yaşta kimsenin eline bırakılmamalı. Hoca, imam dediğimiz adamların konuya ne kadar vakıf olduğu ortada. Din bütün bilim dalları hakkında bilgi sahibi olunduktan sonra anlaşılması mümkün olan bir konu. Hiç bir şeyi bilmezken direk sure ezberlemek potansiyel ateist yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

40 yaşında anlamaya başladım çoğu şeyi. Kuran da aynı şeyi işaret ediyor aslında Ahkaf suresi 15. ayette*.

Körü körüne inanmak, temelsiz bir yapıdır. Çok hızlı yıkılabilir. Nedenine, niçinine inerek bir konuyu öğrendiğinizde eğer mantık kırılması yaşanmıyorsa konuyu öğrenir anlar ve en sağlam temelin üzerine inşaata başlarsın.

Bir çocuğun ne dediğini bilmeden tekerleme söyler gibi birşeyler mırıldanıp, yatıp kalkması din değildir. Ha büyüyüp aynı şeyi yapıyorsan o da din değildir. Anlatılacaksa en azından evrensel değerler, kul hakkı, adalet kavramları anlatılsın. Eğer sonradan anlatılanlarda, öncekilerle veya genel doğrularla ve insanın doğasıyla çelişen birşey varsa birşeylerin yanlış anlatıldığını anlarlar. Soru sormanın dinden çıkmak olmadığını hatta dinden çıkmak diye birşeyin olamayacağını da anlamış olurlar.

 

 

  • Ahkaf 15 : Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihâyet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: “Ya Rabbi dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin ni’mete şükretmeğe, râzı olacağın yararlı işler yapmağa sevk eyle. Benim için zürriyetim içinde de salâhı devam ettir (benden gelecek olanları da iyi insanlar yap). Ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım.”
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail