Veda

Bir şehri terkettiğinde artık o şehrin zamanında akmazsın. Senin için zaman donmuştur orası için. Yıllar geçip de tekrar ziyaret ettiğinde o bildiğin sokaklar bile yoktur artık. Orada değişmiştir herşey, senin donmuş anılarındaki gibi bulamazsın aradıklarını.

Bir hayatı terkeden için hayat o noktada kalır. Zaman donmuştur onun için. Artık içinde değildir zamanın. Kalanlar için ise, giden donmuştur.

En çok bir da2013-03-23T08-41-06_1ha sohbet edemeyecek olmak koyar kalana. Hele ki seni anlayan nadir azınlıktan biri ise giden, sen de bir parçanı gönderirsin onunla. Eksilirsin…Her giden, biraz biraz götürür seni de ama böyleleri yok mu ? En büyük parçalarını onlar alır gider.

O güzel gülüşünle, pozitifliğinle, mantığınla, aklınla, götürdüğün parçalarımızla dondurdun ya zamanı, hoşçakal güzel insan..

Hoşçakal baba…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Arayış

Çok ilginç bir adamdı Sencer Derya. Bilenler çok iyi bilir kim olduğunu bilmeyenler için ise sadece şiirsel bir isimdir.

1994 senesinde Kuşadası’nda yaşıyordum. Yaz bitip de el ayak çekilince, gececi olarak çalıştığım otelde işe geldikten sonra 10-15 dakikada işlerimi bitirir olmuştum. Sonrasında saat dolduruyordum sabaha kadar. Sabah olunca da, bu sefer akşama kadar boştum. O dönem çok kitap okudum, civardaki tüm dağ, taş, kanyon, tepe, köy ne var ne yok gezdim ama yine de boş zaman kalıyordu. Düşünecek çok zamanım vardı. Kendimi, varoluşumu hemen her şeyi sorguluyordum. O dönem birlikte olduğum kimse de olmayınca iyice kendime dönmüştüm. Neredeyse tek konuştuğum, tartıştığım, sohbet ettiğim kişi ise geceleri birlikte çalıştığım Semih’ti.

Sencer Derya
Sencer Derya

Kitapçıları, kasetçileri gezerken zaman kısıtlaması veya bekleyen olmadığı için, uzun uzun bakardım, incelerdim herşeyi. O dönem elime geçen Neyname diye bir kaset vardı. Nereden bulduysam kaseti kaybettikten sonra aramadığım yer kalmadı bulamadım bir daha. Ney sesi o kadar etkileyiciydi ki hiç bir zaman müziğe yeteneğim olmadığı halde o sesi kendim çıkarmak istedim. Bunda belki de biraz o zamanki mizah dergilerinden birinde bulunan “Gönül Adamı” adlı şerit ve o seritteki kahramanın elinde sürekli ney olması da etkilemiş olabilir.

Sonra başladım Ney aramaya. Aklıma İstanbul’da Karaköy’deki enstruman satan pasajlar gelince babamı aramıştım belki bulabilir diye. Hiç unutmam Perşembe akşamı sordum Cuma akşamı babam arayıp asıl iyi neylerin Ödemiş’te satıldığı ancak geç olduğu için isim veya adres alamadığını Pazartesi öğreneceğini söyledi.

O gece çalışırken Pazartesiye kadar sabredemeyeceğimizi anladık ve sabah saat yedide mesai biter bitmez direk arabayla Ödemiş’e gittik. Gitmek sorun değil de,  nasıl bir kafaysa sanki Ödemiş 2 ev 3 dükkanmış gibi, ismini bilmediğimiz birini aramaya gittik.

Ödemiş’e girince birden bu gerçekle yüzleştik. Ana caddenin üzerinde yavaş yavaş arabayla giderken, bir berduş gördük. Yanaşıp “buralarda ney satan kimse var mı?” diye sorduk. Adam “Dün, paralel sokakta birisi sırtında kamışlarla aşağı doğru yürüyen birini gördüm” dedi. Hemen o sokağa girdik ve bu sefer o sokakta yavaş yavaş ilerlemeye başladık. İçinde kanarya kafesi olan eski tarz bir berber dükkanı gördük ve inip ona sorduk. Adam direk dükkan ismi ve pasaj ismi vererek bizi bir züccaciye dükkanına yönlendirdi.

neyvenota1Züccaciye dükkanı ! Vitrindeki çay bardaklarının arasından Ney’e dair bir kanıt ararken galiba bir yaylı tambur gördüydüm. Neyse içeri girdik ve “Sizde ney var mı?” diye bodoslama daldık lafa. O eski tarz çelik üstü parlak kontraplaktan ofis masasının arkasındaki otuzlu yaşlardaki adam çok sakindi. “Geçin oturun çay içer miyiz ?” dedi. Oturduk, çaylar geldi, “Nasıl buldunuz burayı ?” diye sorarak konuşmaya başladı. Anlattık büyük bir ilgiyle dinledi ancak çaylar bitmiş olmasına rağmen hala dükkanda Ney satılıp satılmadığını bilmiyorduk.

Sonunda geceden beri uykusuz olmanın verdiği sabırsızlıkla sordum. Adam aynı sakinlikle devam etti. “Babam ney yapar satar. Burayı bulmanız ilginç çünkü dükkanı daha yeni taşıdık. Buraya çok az insan biliyor onun için şaşırdım” dedi. “Bekleyin babam yoldadır gelir birazdan” dedi.

bonamart-tm-fashion-women-lady-french-artist-winter-warm-felt-wool-beret-beanie-hat-ski-cap_2567320Gerçekten beş dakika geçmeden, dükkanın dışarıya doğru olan kapısının önüne bisikletle biri yanaştı. Kafasında filmlerde fransız ressamlarının taktığı armut sağlı kasketlerden vardı. Ceketi ve bisikletiyle bir film karesinden fırlamış gibiydi. İşte Sencer Derya’yı ilk gördüğüm an oydu.

İçeri girdi. Oğlu kısaca özetledi durumu. Biraz da onunla sohbetten sonra dükkanın bodrum katından büyük bir çöp poşeti içinde neyler ortaya çıktı. O gün oradan paramız da fazla yetişmediğinden biri biraz yamuk iki ney alıp çıktık. Ses çıkarmayı başarınca gelin dedi arkamızdan.

Sonrasında aşağı yukarı 6 ay bir rüya gibi geçti. Her fırsatta da Ödemiş’e gidip Sencer Derya’dan ders almaya çalıştık. Semih ile çıktığımız bu yolda çok çok ilginç olaylar yaşadık, çok çok ilginç insanlarla tanıştık. Semih hızla ilerlerken ben hala nota ve işin matematiği ile uğraşmaktaydım. İtiraf ediyorum ben pek başarılı olamadım.

Bu arada Mevlevilik üzerine adap ve erkan kitapları bitirmiş, Mesnevi’yi okumaya başlamıştım. Bir gece yine otelde çalışırken Tarikatlerden ve günümüzde bu tarz bir yaşamın ne kadar zor olduğundan bahsederken uzun uzun doğruya ulaşmanın yolu nedir diye tartışmıştık. Tarikat zaten yol demek bunu biliyorduk ama bunun uygulaması hakkında sorular oluşmaya başlamıştı. Ertesi sabah Ödemiş’e gidecektik bir hafta öncesinden planlanmıştı ve Sencer Derya da bekliyordu.

Sabah züccaciyeye biz daha erken vardık. Yine oğluyla (ismini unuttum okuyorsa özür dilerim) çay içerken Sencer Derya içeri girdi. Merhabalaştıktan hemen sonra direk konuşmaya başladı. “Buradan İstanbul’a bir çok yoldan gidilir, karadan arabayla gidersin, İzmir’den uçakla veya gemiyle gidersin yani yollar tükenmez ancak hangi yoldan gidersen git İstanbul’a varırsın. Mühim olan yol değil varacağın yerdir.” Tüylerim diken diken olmuştu. Nereden anlamıştı acaba bizim kafamızdakini.

Sonradan yine Sencer Derya,nın bizi tanıştırdığı Kuşadası’nda antika dükkanı olan Zaki baba bir keresinde bahsetmişti. “O değişik biridir habersiz gider sofrada tabağımı konmuş bulurdum” diye.

Gölcük Yaylası
Gölcük Yaylası

Yaz geldiğinde Ödemiş sıcak olmaya başlamıştı. Gölcük yaylasına çıkar olmuştuk. Bir gün bir kır kahvesinde yere bir yaygı koyup güzel bir esinti eşliğinde göle karşı çayımızı içip sohbet ediyorduk ki, tarladan birisi çıkıp geldi. Ektiği fasulyeleri sulamış, paçaları sıvalı ve dizine kadar çamur içindeydi. Sohbeti böldüğü için biraz kızmıştım. Zaten yeterince çok görüşemiyorduk bir de şimdi şu güzel ortam bölünmüştü. Kimbilir ne kadar gereksiz bir konu konuşacak derken sohbet birden bütün fikirlerimi ters yüz etti. Sencer Derya ona, normalde patatesi ile meşhur bu yaylada neden fasulye ektiğini  sorunca adam ziraatçilerle görüştüğünü patatesin topraktan aldığı azotu fasulye ekerek toprağa geri kazandırdığını böylece sonradan ekeceği patateslerin daha lezzetli olacağını söyledi. Doğrulup dikkat kesildim. Ben cahil bir köylü beklerken azottan bahseden birisi haliyle dikkatimi çekmişti. Sonraki konu daha da ilginçti, birden musikiden bahis açıldı ve köylü İzmirden geçen hafta geldiğini ve cemiyette ve koroda herşeyin yolunda olduğunu anlattı. Sonradan anlaşıldı ki o köylü TRT İzmir Radyosunda solistmiş. O gün görünüşün ne kadar aldatıcı olabileceğine dair harika bir ders aldım.

İstanbul’a taşınana kadar Sencer Derya ile her fırsatta görüşmeye çalıştık, evine misafir olup Neyzen Teyfik’e ait eski bir Ney’e üflemek bile nasip oldu. O dönem yaşanan herşey sanki bir Reşat Nuri romanıydı.

Sonrasında Sencer Derya’nın tavsiye ettiği kitapları sahaflarda arayıp bularak konuları daha derinlemesine inceleme fırsatım oldu. Kitapları bulmak çok da kolay olmadı itiraf ediyorum. Fi-Hi Mafih ve Füsus-ül Hikem beni en çok zorlayan iki kitap oldu.

Bu dönemin benim hayatımda tasavvufun ne olduğunu anlamamda büyük etkisi vardır. O yüzden bugün neyin nereye kadar doğru olduğunu görebiliyorum.

Bu varoluş arayışı bugüne kadar sürdü. O günlerde onları anlamasaydım bugün  işin aslının o olduğunu sanmam kaçınılmazdı. O günlerimde arayış yolculuğuma katılan Semih, Sencer, Zaki, çiftçi ve Kemancı (Başka bir hikayede bahsederim ondan da) hepsi benim için çok değerlidir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Karadeniz Hatırası

2000 yılıydı sanırım. Araba ile büyük bir Türkiye turu atıyorduk. Karadenize geldiğim anda bir farklılık sezmiştik. Yol sorma gafletinde bulunduğumuz anda bu girdabın içine girmiş olduk. Uzungöl’e nasıl gideceğimizi sorduğum çiçekci oldukça detaylı bir tarif verdi. Fakat kilometrelerce yol gittikten sonra aslında tarif ettiği yerin Zigana yaylası olduğunu anladık. Anlamak da aslında pek işe yaramadı.”O kadar yol geldik bari burada kalalım” dedik fakat bu sefer de Zigana yaylasına ulaşamadık. Okun nereyi gösterdiğini anlamak için arabadan inip önüne giderek dibinden bakmam gerekti.

55266_451073722073_7587152_o Tabelayı öyle bir yere koymuşlardı ki önünden geçip geçip doğru yola ulaşamıyordunuz. Anayoldan gelirken sola dik bir yokuşla aşağıya doğru bir yol vardı. Dolayısıyla ana yoldan göz hizasında yolun varlığı imkanı yok sezilmiyordu. Tabelayı da yolun daha da soluna koydukları için ilk büyük ok sanki anayolu takip etmemizi ister gibiydi. Halbuki aşağı inen yolun sağına koysalar hiç kargaşaya mahal vermeyeceklerdi ama neyse.

Karadeniz bölge sınırına girildiği andan itibaren, bütün otellerde çeşmelerde, maviden sıcak, kırmızıdan soğuk akması da ilginçti. Buna, o bölgede usta çırak ilişkisi ile yetişen sıhhi tesisatçıların, nesiller önce ilk ustanın renk kodlarını ters öğrenmesi ve ilk çırağına yanlış öğretmesinin sebep olduğunu düşünmüştüm. Hala da daha mantıklı bir açıklama bulamadım.

Yaylada karşılaştığımız yaşlı çiftle sohbet de beyin donduran türdendi. Nerdensiniz dediklerinde “İstanbul” dedim ve saniyesinde amca “bizim yeğen var orada… Kamil bildin mi ?” diye klişeyi oturttu. Teyze ise gördü ve yükseltti. “Biraz önce Turistlerle karşılaştık gördünüz mü?” dedi. “Yok teyzeciğim karşılaşmadık” dedik. “Baya bir konuştuk çok iyi insanlardı” dediğinde, kafamdan geçen lisan problemini sorsam mı sormasam mı diye düşünürken teyze ters köşeye yatırdı beni “Kıbrıslılarmış, görsen ne güzel Türkçe konuşuyorlar aferim onlara” dedi.

PictureSupplierYayla dönüşü o yol sorduğum çiçekçiyi buldum. Üşenmedim gittim, “Abi sen bizi yanlış yaylaya göndermişsin Tarif ettiğin yer Uzungöl değil Zigana’ymış” dedim. Soğukkanlı bir şekilde şivesinin hakkını vererek “bileyrum” dedi. İçimde bir kızgınlık büyümeye başlamıştı ki, devam etti “Uzungölün yolu bozuk diye size Zigana’yı tarif ettim“.

İnsan cidden kilitlenip kalıyor böyle bir durumda.

O bölgedeki bir başka anı da sanırım Çarşamba taraflarında, deniz kenarında bir balık restoranında yemek yerken yaşadığım bir olaydı. Dışarıda gök yarılmışçasına deli bir yağmur yağıyordu. Biz de camekan bir bölümde yemek yiyorduk. Camekana çarpan damlaların sesi konuşulanları bile anlamaya izin vermez boyuttaydı. Garson mutfağa doğru seslendi “Ula Cemal Yağmur yağıyor” mutfaktan cevap geldi “Nerden anladin oni?

Fıkralardaki karadenizliler ihtiyaç fazlası. Orjinalleri daha süper. Bir ara size içinde lazlarla beraber rol aldığım fıkraları anlatırım, anlarsınız.

Şimdi artık gitmeye çekiniyorum. O bıraktığım yeşili, muhteşem doğayı bulamamaktan korkuyorum. Sumela manastırı bile 1989 da gittiğimde virane ama muhteşem bir yerdi 2000 de gittiğimde ytonglardan “restore !” edilmiş saçma sapan bir yapıydı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kurban

Gene bayramını kutlayacağımız, üçer beşer girerek keseceğimiz bir “kurban” daha yaklaşıyor. Her sene bir kere bir kurbanlığı kesip fakirlere vererek onların da “et yemesini” sağladığımız ve kendimizi iyi hissettiğimiz bir dönemin eşiğindeyiz.

Başından beri bu ibadeti sorgulamaya kalktığımda söylenen gerekçe fakirlerin et yemesi için bir vesile olduğuydu. Tabi daha ilginç yorumlar da duydum. Mesela sırat köprüsünden üstüne binerek karşıya geçileceği gibi. Sanki kestiğimiz koyunlar ip cambazı. Danalar trapezci. Biz bunları hayvan pazarı değil sirkten alıyoruz sanki. (Bak şimdi bunu dedim ya, mutlaka bir eşeğin aklına karpuz kabuğu düşecek ve seneye ip cambazı koyun diye beş misli fiyata hayvan satacaklar).

refugee-hero-1Bu konunun geleneksel bir yanı olduğu muhakkak ancak dini bir temeline rastlamadım. Hemen celallenmeyin kendiniz okuyup araştırıp sonuca kendiniz varın ama gözünüzü seveyim televizyonda ağlayan adamlar şöyle dedi böyle yaptı demeyin. Kevser suresi kurban için delil olarak öne sürülür (Öyleyse Rabbın için namaz kıl ve kurban kes.) ancak orada geçen ifadenin çevirisinin “göğsünü O’na yönelt”, “kendini O’na ada” anlamında da çevrilebildiğini gördüm. Ki bence çok daha mantıklı. Hatta oradaki namaz diye çevrilen “salat” kelimesinde de bir takım çeviri sorunları var gibi ama o başka bir konu.

Temelde İslam paylaşmayı yardımlaşmayı en ön planda tutuyor. Ancak bence bunu senenin bir günü değil seneye homojen olarak yayarak yapmanın sağlıklı bir islam anlayışı olduğu kanısındayım. Kurban bayramı buna vesile ise bir gün içinde kesilen etleri fakirlere verip 1 hafta 10 gün et yemelerini sağlayıp, sonra da onları unutup geçeceksek, burada ciddi bir sorun var demektir.

Ben bu sene hayvan katliamı yerine dünyadaki açlar, açıklar, düşkünler için global bir yardım kampanyası içinde olmayı tercih ettim ve mültecileri hedef alan bir kampanya seçtim. Yoksa ben keseceğim, komşum kesecek, diğer komşum kesecek, ben ona, o öbürüne eti dağıtacak ve biz mutlu olacağız kısmı bana yanlış geliyor. Yanlış anlaşılmasın hayvanların kesilmesi de değil benim derdim, etleri paketlenmiş olarak alınca daha insancıl olmuyor zaten. Ama konu yardımlaşma ise bu sefer konudan sapmamak amacım.

Yardımlaşma ve yardımın dağıtılması konusunda Türkiye’deki herhangi bir kuruma zerre kadar güvenim yok. Hele ki Türgev gibi ne amacı olduğunu kabak gibi beyan eden vakıflar bu işe talipken hiç olmasın daha iyi. Global olarak faaliyet gösteren islami kuruluşların da, biraz dibini eşeleyince, bazı silahlı islami gruplara yardımları ile ilgili makaleler görmek hoş olmuyor. Bu sene Google’ın dağıtımında rol aldığı ( onetoday.google.com ) bir yardım organizasyonunu tercih ettim. Ne acı değil mi kendi dininden olana değil bambaşka bir kuruluşa güveniyoruz.

Keşke ardında başka bir mekanizma, üç kağıt, dolap, sahtekarlık, silah olmadığına emin olduğumuz bir islami oluşum olsa. Bu oluşum yaptıklarıyla herkesi kendine hayran bırakabilse. %100 emin olsak ve her ay düzenli bir ödemeyi böyle bir kurum aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine aktarabilsek. Böylece kitabın öğrettiği doğru yol üzerinde (sıratı müstakim yani sırat köprüsü) yaşasak ve köprüyü bu dünyada geçebilsek

Bu kadar acının yaşandığı, bir iktidar, biraz para, bir zırvalık adına ölümlerin yaşandığı bu zamanda eğer olabiliyorsa Kurban bayramınız kutlu olsun.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Devamlılık

Seri bir şekilde çekilmiş fotoğrafları saniyede 24 kare hızda arka arkaya gösterdiğinizde gözünüz bunu kesintisiz bir hareket olarak algılar. Biz buna film diyoruz.

downloadBeynimiz tek tek kareleri görmüyor. Sanıyor ki kesintisiz olarak hayat akıyor. Onların kareler olduğunu bilmek bile bu zannı değiştirmiyor. Tıpkı hayat gibi. Arka arkaya gelmiş anları saniyede 24 kare akıttığımızda hayat diyoruz. Bazılarımızın hayatı HD ama yine de bu o bir saniyeye 24 değil de 50 kare sığdırabilmesinden başka birşey değil. Buna da “Hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz.

Şimdiye kadar binlerce kare, binlerce an aktı önümüzde, kimbilir belki de makaranın sonuna bile gelmiş olabiliriz. Kimi zaman içinden, kimi zaman dışından baktık hayata ama bir gün gelecek yakalanmış anlarda kalacak alaminut 33 kyüzümüz. Fotoğraflarda… O tek karede yani, hani akmayan tek kare. Benim için durum biraz daha farklı. O gün geldiğinde benim gözümden dünyanın nasıl gözüktüğünü görecekler ama ben çoğunun içinde olmayacağım. Fotoğraf çekmenin de yan etkisi bu olsa gerek.

Devamlılığa dönersek, bu dünyanın devamlılığı içinde başından beri yoktuk sonuna kadar da olmayacağız. Bizim hayatımız da dünyanın 24 karesinden biri sonuçta. Kendi çerçevenden bakınca göremeyeceği kısmını merak ettiğinden korkuyor insan biraz da. Yarım kalacak diziler, görülemeyen mürvetler, merak edilen torunlar, yargılanacak mı yırtacak mı diye merak ettiklerimiz, şampiyonun kim olacağı, gidilememiş uzak diyarlar hep yarım kalacak. Çok çok iyi seyredin kareleri, birbirimize anlatacak çok şeyimiz olacak yazılar akarken.

Bir gün hiç unutmam gene hayattayız….

 

 

 

(Benim gözümden nasıl gözüküyor dünya bakmak isteyenler için flickr adreslerim aşağıda)

https://www.flickr.com/photos/duopod2/

https://www.flickr.com/photos/duopod/

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Değer

“Benim için ne kadar değerli olduğunu biliyor musun ?” doğru cevap her zaman için “Bilmiyorum” olmalı. Bilemezsin ve bilemeyeceksin. Çünkü o değer normal şartlar altında sana denilen iki süslü kelime değil. Değer dediğin özel bir günde alınan yüzük veya kravat da değil. Hatırlanan bir doğumgünü, mum ışığında bir yemek, çantandan çıkan süpriz bir post it falan da değil. Bunların hepsi güzel ama değeri göstermiyor. Değer zor zamanlarda üzerinden alınan yüktür.

dirty-diamond-i-1346148374_bKafan karışıkken, dertliyken, stres altındayken taşıman gereken yükten alınan her bir parça sana verilen değerdir. Çünkü normalde taşıdıkların bir kat daha ağırlaşır böyle zamanda, altından kalkmak bir yana ezilmeye başlarsın. Elbet kalkacaksındır ama ezilmeden kalkmak için bir el beklersin. Her uzanan el ne kadar değerli olduğunun ispatıdır.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eylül’de din başkadır

İlkokuldaydım 12 Eylülde. Anarşik ne demek tam anlamıyordum yani. Tek hatırladığım güneşli bir gün birden bire, sokağa çıkmanın yasak olduğunu öğrenmemdi. 3-4 ev sonraki teyzemlerin evine de mi gidemeyecektim yani. Sonra hin bir fikir geldiydi aklıma “bahçeden bahçeye atlayarak gitsek, sokağa çıkmamış oluruz” diye düşünmüştüm.

Sonra okullar açıldı ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile tanıştım. Sınıf öğretmeni yerine o dönemin il milli eğitiminden bir müdür giriyordu derse. Benim gibi herşeyin nedenini niçinini merak eden birisi için bir kabus başlamıştı bu dersle birlikte. Bütün derslerim “Pekiyi iken o dönemin sonunda ilk defa karnemde bu ders sayesinde “iyi” görecektim hatta.

66507Kafama takılan birşeyi sormaya kalktığım anda, sorma günah dinden çıkarsın diye kestirilip atılıyordu. “Çıkması böyle kolaysa beni hayatta tekrar geri almazlar” diye sormadım aklıma takılanları. Ama onlar hep birikti kafamda. Sureleri ezberletmeye başladıklarında tekerleme gibi gelmişti ilk zamanlar. Ne dediğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hatta doğru söylendiğine de emin değildim ama demek ki ancak böyle söyleyince Allah anlayacaktı beni. İlk ölüm korkusunu o sene yaşadım. Tüylerim ürpermişti bu konu ilk aklıma geldiğinde.

Bir çocuğa din eğitimini okulda vermek kadar büyük bir hata olamaz herhalde. Anlatanın konuyu ne kadar bildiği bile şüpheliyken, ruhsal travmalara bu kadar açık ve ciddi bir konu o yaşta kimsenin eline bırakılmamalı. Hoca, imam dediğimiz adamların konuya ne kadar vakıf olduğu ortada. Din bütün bilim dalları hakkında bilgi sahibi olunduktan sonra anlaşılması mümkün olan bir konu. Hiç bir şeyi bilmezken direk sure ezberlemek potansiyel ateist yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

40 yaşında anlamaya başladım çoğu şeyi. Kuran da aynı şeyi işaret ediyor aslında Ahkaf suresi 15. ayette*.

Körü körüne inanmak, temelsiz bir yapıdır. Çok hızlı yıkılabilir. Nedenine, niçinine inerek bir konuyu öğrendiğinizde eğer mantık kırılması yaşanmıyorsa konuyu öğrenir anlar ve en sağlam temelin üzerine inşaata başlarsın.

Bir çocuğun ne dediğini bilmeden tekerleme söyler gibi birşeyler mırıldanıp, yatıp kalkması din değildir. Ha büyüyüp aynı şeyi yapıyorsan o da din değildir. Anlatılacaksa en azından evrensel değerler, kul hakkı, adalet kavramları anlatılsın. Eğer sonradan anlatılanlarda, öncekilerle veya genel doğrularla ve insanın doğasıyla çelişen birşey varsa birşeylerin yanlış anlatıldığını anlarlar. Soru sormanın dinden çıkmak olmadığını hatta dinden çıkmak diye birşeyin olamayacağını da anlamış olurlar.

 

 

  • Ahkaf 15 : Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihâyet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: “Ya Rabbi dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin ni’mete şükretmeğe, râzı olacağın yararlı işler yapmağa sevk eyle. Benim için zürriyetim içinde de salâhı devam ettir (benden gelecek olanları da iyi insanlar yap). Ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım.”
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sıvı

Biraz eskilere “Fen Bilgisi” dersine dair bilgilere gidin, sıvıların bir özelliği vardı, hatırladınız mı hani “Bulundukları kabın şeklini alırlar“.

Captureİnsan vücudunun %70’i su olmasına rağmen bulunduğu şartlara uyum konusunda sıvı özellikleri göstermemesi o lanet %30 mineral bölümün suçu.  Halbuki bulunduğun ortamın şartları ile uyumlu olunca sorunlara karşı daha kesin ve kalıcı çözümler üretebilir, hayattan daha fazla keyif de alabiliriz. İlla her şartta, akıntıya karşı savaşmanın alemi yok yani.

İngiltere’nin yağmurunu en azından şarkılardan biliyorsunuzdur. Gerçekten anormal yağış alan bir ülke. Bunun yanısıra son derece tutarsız bir hava durumu da söz konusu. Sabah evden çıkarken güneş gözünüze girer, sokağın köşesinden dönerken sağnak bastırır, ana yola çıkarken silecekler yetişmez, anayolda ilk sapağa gelmeden güneşliği indirebilirsiniz. Her 10 dakikada bir değişen bir hava var. Yani  “Haftaya pazar günü pikniğe gidelim” diyemiyorsunuz.  Buradaki insanları inceleyince ne kadar sıvı bir mantıkla yaşadıklarını görebilirsiniz. Hayran olunası bir yaşama şekli. Yağmur yağıyor diye planını erteleyen bir tek İngiliz yok mesela. Her evde en azından birer tane lastik çizme, su geçirmez pantalon, yağmurluk, yürüyüş ayakkabısı var. En sevdiğim şey ise katlanıp 15 – 20 santimlik bir kare çantaya dönüşebilen yağmurluklar. Rahatlıkla çantanızın dibinde bir yere sığıyor. Sokakta normal kıyafetleri ile yürüyen insanların, yağmur başlayınca aniden yağmurluklu insanlara dönüşümünün sırrı bu işte.

Güneşe İngilizler kadar hasret kimse olamaz herhalde. Ancak şartları biliyorlar. Güneşi gördükleri anda tadını çıkarmaya da hazırlıklılar. Birden arabaların üstleri açılıyor, parklarda güneşe dönüp üstlerindekini çıkarıp maksimum güneşlenme moduna geçiyorlar. Ve mutlaka yaz kış güneşli bir yerlere tatile gidiyorlar.

Buraya gelip de havadan şikayet etmek yerine, yüzyıllardır bu hava ile yaşayanlara bakıp ders almak ve sıvı gibi düşünmek gerekiyor.

Hayatın her evresinde mutluluğun sırrı biraz sıvı olabilmekte. Bulunduğumuz kabın şeklini alınca çok daha mutlu oluyoruz inanın. Direnmeyin %70 iniz sıvı sonuçta…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

“UNDO”suz yaşamak

Bilgisayar programlamaya başladığımız zamanlar o ilk tutkuyla ve gençliğin enerjisi ile, bir projeye kendimizi kaptırınca günlerce hiç başından kalkmazdık. O dönemler hatta hiç uınutmam, mesai bitiminde servis kalkacağı halde ben ortada olmayınca, beni aramaya gelen birisi koridorun başından adımı seslenmişti. Bir, üç, beş, ses gelmedikçe daha da yükeselen bir tonda bağırıyordu adam. En sonunda kafamı kaldırıp “Kimse bu Ali cevap versin yeter be” diye söylendiğimi hatırlıyorum. Öyle yoğun bir konsantrasyondu ki saatin kaç olduğunu tamamen unutmuşum ama daha da beteri adımı da üstüme alınmıyordum.

Undo-Send-in-GmailO dönemler bir başka programcı arkadaşım anlatmıştı. Beraber program yazdıkları birisi kahveyi klavyenin üzerine dökünce CTRL + Z tuşlarına basmaya başlamış. 5-10 saniye sonra UNDO komutunun gerçek hayatta fonksiyonunun olmadığını anlayabilmiş.

Halbuki olsa ne güzel olurdu. Özgürce hata yap, neticesini gör, beğenmediğin noktada hooop UNDO. Mükemmele ulaşıncaya kadar yaptığın işlemleri geri al dur. Tabi bu hak herkeste olursa durum sakat. hayatın ilk 5 saniyesine kilitlenir kalırdık muhtemelen.

old-typewriterBu yüzden galiba hayat daktilo ile yazmaya benziyor. Tek bir beyaz sayfa var ve CTRL + Z çalışmıyor. Her yazacağın harfi cümlenin sonuna kadar hatta paragrafın sonuna kadar düşünüp, planlayacaksın, önce kafanda kuracaksın, sorun yoksa yazacaksın ki cümlelerin devrik olmasın. Yoksa çöp sepetindeki, buruşturulmuş ama yenisi de yerine konmamış, bir parça kağıt olabilirsin. En olmadı beyaz bir sayfada bir merhaba, bir elveda iki kelime…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dikiz

Beyoğlu deyince benim aklıma hep bir dönemki haftasonu rituellerim gelir. images (2)Hemen hemen her haftasonu yalnız veya arkadaşlarımla beyoğluna gider, sahaf turlarını tamamlar sonra balık pazarının içinden çıkmadan önce yarım ekmek kokoreçi kağıda sardırır, tam balık pazarının karşısındaki bankanın camının önündeki çıkıntıya oturur, bir yandan kokoreçimi yer bir yandan gelen geçenleri seyrederdim.
İnsanları seyretmek benim en sevdiğim uğraşlarımdandır. Kimi akvaryumdaki balıkları seyreder ya hani aynen öyle. Her bulduğum fırsatta “görünmez olduğum” bir köşe bulup gelip geçen kalabalığı seyrederim. Hepsinin images (1)yüzlerine tek tek bakmak, mimiklerini yakalamak, yanındakilerle ilişkilerini tahmin etmek ama en çok da ortak yanlarını bulmak eğlenceli bir uğraş

Binlerce insanı izledikten sonra, aslında insan denen canlının, birkaç farklı özelliğin kombinasyonundan ibaret olduğu kanaatine vardım. Böyle bakınca ana hatlarıyla herkes aynı, farklılık sadece davranışlarda kendini geliştirme noktasında ortaya çıkıyor.

Bazılarını yakından izlemek fırsatı da oluyor. Mesela çalışırken karşındaki masaya gelen ilginç bir tip, bunun farkında olmasa da, iş hayatını çok renkli hale getirebiliyor.

Yıllar önce çalıştığım bir iş yerinde 50 yaşına merdiven dayamış bir programcı vardı. Masasında kalem bile yoktu. Zaten aslında yıllardır taaa ilk zamanlarında yazdığı program hata bile vermediği için, gündelik pek bir işi de yoktu. O kadar eski bir sistemle çalışıyordu ki  yeni bir proje geliştirmesi istenmiyordu, ancak o eski sistemde problem çıkma ihtimaline karşı da kimse oynatamıyordu yerinden. Kısaca hiç işi yoktu ama her ihtimale karşı hergün işe geliyordu.

Sabah işe ilk geldiğinde bir rutini vardı. Çaycıdan çay ister, adam çayı getirdiğinde 10 dakika futbol üzerine konuşur, sonra çayından bir yudum alıp bu çay soğuk diye geri gönderirdi. Çaycı için bu o kadar rutindi ki hiç itiraz ettiğini duymadım. Masasında hiç bir şey olmazdı, sadece bir bilgisayar ve çekmecesinde bir inç cetveli. (raporların kağıda düzgün oturması için lazımdı o zamanlar) O bilgisayarı da hiç açmadan günü kapattığı çok olmuştur. Zaten eski bir model olduğu için yeşil ekranlı bir bilgisayardı. Yani vakit öldürecek bir özelliği yoktu. Sabah çay rutininden sonra sırayla diğer departmanlardaki arkadaşlarını arar her biriyle bir gece öncesinin hasbıhalini yapar sonra da memleketteki anasını arardı. Ki bu arama, annesi az işittiğinden,  departmanın her köşesinden net olarak anlaşılırdı.

Bir diğeri bir projeyi başka bir programcıya anlatırken kafasında hayali kutular oluşturur, o kutulara bilgiler koyar, sonra anlatıren havada elleriyle hayali kutuları bir yerden bir yere taşır dururdu. Bunu farkettiğimde muzurlık olsun da kafası karışsın diye, hayali kutularını alıp havada başka yere koyardım. Bunu ilk yapışıma kadar ne kendisi ne de 20 yıldır beraber çalıştığı insanlar onun bu davranışına dikkat etmemişlerdi.

İyi bir izleyiciyseniz hayat size akvaryum gibi gözükmeye başlıyor. Hem balık olup yüzebilir hem seyirci olup seyredebilirsiniz. Arada siz de seyredin bazı balıklar çok renkli.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Klişe

Bir gün bir roman yazacağım ve içine şunları koymadığım için basımı reddedilecek.

  • köhne
  • yeknesak
  • apansız
  • umarsız
  • hazin
  • kekremsi
  • haki
  • hoyrat

Düşünsenize konuşurken bu kelimelere ne sıklıkta ihtiyaç duyar insan ? Ama herhangi bir kitapta en az birer kere geçerler.

Yazarlar kendi arasında mı anlaştı yoksa yayınevleri bu kelimeler olmadan basmam mı diyor veya bunlar matbaalarda hazır dizili kelimeler de basarken ucuza mı geliyor, bilemiyorum ama klişenin basılı halidir bence bu kelimeler.

Kitapta böyle diye yazarları suçlamak da yersiz. Hayatın her noktası klişe dolu.

imagesBir klişeden bir klişeye, bir döngüden bir döngüye geçiştir hayat. Her döngü kendi içinde döner döner ve aynı neticeleri doğurur her gün. İşe gidersin aynı suratlar, aynı mevzular, aynı masa, aynı sandalye ve aynı saatler. İşten çıkarsın aynı trafik. Eve gidersin aynı yemek aynı yatak. Arada bir döngüyü veya klişeyi kırmak için 2-3 gün bir kaçamak tatil yaparsın ve arkasından tekrar döngülerine geri dönersin. Döngü, ismi gibi sarmal ve hızla dönen bir girdap gibi yaşadıkça içine çeker insanı. Girdapta çok fazla kalırsanız dibe batmanız kaçınılmaz.

Ne kadar batarsanız batın bir gayret ittirin kendinizi yüzeye, en azından nefes alırsınız.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İlüzyon

Bu terimi daha çocukken Zati Sungur – Sermet Erkin gibi o dönemin en meşhur (tek meşhur) 220px-Sermeterkinafisilüzyonistlerinden öğrendim. Çok temel prensipler üzerine kurulu bir sahne sanatı. Öyle mi ?Aslında hayatın içinde bir günde kaç kere karşılaştığımızı sayamayacağımız kadar fazla, fakat farkedemediğimiz için gerçekten sayamadığımız bir durum.

Beyninizin kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun bir kerede bir işe odaklanabilir. Böyle dizayn edilmiş ve böyle çalışıyor yapabileceğimiz birşey yok. Ben aynı anda birçek işi yapabilirim diyen çıkıntılar mutlaka olacaktır. Bahsettiğim motor hareket değil. Yani yürürken sakız çiğnemekten bahsetmiyorum. Neler oluyor diye birolayı inceleyen insan gözünü kulağını dikkatini olayın işleyişinde bir noktaya kilitler. İlüzyon da sizi bir noktaya kilitleyerek kilitlenmediğiniz alanda başka işler yapabilme sanatıdır.

Şimdi buna paralel bir konudan daha bahsedip eğlenceli kısma öyle geçeceğim. Karar vermek, çok yorucu ve fazlasıyla insansı bir işlem.  Bilgisayarlardaki karar verme işi aslında mota mottur. Sizin verdiğiniz parametreleri değerlendirip birtakım matematiksel formüllere sokarlar ve çıkan sonuca göre hep aynı şeyi seçerler. Halbuki seçmek ve karar vermek farklı iki konudur. Beynin duygu ile ilgili birimleri karar verir. Hiç şaşırmayın bu bölge zarar gördüğünde iki basit seçenekte bile karar veremeyen insanlar var. Bugün kırmızı mı yeşil mi giymek istersin diye sorduğunuzda çıldırma noktasına gelebiliyorlar. Bilgisayarlar bu yüzden karar veremiyor çünkü duygusal işlem birimleri yok.

Yani aslında mantıkla ilgili birimler seçenekleri tarayıp belli bir sayıya indirdiğinde duygusal bölüme karar için gönderir, duygusal birimler de kararı verip geri gönderirler. Hiç şaşırmayın aldığınız kararların tamamı duygusal yani.

Şimdi gelelim heyecanlı bölümlere…

Bir gün içinde kaç ilüzyona maruz kaldığınızı soracağım ve ciddi ciddi düşünerek cevap vermenizi istiyorum. Tahmin değil ama ilüzyonları gözünüzde canlandırarak sayın ve gerçek bir rakam vermeye çalışın.

Saydınız mı ?

Bulamadınız değil mi ?

Yoksa buldunuz mu ?

İki bilemedin üç tane bulduysanız analist falan olmalısınız.

images (1)Birlikte sayalım mı ? Sabah kalktınız ve kahvaltınızı ederken haberleri seyrediyorsunuz. Devletin en yetkili isimleri durduk yere hiç gündemde yokken kürtajı yasaklayacağız diyor. Hiç konusu da geçmedi ama nerden çıktı bu uygulama diyorsunuz. Sanane insanların kararından… Ve normal bir insansanız, dünkü ihale yolsuzluğunu sormaktan daha önemli bir konunuz var şimdi.

Hoppp hokus pokus…

Sonra markete gidiyorsunuz bir sürü promosyon var. Bir tanesi 5 TL olan malın iki tanesini birbirine bantlamışlar ve üzerine kocaman dev promosyon ikisi birarada 11 TL yazıyor.  Sen diyorsun ki vay matematik cahilleri tabi ki tek  tek alırım bunlar beni ne sanıyor. Ve bunu ispatlamak için bir tane alıp sepetinize atıyorsunuz. Halbuki bu mal geçen hafta 4 TL idi. Neden bu hafta 1 TL zam geldi acaba ?

Hopppp hokus pokus.

İbadet ederken birisi çıkıp diyor ki “Hiç Allah ile direk temas kurulur mu? Sen elektriği direk trafodan mı alıyorsun?” aaa mantıklı hakikaten elektrik direk oradan gelmiyor arada voltajı düşüren birimler var. O zaman ben en iyisi bu adamlar aracılığı ile dua edeyim. Hatta nasıl dua edeceğimi öğrettiği şu kitapları da alayım da iyi bir dindar olayım.

Hoppp hokus pokus.

Çalışırken patron toplantı yapıyor. Zamlar açıklanacak. %20nin altında zam yaparlarsa işten çıkmayı düşünüyorsunuz. Patron konuşmaya başlıyor “Arkadaşlar şirket zor durumda 20 kişiyi işten çıkartmamız lazım“. Zam mı ne zammı dur şimdi işi kaybetmek de söz konusu. “Ohh neyseki o 20 kişiden biri ben değilmişim neyse artık zam için bir 6 ay bekleyebilirim

Hooop hokus pokus…

Saymayı öğrendiniz şimdi siz sayın gerisini.

Size çok ilginç bir deneyden bahsedeceğim.  The Economist dergisi abonelikle ilgili önce şöyle bir seçenek sunuyor

a) Internet Aboneliği $59

b) Basılı dergi aboneliği $125

c) Her ikisi birden $125

Tahmin edeceğiniz gibi kimse b seçeneğini seçmiyor. Fakat sizce ekonomist salak mı böyle birşey yapsın ? Bu 3 seçenek sunulduğunda seçilenlerin yüzdesel dağılımı

%16 a seçeneğini %84 c seçeneğini seçiyor.

Sonra b seçeneği silinip tekrar abonelik istatistikleri alındığında durum biraz farklılaşıyor.

a) Internet Aboneliği $59

b) Basılı dergi ve Internet aboneliği $125

Bu sefer iki seçenek var. ve sonuçlar. %68 a seçeneğini, %32 b seçeneğini seçiyor.

O saçma seçeneğin ne işe yaradığını anladınız umarım.

Beyninizin çalışma şeklini öğrenen herkes bunu size karşı kullanmak için çalışıyor. Ve malesef oturup izlemekle sadece bilet değil cebinizdeki, hayatınızdaki herşeyi almaya çalışıyorlar.

Beyniniz sizi kandırır. Gördüklerinizi tekrar sorgulayın.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tiryaki

Kahve içmeye başladığımda daha ilkokula gitmiyordum bile. Yazları birkaç günlüğüne köye giderdik. O zamanlar küçük bir Trakya köyü olan Sazlıbosna benim çocukluğumda köyümüz diyebileceğim tek yerdi. Dünya tatlısı bir büyükannem vardı. Anneannemin annesi yani.

imagesİlerlemiş yaşına rağmen her fırsatını bulduğunda en büyük keyfi ve tiryakiliği olan kahvesini yapardı. Divanın altından çıkarttığı küçük tahta kutudaki ispirto ocağını yakar, kutudan cezvesini alır, usul usul suyunu koyar kahvesini ekler ve ispirto ocağıın cılız ateşinde hazırlardı kahvesini. Hazırlayınca da iki fincan çıkarır doldurur ve birini bana verirdi. Büyük bir ayrıcalık olarak (yada ben öyle gördüğüm için) onunla her seferinde karşılıklı kahvemizi yudumlar kıtlama şekerlerimizi emerdik. O küçük yaşımda ailenin en büyüğü ile kahve içebilmek benim için ne de önemliydi ama.

İşin garibi ben o kahveyi çok severdim. Hiç bir çocuk kahve içmezken hele sade kahveyi hiç içmezken ben kokusundan tadından herşeyinden çok hoşlanırdım.

Yıllar içinde benim en büyük tiryakiliğim haline geldi. Neredeyse 40 yıldır aralıksız içerim. İlla Türk kahvesi olacak diye bir derdim de yok. Kahve olduktan sonra, hele de sert olduktan sonra farketmiyor. İnsanların uykusunu kaçırıyormuş. Hiç bir fikrim yok bu konuda. Daha hiç uykumu kaçırmadı.

Sabah kalktığımda içeceğim o ilk kahveyi hazırladıktan sonra odaya yayılan koku var ya. İşte ben onu kokladığım anda yaşadığımı hissediyorum. O kahve kokusu bana 40 yılın iyi anılarını getiriyor, bütün mutlu anlarımın özdeşleştiği o ilk yudum hayat enerjim oluyor. 20 yıldan fazla sigara da içtim ama aynı şey değil. Kahve bambaşka birşey.

Sabah işe geldiğimde girişteki “Coffee Shop”tan gelen yoğun kahve ve tost kokusu ise iş kötü bile olsa, iş yerini sevmek için yeterli sanki.

 

Tiryakilik ilginç birşey. Tutkuyla bağlanmak demek. Dikkat ettiniz mi peki; biz aslında hep kalp atışlarımızı hızlandıran şeylerin tiryakisi oluyoruz. Kahve, çay, sigara, kola, alkol içlerindeki kafein, tein, nikotinden dolayı kimyasal olarak kalp atışlarını hızlandırıyorlar.  Spora olan bağımlılık da tehlikeli işlere olan adrenalin bağımlılığı da kalp atışını hızlandırıyor. Ha bir de AŞK.

Aşkın tiryakilik olmadan açıklamasını yapmak zaten mümkün olmamalıydı.

İşte sırf bu sebepten bir tiryaki size aşık olursa şanslısınız demektir. Hiç bir tiryaki kolay kolay bırakmaz.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Gece

Çocukluğumda, boyanmış bir parça tahta üzerine vidalanmış küçük bir ampül ve yine ortada olan bir adaptörden ibaret bir gece lambası vardı koridorda. Geceleri cılız bir ışık yayardı. Karanlık sanki daha siyahtı o zamanlar. Ben de her çocuk gibi karanlıktan korkardım. Fakat bunun suçlusu, ikinci kattaki balkonumuzun önünü kapatan dallarıyla, yapraklarıyla, yattığım odanın duvarında her gece gölgeleriyle şekiller oluşturan yeni dünya ağacıdır. İşte o gölgeleri kesen tek şey bu uyduruk gece lambasıydı.

Night light

Biraz daha büyüdüm, başka bir eve taşındık. 5. kattaki evin camına yetişen ağaç olmayınca, korku yavaş yavaş geçti. Sonra o zifiri karanlığı sevmeye başladım. Sessiz, karanlık bir odada oturmak hoşuma bile gitmeye başlamıştı. Düşünmek için harika bir ortamdı. Özellikle çocukluk hayallerimin gözlerimin önünde canlanmasında karanlık çok işe yarıyordu.

Zamanla geceyi ve karanlığı sevmeye başladım. Gece, sessizliği ile kitap okumama, konsantre olmama, müzik dinlememe, hayaller kurmama yardımcı oldukça, gündüz başkalarına, gece kendime ayırdığım bir zaman dilimi haline geldi.

Lisedeyken gece sabaha kadar oturup güneşin doğuşunu seyretmenin keyfine vardım. Üniversitede sabahlamalar başladı. Sabaha kadar oturup ders çalıştıktan sonra (!), sabaha karşı fırından yeni çıkan poğaçaları almaya gitmenin keyfine vardım. Staja gittiğimde “Gece çalışır mısın?” dediler. “Tamam” dedim. Gece el ayak çekildikten sonra sakin sakin çalışmanın keyfine vardım. Okul bitti 2 sene boyunca gece çalıştım. Askere gittim gece nöbetlerinde gelecek planları kurmanın tadına vardım. Sonra geri döndüm ve gece gezmelerinin, gece hayatının tadına vardım.

Ben gecelerden hep çok keyif aldım.

Kendi kendine kaldığında karanlık çok samimidir. Seninle kavga eden bir gölgen bile olmaz karanlıkta. Kafanın içine girip kendi içinde gezmeyi öğrenirsin. Korkulacak birşey yoksa içinde, karanlıktan korkmazsın.

NOT : Bu seferki fotoğraf kendi çektiklerimden.  Devamı için aşağıda flickr linklerimi veriyorum.

https://www.flickr.com/photos/duopod2

https://www.flickr.com/photos/duopod

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vatka

80’lı yılların modası herhalde moda tarihinin en kötü dönemidir. Kar yıkama kotların, kelebek tokaların, yarı şalvar (!) pantalonların, püsküllü montların, kolları kıvrılan ceketlerin hepsinin birden moda olduğu bir dönemdi. Bu dönemin kilit özelliği ise galiba istisnasız bütün ceketlerde bütün montlarda balmain-uzunvatka kullanılıyor olmasıydı. Bugün gençlere anlatmakta zorlanacağımız kesin. deneyelim; vatka kısaca omuzlara kıyafetin iç kısmından konan bir sünger  parçasıydı. Sizi dik omuzlu gösterirdi. Hem erkeklerde hem kadınlarda kullanılırdı. Dışarıdan bakıldığında bildiğin üçgen vücutlu dururdunuz. Tabi ceketi çıkarana kadar…

Hatta üst üste giyilen kıyafetlerin ikisinde de vatka varsa sadece dik değil geniş açılı duracağınız için sonradan vatkaları cırt cırtlı yaptılar. Böylece çıkarması kolaylaşıyordu.

Aslında öyle olmadığımızı biz bilirdik ama insanlara geniş ve dik omuzlu gözükmek için bu sahte omuzları takardık yine de. Hatta herkes takar herkes birbirinin aslında geniş omuzlu olmadığını ama öyle gözüktüğünü bilirdi.

imagesBugün omuza takılan vatka kalmadı. Ancak zehirlenmiştik bir kere. Vatka artık omuz kadar masum değil başka bir deyişle. Vatkayı kafamıza takmaya başladık, paramıza takmaya başladık, ünvanımıza takmaya başladık, hayatımıza, yaşayışımıza, arabamıza, arkadaşlıklarımıza takmaya başladık.

Vatkasız bir tek omuzlarımız kaldı. Diğer bütün konularda aslında olmadığımız, cırt cırtlı, sökülebilir ama sökmediğimiz kabarıklarla yaşıyoruz.

Arabalarımız rahat etmek, güvenle seyahat etmek için değil, başkalarını etkilemek, daha yüksek bir sınıfa mensup olduğumuzu göstermek için kabardı. İş yerinde daha fazla statü için vatkalı ağızlar vatkalı tavırlar edindik. Kabaramayanları ezip geçerek en vatkalı biz olduk. Evimizde huzur değil, havuz olsun, zengin gözükelim dedik.

Herkes vatkalı gezince kimse yadırgamadı durumu. Hatta üst üste giyildiğinde çıkartılması gerekenler de çıkartılmadı ki en geniş omuzlu biz olalım.

İnsanların arasında vatkasız gezince komik duruyorum ama neyse ki gece çökünce herkes vatkasız pijamalarla uyuyacak.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tutku

Ortaokuldaydık sanırım. Cumaları okuldan sonra aynı mahallede, aynı apartmanda oturan yaşdaş arkadaşlar olarak birimizin evinde biraraya gelir birlikte zaman geçirirdik. Hava güzelse akşam apartmanın arkasında futbol oynar, güzel değilse evde toplanıp atari, sohbet oyun fıkra müzik gibi şeylerle oyalanırdık.

passion-at-workBir gün yine bizim evde toplanmıştık. Bir arkadaş koltuğunun altında bir poşet ile çıkageldi. İçinden o dönemin en meşhurlarından Sinclair Spectrum bir bilgisayar, bir kasetçalar ve bir sürü kaset çıktı. O gün uğraşa uğraşa saçma sapan bir oyun yükleyebildik. Gece geç saat olunca arkadaş bilgisayarı ertesi gün geri almak üzere bıraktı ve gitti. Tüm arkadaşları gönderdikten sonra bilgisayarı kurcalamaya başladım.

O klavyeden ne yazılıp, oyunun ortaya çıkarıldığı merakı sardı içimi. Ve o günden sonra bu konuyu araştırmaya başladım. O dönemler bu konuda bir tek kitap bile yoktu. Internet de olmayınca işim oldukça zor olmuştu. Çünkü tek kaynak kullanım kılavuzu idi ama onda da televizyona nasıl bağlanacağı, nasıl program yükleneceği vardı.

Gittikçe tutku haline geldi bu konu. Hatta İngilizce düz yazı yazıldığını sandığım için İngilizcemi çok geliştirmiştim. Başarılı bir karnenin ardından babam bana Commodore 64 alabileceğim kadar parayı verip “Haydi git al” dediğinde uçarak gitmiştim.

Eve getirip kurduğumda arkadaşlar da kardeşim de oyun yüklemek için bekliyordu ama ben o ilk programımı yazabileceğim anı iple çekiyordum. Tabi ki oyunları yükleyip oynamaya başladık. Sonra gece geç saatte el ayak çekilince oturup uzun uzun bunca zamandır kafamda şekillenen bir oyunun senaryosunu temiz düzgün bir ingilizce ile yazmaya başladım. Aşağı yukarı 1 sayfa boyunda komple bir hikaye yazdım

Return“e bastım. Karşımdaki ekrandaki cevap şuydu: “Syntax Error“.

Tabi ya” dedim “kesin virgülü yanlış yere koydum“.

Aynı yazıyı tekrar yazdım. “Return“e bastım. Karşımdaki ekrandaki cevap şuydu: “Syntax Error“.

Üç veya dördüncü seferden sonra  birşeylerin ters gittiğini farkettim. Ertesi gün bilgisayarı aldığım dükkana gittim. Adama bunun sebebini sordum. Öyle ya aldığım bilgisayar bozuk olabilirdi. Neticede ben İngilizcemin gramer olarak kusursuz olduğundan emindim.

Adam gülerek bilgisayar programının öyle birşey olmadığını, çok karışık birşey olduğunu hatta kendisinin bile anlamadığını söyledi.

Haydeeeee…. E ama ben program yazacağım diye almıştım bunu. Böylece araştırmalar başladı. Ve ilk commodore dergisi çıktığında koşa koşa aldım bayiden.  Kupon biriktirerek programcının el kılavuzu diye bir kitap vereceklerini duyurdular. Malesef o kitap piyasada satılan bir kitap değildi. Yani mecburen kupon kesip biriktirip çekilişe girmek gerekiyordu.

Kestim, yolladım, kazandım. Soğuk bir kış günü Karaköye giderek dağıtımın yapıldığı yeri buldum ve aldım kitabı. Dönüş yolunda vapurda zaman nasıl geçti anlamadım. Gerçi kitabı da anlamadım. Hatta konu haddinden fazla ürkütücü ve zordu.

Fakat tutku dünyanın en büyük itici gücü işte.

Okuya okuya anlamaya başladım. İkili sayı sistemi, onaltılı sayı sistemi, basic falan derken sis bulutları dağılmaya başladı. Aşağı yukarı 3 sayfa süren, tamamı hesaplanmış rakamlardan oluşan veriler ve programı yazıp da ekranda bir traktör çıkardığımda çıldırıyordum sevinçten. Annemi çağırmıştım. Kadıncağız anlayamamıştı ki ekrandaki ecüş bücüş şeyin traktör olduğunu. Neye bakacağını bile bilememişti yazık. Ama sevincime ortak olup aferin demişti.

Sonra zamanla ilerlettim iyice bu konuyu. Üniversitede benim o ilk öğrendiklerim ders olarak çıktı karşıma. Çocuk oyuncağı gibi geldi bana o ders. Sonra başka programlama dilleri geldi. Meslek olarak seçmesem de bilgisayar programı yazmak benim tutkumdu.

Gerçekten çok büyük keyif alıyordum bundan. Yazları çalıştığım otelde gece vardiyasında Night Auditor (Gece hesap kontrolörü) olunca sıkıntıdan geceleri otelin bilgisayarı alındığında bilgisayarla verilen UNIX kitaplarını okumaya başladım. Dünyada benim bildiğimden çok daha derin bir bilgisayar bilgisi olduğunu farkettim böylece. Bu benim tutkumu daha da coşturdu. Üniversite bitince bir PC almıştım ve sürekli ne yapabilirim nasıl daha fazla öğrenebilirim diye düşünüyorken Kuşadasının tek bilgisayarcısına düştü birgün yolum. Arkada rafta C programlama dilinin kitabını gördüm. “Biliyor musun?” dedim dükkandaki adama. “Biliyorum ama çok zor hiç başlama” dedi.

Ve ben başladım.

Geceleri otelde bilgisayarla veya programla ilgili çıkan sorunları halleder hale gelmiştim. Bir gün İstanbul’da yaşayan Bilgi İşlem müdürü “Pamukkaledeki oteldeki night auditor her akşam arıyor sorun çıktığını söylüyor sen hiç aramıyorsun. Bir gariplik var bu işte. Sende neden sorun çıkmıyor da onlarda çıkıyor sürekli” dedi. “Burada da çıkıyor ama ben hallediyorum” dediğimde hayatımın cümlesini kurduğumun farkında değildim. Beni merkeze, yanına alarak, bu işi profesyonelce yapmamı önerdi. Hiç düşünmedim. Hemen kabul ettim. 8 yıl okuduğum Turizmi bırakıp bilgisayar programcısı olmayı kabul etmek için yarım saniye düşünmemiştim.

balancing-ropeBir şeyi tutkuyla istemenin ne kadar önemli olduğunu da öğrendim. Resepsiyonda IBM’den gelenlere imrenerek bakarken 6 ay sonra IBM’den iş teklifi bile almıştım.

Hayatta neyi tutkuyla istediysem, hayat bana onu verdi. Tam artık olmaz dediğim anlarda çok keskin virajlar aldım. İmkansız diye birşey yok. İstiyorsan, gerçekten çok istiyorsan, olması için uğraşıyorsan, mutlaka oluyor.

Tutkun, işin olursa pazartesi sendromun hiç olmaz. Sürekli sorun çözmek, teknolojideki yenilikleri takip etmek, yeni çıkan dilleri öğrenmek ve tüm bunara enerji bulabilmek başka neyle açıklanabilir ki? Ne diyebilirim, 30 yıldır hala ilk günkü gibi seviyorum bu işi.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Koku

Beyinde uzun dönemli hafıza ile koku algılama merkezinin birbirine çok yakın olmasının bir etkisi olarak, hatıralar beyinde kokuları ile saklanırlar. O yüzden sıcak bir ekmeği kokladığınızda, çocukluğunuzun fırın kuyruklarında geçen mutlu günlerine gidersiniz. Yanınızdan geçen ama farketmediğiniz birinin parfümü bazen bir anda sizi eski sevgiliye taşır, bazen de annenizin altın gününde poğaçaları yerken bulursunuz kendinizi.

koku-01Sevdiklerinize, içinize çeke çeke sarılmanız da bu yüzden, sonra onların  burnunuzda tütmesi de bu yüzden.

Arap sabunu bile kimine kötü kokarken kimini çocukluğundaki o huzurlu temiz eve taşır.

Akşamdan içilmiş sigaranın mobilyalara sinmiş kokusu normalde kötü iken, bana üniversitedeyken oturduğum evin özgür sıcak rahatlığını hatırlatır.

Kızarmış ekmek; okula kalkılan telaşlı kahvaltıları, gazete; pazar sabahlarını, karpit; sanayideki dükkanda içtiğimiz oraletleri hatırlatır.

Öyle ki bazı günler artık olmayanların anılarıyla kalkılır, artık var olmayan kokuları sanki yanınızdaymışçasına algılar beyniniz. O gün, kokusuyla beraber yüzler, hareketler, konuşmalar geçer canlı canlı gözümüzün, burnumuzun önünden. Tatlı bir tebessüm, bir damla yaşla anar, o anları tekrar yaşarsınız özlemle.

Özellikle soğuk yaz sabahlarında, güneşli ama hafif rüzgarlı havalarda bir kavak ağacının veya bir akasyanın yakınındaysam kesin çocukluğuma dönerim bir an. O sabahın kendine has kokusu beni dedemlerin evine taşır. Yeni demlenmiş çay, bahçeden toplanmış domates, biber, rafadan yumurta ve kahvaltıya çağıran bir çift masmavi göz.

Hiç işte… Biraz soğuktu da bu sabah…

 

 

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ertelemek

Ertelemek-yasamin-mayasini-kacirir.-Kizdiysan-bagir-sevindiysen-soyle-ozlediysen-arkasindan-kosGençliğimin en güzel etkinliği hafta sonları yaptığım sahaf gezileriydi. Tek başıma, Cumartesi sabahı çıkardım yola. Galatasaray Lisesi’nin karşısında, balık pazarının içinden geçerek soldaki ikinci iş hanına girer ve başka bir dünyaya ışınlanırdım. Bilenler bilir burası sahafların ve eski plakların gizli dünyasıdır. İşte bu dünyada sakin sakin tadını çıkara çıkara sahafları gezerdim. Köşeyi döner dönmez Narteks Kitap diye bir sahaf vardı. Eski bir edebiyat öğretmeni olan Sıtkı abinin sahafı. Burası bana her zaman ayrı bir lezzet verirdi.

Gide gele tanışmıştık artık. Benim kitap zevkimi, hangi türlere ilgi duyduğumu aldığım kitaplardan anlamıştı ve ona göre kitaplar önerirdi önceleri. Sonra zamanla ismen de tanışır olmuştuk. Ben rafların arasında kendimden geçip tek tek kitapları incelerken, kendine demlediği çaydan getirir. Yanıma bir tabureyi çekip otururdu. Çayımızı yudumlarken, baktığım kitaplar hakkında yorumlarını söyler, ikimizin de okumuş olduğu ortak kitapları tartışırdık. O sakin dingin konuışması, kitaplar hakkındaki engin bilgisi, hemen hemen her konudan konuşuyor olmak çok keyifliydi. Saatler nasıl geçer anlayamazdım. Hiç kitap almasam da bazen sadece sohbet etmek bile güzel bir haftasonu için yeterliydi.

Her hafta Sıtkı abiden ve diğer sahaflardan en az 3-4 kitap alırdım. Çıktıktan sonra da kitapçıları gezer son çıkan kitaplardan aklıma yatan, tarzım olan 1-2 tane daha alırdım.

Çoğunlukla bunları okuyacak zaman bulamazdım. Her ne kadar çok kitap okuduğum bir dönem olsa da, o kadar kitabı o kadar kısa zamanda okumamın imkanı yoktu elbette. Zaten çoğu ağır mevzular olurdu. Yani öyle roman gibi elime alıp bir çırpıda hızla okuyabileceğim şeyler değillerdi. Felsefe, tasavvuf, musiki, araştırma, roman, şiir gibi türler olduğu gibi ağır divan edebiyatı içeren kitaplar da olurdu. Osmanlıca – Türkçe sözlük elimde okuyabildiklerim çoğunluktaydı.

Okuma hızımdan daha fazla kitap almamın bir tek nedeni vardı. İleride okumak için stok yapıyordum. Yani yetişemediğim için erteliyordum. 

Zamanla, ertelemek bir yaşam felsefesi oldu. Çok zaman ve emek isteyen ama deliler gibi yapmayı istediğim bir sürü konu, altyapısı araştırılıp, kitapları alınıp, malzemeleri temin edilip ertelendi.

Ney üflemek mesela. Gece 11’den sabah 7 ye kadar çalışıp, sabah Kuşadası’ndan Ödemiş’e gidip birkaç saat ders alıp öğleden sonra dönerek uyuyup gece 11 deki işe tekrar yetiştiğim günlerde yeterli zaman ayıramadığım için, Neyleri, kitapları, şemaları, notaları alıp daha geniş bir zamana erteledim.

Elektronik mesela. Bilgisayarı meslek olarak ilk seçtiğim zamanlarda sabah 7 de kalkıp, servise binip, yolda programcılık üzerine okuyup, 9’dan 6’ya kadar çalışırdım. Sonra eve dönüş yolunda tekrar kitaplarını okur eve döndükten sonra da okuduklarımı uygulardım. Bu dönem içinde elektronik öğrenmek tutku gibiydi benim için. Tek sorun hiç zamanım yoktu. Ben de havyamı, ölçü aletlerimi, lehim tellerimi, dirençlerimi kapasitörlerimi ve konuyu anlatan en iyi kitapları alıp erteledim.

Üniversitede her gün bindiğim ve tek ulaşım aracım olan Bisiklet mesela. Alsam koyacak yerim, binecek yerim olmadığı için erteledim.

Zaman olmadı tatili erteledim, para olmadı fotoğraf tekniklerini erteledim, imkanım olmadı Arap alfabesini öğrenmeyi erteledim, yaşım gençti dini erteledim.

Birgün bir baktım hayatım ertelenmiş konularla dolu. O kadar fazlaydılar ki şimdi başlasam yıllarımı dolduracak kadar ertelenmiş konum vardı.

352350-3-4-4adaaErtelediklerimiz yaşadıklarımızdan fazla olduğunda ani bir fren ile durmanın tam zamanı gelmiş demektir. Ben de durdum. Tekrar herşeyi sıraya koydum ve ertelediklerime geri döndüm. Sırayla yapmaya çalışıyorum en baştan. Arapça alfabede okumaya başladım, fotoğraf için eksik malzemeleri tamamladım, bisikletimi aldım, elektronik için güncel malzemelerin siparişlerini verdim, Ney  için badem yağını aldım.

Tüm ertelenenlere başlıyorum yeniden. götürebildiğim yere kadar hepsini götüreceğim.

Kitaplarımdan çok uzaktayım ama onun da yolunu buluyorum yavaş yavaş.

Gençken erteleyip dondurduğum şeylerin buzları çözüldükçe gençliğim de buzların arasından çıkıyor. Artık ertelemiyorum. Yazmayı daha fazla ertelememeye karar vermem de bu yüzden işte.

Yani şu anda benim bir ertelenmişimi okudunuz. Teşekkür ederim.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Susmak

Hayata ilk geldiğimiz anda başlıyoruz bağırmaya. Başka bir iletişim yolu bilmediğimiz için herşey bağırarak elde ediliyor bir müddet. Çocuklukta da devam ediyor bu bağırma. Ne kadar konuşmayı öğrensek de, konuşarak elde etme ile bağırarak bunu güçlendirme içgüdüsel bir yöntem. Tartışmalarda ise bir çocuk için kesin galibiyet yöntemidir bağırmak. Unuttunuz mu o diyaloglardaki yerinizi :

kidsinworship– Delisin

+ Sensin

– Sensin

+ Sensin

– Sensin

……………..

Pes etmeyip, en son sen söyleyeceksin ki bu atışmayı kazanabilesin.

Sonra bağırmadan konuşmaya geçeriz yavaş yavaş.  Bağırmadığın zaman karşındakini dinleyebildiğin ve kendini ifade edebildiğini anlarız. Bu ciddi bir gelişmedir bir insanın hayatında. Neredeyse vahşilikten modern insan olmaya atılan ilk adım gibi birşey.

Zaman zaman geri dönsek de bağırmaya, konuşmak daha etkili olur. Sonra birgün susmayı öğreniriz. Konuşarak, bağırarak, yazarak, çizerek anlatamadıklarımızın birikimi gibidir susmak. Yani tam bir zirve.

duranadam_artworkÖyle kompleks bir eylemdir ki susmak, içinde avazı çıktığı kadar bağırmanı da çığlıklarını da barındırabilir, “Sensin“lerin en büyüğünü de. Minimum kalori maksimum sabır ister. Bağırınca kazanılmadığını görebilenlerin en etkili silahıdır. Karşında bağıranları çıldırtır çoğu zaman. günlerce konuşsan yapamayacağın etkiyi, ifade edersin bir anda.

Eğer kabullenmek için değilse, susmak isyandır.

Öğrendikçe, ustalaştıkça hayatta daha güzel susarız. Hayat bize güzelliklerini gösterdikçe, gördüğümüz, edindiğimiz güzellikler elimizden gitmesin diye susarız. Huzur için, karşımızdakini sevdiğimiz için, kazanarak bazen birşey elde edilemeyeceğini gördüğümüz için, insanları kırmanın gereği olmadığı için, için için için …

images (1)

Ve bu susulanlar birikince, basıncından patlamamak için yazarız. Yazarız ki çakılmayalım ama kontrollü serbest düşebilelim.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ne Olmadı?

Araba ile uzun yolculukları çok severim. Sık sık biryerlere gitmeye çalışırım hatta. Çok yorulursam mutlaka çeker bir yerlerde dinlenirim imagesBazen arabayı çekecek bir yer olmaz. Ortalama hızda giden bir kamyona rastladığımda, arkasından hiç sollamadan giderim. En stressiz zamanlardır onlar.  Sollamazsın, geçmezsin, ileri gitmezsin, sadece dinlenirsin. Sonra yeterince dinlendiğinde sollar yola devam edersin. (Bu da benim sistemim.)

Kimi zaman eski bir dostla karşılaşınca , eski günleri yad etme faslı bittikten sonra konuşma normal seyrine dönüyor ya hani. İşte o an dostlukların dönüm noktası olabiliyor. Beraber geçen dönemde, aşağı yukarı aynı kafada olunan insanların, zaman içinde geçirdiği aşamaları kıyaslaması safhasıdır bu.

Maddi imkan, sosyal statü falan da değil de asıl kafayı taktığım kısım kişisel gelişim. Ne oldu da ben değiştim ? Veya ne olmadı da sen aynı kalabildin?

O dar kalıplara nasıl sığdın ? Halbuki beraber yürürken ileriye doğru koşmaya hazırdın. Ne zaman vaz geçip oturdun ? Herkes oturuyor diye onlara mı uydun ? Kamyonun arkasından mı geldin şimdiye kadar ? Halbuki orası aralarda dinlenmen içindi bütün bir yolu öyle gelmemeliydin. Hiç düşünmemeyi seçmek çok dinlendirici olmalı ama düşünmeyi unutmuş olmamalı.

Sürü olarak başladığımız yolda, orada kalmayı seçenler ve koşanlar mutlaka olacak. Kalmasını ummadıklarınız kalınca hayal kırıklığı oluyor sadece.

 

 

Neyse ki sen bir yana koşarken, başka kulvarlarda koşan eski dostlar da var. Size yalnız olmadığınızı hatırlatıyorlar. Görmeseniz de onların da koştuğunu bilmek yetiyor kimi zaman. Hatta aynamda sinyallerini görmek ve beni geçmelerini istiyorum ki ben de hızlanayım.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail