“UNDO”suz yaşamak

Bilgisayar programlamaya başladığımız zamanlar o ilk tutkuyla ve gençliğin enerjisi ile, bir projeye kendimizi kaptırınca günlerce hiç başından kalkmazdık. O dönemler hatta hiç uınutmam, mesai bitiminde servis kalkacağı halde ben ortada olmayınca, beni aramaya gelen birisi koridorun başından adımı seslenmişti. Bir, üç, beş, ses gelmedikçe daha da yükeselen bir tonda bağırıyordu adam. En sonunda kafamı kaldırıp “Kimse bu Ali cevap versin yeter be” diye söylendiğimi hatırlıyorum. Öyle yoğun bir konsantrasyondu ki saatin kaç olduğunu tamamen unutmuşum ama daha da beteri adımı da üstüme alınmıyordum.

Undo-Send-in-GmailO dönemler bir başka programcı arkadaşım anlatmıştı. Beraber program yazdıkları birisi kahveyi klavyenin üzerine dökünce CTRL + Z tuşlarına basmaya başlamış. 5-10 saniye sonra UNDO komutunun gerçek hayatta fonksiyonunun olmadığını anlayabilmiş.

Halbuki olsa ne güzel olurdu. Özgürce hata yap, neticesini gör, beğenmediğin noktada hooop UNDO. Mükemmele ulaşıncaya kadar yaptığın işlemleri geri al dur. Tabi bu hak herkeste olursa durum sakat. hayatın ilk 5 saniyesine kilitlenir kalırdık muhtemelen.

old-typewriterBu yüzden galiba hayat daktilo ile yazmaya benziyor. Tek bir beyaz sayfa var ve CTRL + Z çalışmıyor. Her yazacağın harfi cümlenin sonuna kadar hatta paragrafın sonuna kadar düşünüp, planlayacaksın, önce kafanda kuracaksın, sorun yoksa yazacaksın ki cümlelerin devrik olmasın. Yoksa çöp sepetindeki, buruşturulmuş ama yenisi de yerine konmamış, bir parça kağıt olabilirsin. En olmadı beyaz bir sayfada bir merhaba, bir elveda iki kelime…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dikiz

Beyoğlu deyince benim aklıma hep bir dönemki haftasonu rituellerim gelir. images (2)Hemen hemen her haftasonu yalnız veya arkadaşlarımla beyoğluna gider, sahaf turlarını tamamlar sonra balık pazarının içinden çıkmadan önce yarım ekmek kokoreçi kağıda sardırır, tam balık pazarının karşısındaki bankanın camının önündeki çıkıntıya oturur, bir yandan kokoreçimi yer bir yandan gelen geçenleri seyrederdim.
İnsanları seyretmek benim en sevdiğim uğraşlarımdandır. Kimi akvaryumdaki balıkları seyreder ya hani aynen öyle. Her bulduğum fırsatta “görünmez olduğum” bir köşe bulup gelip geçen kalabalığı seyrederim. Hepsinin images (1)yüzlerine tek tek bakmak, mimiklerini yakalamak, yanındakilerle ilişkilerini tahmin etmek ama en çok da ortak yanlarını bulmak eğlenceli bir uğraş

Binlerce insanı izledikten sonra, aslında insan denen canlının, birkaç farklı özelliğin kombinasyonundan ibaret olduğu kanaatine vardım. Böyle bakınca ana hatlarıyla herkes aynı, farklılık sadece davranışlarda kendini geliştirme noktasında ortaya çıkıyor.

Bazılarını yakından izlemek fırsatı da oluyor. Mesela çalışırken karşındaki masaya gelen ilginç bir tip, bunun farkında olmasa da, iş hayatını çok renkli hale getirebiliyor.

Yıllar önce çalıştığım bir iş yerinde 50 yaşına merdiven dayamış bir programcı vardı. Masasında kalem bile yoktu. Zaten aslında yıllardır taaa ilk zamanlarında yazdığı program hata bile vermediği için, gündelik pek bir işi de yoktu. O kadar eski bir sistemle çalışıyordu ki  yeni bir proje geliştirmesi istenmiyordu, ancak o eski sistemde problem çıkma ihtimaline karşı da kimse oynatamıyordu yerinden. Kısaca hiç işi yoktu ama her ihtimale karşı hergün işe geliyordu.

Sabah işe ilk geldiğinde bir rutini vardı. Çaycıdan çay ister, adam çayı getirdiğinde 10 dakika futbol üzerine konuşur, sonra çayından bir yudum alıp bu çay soğuk diye geri gönderirdi. Çaycı için bu o kadar rutindi ki hiç itiraz ettiğini duymadım. Masasında hiç bir şey olmazdı, sadece bir bilgisayar ve çekmecesinde bir inç cetveli. (raporların kağıda düzgün oturması için lazımdı o zamanlar) O bilgisayarı da hiç açmadan günü kapattığı çok olmuştur. Zaten eski bir model olduğu için yeşil ekranlı bir bilgisayardı. Yani vakit öldürecek bir özelliği yoktu. Sabah çay rutininden sonra sırayla diğer departmanlardaki arkadaşlarını arar her biriyle bir gece öncesinin hasbıhalini yapar sonra da memleketteki anasını arardı. Ki bu arama, annesi az işittiğinden,  departmanın her köşesinden net olarak anlaşılırdı.

Bir diğeri bir projeyi başka bir programcıya anlatırken kafasında hayali kutular oluşturur, o kutulara bilgiler koyar, sonra anlatıren havada elleriyle hayali kutuları bir yerden bir yere taşır dururdu. Bunu farkettiğimde muzurlık olsun da kafası karışsın diye, hayali kutularını alıp havada başka yere koyardım. Bunu ilk yapışıma kadar ne kendisi ne de 20 yıldır beraber çalıştığı insanlar onun bu davranışına dikkat etmemişlerdi.

İyi bir izleyiciyseniz hayat size akvaryum gibi gözükmeye başlıyor. Hem balık olup yüzebilir hem seyirci olup seyredebilirsiniz. Arada siz de seyredin bazı balıklar çok renkli.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Klişe

Bir gün bir roman yazacağım ve içine şunları koymadığım için basımı reddedilecek.

  • köhne
  • yeknesak
  • apansız
  • umarsız
  • hazin
  • kekremsi
  • haki
  • hoyrat

Düşünsenize konuşurken bu kelimelere ne sıklıkta ihtiyaç duyar insan ? Ama herhangi bir kitapta en az birer kere geçerler.

Yazarlar kendi arasında mı anlaştı yoksa yayınevleri bu kelimeler olmadan basmam mı diyor veya bunlar matbaalarda hazır dizili kelimeler de basarken ucuza mı geliyor, bilemiyorum ama klişenin basılı halidir bence bu kelimeler.

Kitapta böyle diye yazarları suçlamak da yersiz. Hayatın her noktası klişe dolu.

imagesBir klişeden bir klişeye, bir döngüden bir döngüye geçiştir hayat. Her döngü kendi içinde döner döner ve aynı neticeleri doğurur her gün. İşe gidersin aynı suratlar, aynı mevzular, aynı masa, aynı sandalye ve aynı saatler. İşten çıkarsın aynı trafik. Eve gidersin aynı yemek aynı yatak. Arada bir döngüyü veya klişeyi kırmak için 2-3 gün bir kaçamak tatil yaparsın ve arkasından tekrar döngülerine geri dönersin. Döngü, ismi gibi sarmal ve hızla dönen bir girdap gibi yaşadıkça içine çeker insanı. Girdapta çok fazla kalırsanız dibe batmanız kaçınılmaz.

Ne kadar batarsanız batın bir gayret ittirin kendinizi yüzeye, en azından nefes alırsınız.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İlüzyon

Bu terimi daha çocukken Zati Sungur – Sermet Erkin gibi o dönemin en meşhur (tek meşhur) 220px-Sermeterkinafisilüzyonistlerinden öğrendim. Çok temel prensipler üzerine kurulu bir sahne sanatı. Öyle mi ?Aslında hayatın içinde bir günde kaç kere karşılaştığımızı sayamayacağımız kadar fazla, fakat farkedemediğimiz için gerçekten sayamadığımız bir durum.

Beyninizin kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun bir kerede bir işe odaklanabilir. Böyle dizayn edilmiş ve böyle çalışıyor yapabileceğimiz birşey yok. Ben aynı anda birçek işi yapabilirim diyen çıkıntılar mutlaka olacaktır. Bahsettiğim motor hareket değil. Yani yürürken sakız çiğnemekten bahsetmiyorum. Neler oluyor diye birolayı inceleyen insan gözünü kulağını dikkatini olayın işleyişinde bir noktaya kilitler. İlüzyon da sizi bir noktaya kilitleyerek kilitlenmediğiniz alanda başka işler yapabilme sanatıdır.

Şimdi buna paralel bir konudan daha bahsedip eğlenceli kısma öyle geçeceğim. Karar vermek, çok yorucu ve fazlasıyla insansı bir işlem.  Bilgisayarlardaki karar verme işi aslında mota mottur. Sizin verdiğiniz parametreleri değerlendirip birtakım matematiksel formüllere sokarlar ve çıkan sonuca göre hep aynı şeyi seçerler. Halbuki seçmek ve karar vermek farklı iki konudur. Beynin duygu ile ilgili birimleri karar verir. Hiç şaşırmayın bu bölge zarar gördüğünde iki basit seçenekte bile karar veremeyen insanlar var. Bugün kırmızı mı yeşil mi giymek istersin diye sorduğunuzda çıldırma noktasına gelebiliyorlar. Bilgisayarlar bu yüzden karar veremiyor çünkü duygusal işlem birimleri yok.

Yani aslında mantıkla ilgili birimler seçenekleri tarayıp belli bir sayıya indirdiğinde duygusal bölüme karar için gönderir, duygusal birimler de kararı verip geri gönderirler. Hiç şaşırmayın aldığınız kararların tamamı duygusal yani.

Şimdi gelelim heyecanlı bölümlere…

Bir gün içinde kaç ilüzyona maruz kaldığınızı soracağım ve ciddi ciddi düşünerek cevap vermenizi istiyorum. Tahmin değil ama ilüzyonları gözünüzde canlandırarak sayın ve gerçek bir rakam vermeye çalışın.

Saydınız mı ?

Bulamadınız değil mi ?

Yoksa buldunuz mu ?

İki bilemedin üç tane bulduysanız analist falan olmalısınız.

images (1)Birlikte sayalım mı ? Sabah kalktınız ve kahvaltınızı ederken haberleri seyrediyorsunuz. Devletin en yetkili isimleri durduk yere hiç gündemde yokken kürtajı yasaklayacağız diyor. Hiç konusu da geçmedi ama nerden çıktı bu uygulama diyorsunuz. Sanane insanların kararından… Ve normal bir insansanız, dünkü ihale yolsuzluğunu sormaktan daha önemli bir konunuz var şimdi.

Hoppp hokus pokus…

Sonra markete gidiyorsunuz bir sürü promosyon var. Bir tanesi 5 TL olan malın iki tanesini birbirine bantlamışlar ve üzerine kocaman dev promosyon ikisi birarada 11 TL yazıyor.  Sen diyorsun ki vay matematik cahilleri tabi ki tek  tek alırım bunlar beni ne sanıyor. Ve bunu ispatlamak için bir tane alıp sepetinize atıyorsunuz. Halbuki bu mal geçen hafta 4 TL idi. Neden bu hafta 1 TL zam geldi acaba ?

Hopppp hokus pokus.

İbadet ederken birisi çıkıp diyor ki “Hiç Allah ile direk temas kurulur mu? Sen elektriği direk trafodan mı alıyorsun?” aaa mantıklı hakikaten elektrik direk oradan gelmiyor arada voltajı düşüren birimler var. O zaman ben en iyisi bu adamlar aracılığı ile dua edeyim. Hatta nasıl dua edeceğimi öğrettiği şu kitapları da alayım da iyi bir dindar olayım.

Hoppp hokus pokus.

Çalışırken patron toplantı yapıyor. Zamlar açıklanacak. %20nin altında zam yaparlarsa işten çıkmayı düşünüyorsunuz. Patron konuşmaya başlıyor “Arkadaşlar şirket zor durumda 20 kişiyi işten çıkartmamız lazım“. Zam mı ne zammı dur şimdi işi kaybetmek de söz konusu. “Ohh neyseki o 20 kişiden biri ben değilmişim neyse artık zam için bir 6 ay bekleyebilirim

Hooop hokus pokus…

Saymayı öğrendiniz şimdi siz sayın gerisini.

Size çok ilginç bir deneyden bahsedeceğim.  The Economist dergisi abonelikle ilgili önce şöyle bir seçenek sunuyor

a) Internet Aboneliği $59

b) Basılı dergi aboneliği $125

c) Her ikisi birden $125

Tahmin edeceğiniz gibi kimse b seçeneğini seçmiyor. Fakat sizce ekonomist salak mı böyle birşey yapsın ? Bu 3 seçenek sunulduğunda seçilenlerin yüzdesel dağılımı

%16 a seçeneğini %84 c seçeneğini seçiyor.

Sonra b seçeneği silinip tekrar abonelik istatistikleri alındığında durum biraz farklılaşıyor.

a) Internet Aboneliği $59

b) Basılı dergi ve Internet aboneliği $125

Bu sefer iki seçenek var. ve sonuçlar. %68 a seçeneğini, %32 b seçeneğini seçiyor.

O saçma seçeneğin ne işe yaradığını anladınız umarım.

Beyninizin çalışma şeklini öğrenen herkes bunu size karşı kullanmak için çalışıyor. Ve malesef oturup izlemekle sadece bilet değil cebinizdeki, hayatınızdaki herşeyi almaya çalışıyorlar.

Beyniniz sizi kandırır. Gördüklerinizi tekrar sorgulayın.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tiryaki

Kahve içmeye başladığımda daha ilkokula gitmiyordum bile. Yazları birkaç günlüğüne köye giderdik. O zamanlar küçük bir Trakya köyü olan Sazlıbosna benim çocukluğumda köyümüz diyebileceğim tek yerdi. Dünya tatlısı bir büyükannem vardı. Anneannemin annesi yani.

imagesİlerlemiş yaşına rağmen her fırsatını bulduğunda en büyük keyfi ve tiryakiliği olan kahvesini yapardı. Divanın altından çıkarttığı küçük tahta kutudaki ispirto ocağını yakar, kutudan cezvesini alır, usul usul suyunu koyar kahvesini ekler ve ispirto ocağıın cılız ateşinde hazırlardı kahvesini. Hazırlayınca da iki fincan çıkarır doldurur ve birini bana verirdi. Büyük bir ayrıcalık olarak (yada ben öyle gördüğüm için) onunla her seferinde karşılıklı kahvemizi yudumlar kıtlama şekerlerimizi emerdik. O küçük yaşımda ailenin en büyüğü ile kahve içebilmek benim için ne de önemliydi ama.

İşin garibi ben o kahveyi çok severdim. Hiç bir çocuk kahve içmezken hele sade kahveyi hiç içmezken ben kokusundan tadından herşeyinden çok hoşlanırdım.

Yıllar içinde benim en büyük tiryakiliğim haline geldi. Neredeyse 40 yıldır aralıksız içerim. İlla Türk kahvesi olacak diye bir derdim de yok. Kahve olduktan sonra, hele de sert olduktan sonra farketmiyor. İnsanların uykusunu kaçırıyormuş. Hiç bir fikrim yok bu konuda. Daha hiç uykumu kaçırmadı.

Sabah kalktığımda içeceğim o ilk kahveyi hazırladıktan sonra odaya yayılan koku var ya. İşte ben onu kokladığım anda yaşadığımı hissediyorum. O kahve kokusu bana 40 yılın iyi anılarını getiriyor, bütün mutlu anlarımın özdeşleştiği o ilk yudum hayat enerjim oluyor. 20 yıldan fazla sigara da içtim ama aynı şey değil. Kahve bambaşka birşey.

Sabah işe geldiğimde girişteki “Coffee Shop”tan gelen yoğun kahve ve tost kokusu ise iş kötü bile olsa, iş yerini sevmek için yeterli sanki.

 

Tiryakilik ilginç birşey. Tutkuyla bağlanmak demek. Dikkat ettiniz mi peki; biz aslında hep kalp atışlarımızı hızlandıran şeylerin tiryakisi oluyoruz. Kahve, çay, sigara, kola, alkol içlerindeki kafein, tein, nikotinden dolayı kimyasal olarak kalp atışlarını hızlandırıyorlar.  Spora olan bağımlılık da tehlikeli işlere olan adrenalin bağımlılığı da kalp atışını hızlandırıyor. Ha bir de AŞK.

Aşkın tiryakilik olmadan açıklamasını yapmak zaten mümkün olmamalıydı.

İşte sırf bu sebepten bir tiryaki size aşık olursa şanslısınız demektir. Hiç bir tiryaki kolay kolay bırakmaz.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Gece

Çocukluğumda, boyanmış bir parça tahta üzerine vidalanmış küçük bir ampül ve yine ortada olan bir adaptörden ibaret bir gece lambası vardı koridorda. Geceleri cılız bir ışık yayardı. Karanlık sanki daha siyahtı o zamanlar. Ben de her çocuk gibi karanlıktan korkardım. Fakat bunun suçlusu, ikinci kattaki balkonumuzun önünü kapatan dallarıyla, yapraklarıyla, yattığım odanın duvarında her gece gölgeleriyle şekiller oluşturan yeni dünya ağacıdır. İşte o gölgeleri kesen tek şey bu uyduruk gece lambasıydı.

Night light

Biraz daha büyüdüm, başka bir eve taşındık. 5. kattaki evin camına yetişen ağaç olmayınca, korku yavaş yavaş geçti. Sonra o zifiri karanlığı sevmeye başladım. Sessiz, karanlık bir odada oturmak hoşuma bile gitmeye başlamıştı. Düşünmek için harika bir ortamdı. Özellikle çocukluk hayallerimin gözlerimin önünde canlanmasında karanlık çok işe yarıyordu.

Zamanla geceyi ve karanlığı sevmeye başladım. Gece, sessizliği ile kitap okumama, konsantre olmama, müzik dinlememe, hayaller kurmama yardımcı oldukça, gündüz başkalarına, gece kendime ayırdığım bir zaman dilimi haline geldi.

Lisedeyken gece sabaha kadar oturup güneşin doğuşunu seyretmenin keyfine vardım. Üniversitede sabahlamalar başladı. Sabaha kadar oturup ders çalıştıktan sonra (!), sabaha karşı fırından yeni çıkan poğaçaları almaya gitmenin keyfine vardım. Staja gittiğimde “Gece çalışır mısın?” dediler. “Tamam” dedim. Gece el ayak çekildikten sonra sakin sakin çalışmanın keyfine vardım. Okul bitti 2 sene boyunca gece çalıştım. Askere gittim gece nöbetlerinde gelecek planları kurmanın tadına vardım. Sonra geri döndüm ve gece gezmelerinin, gece hayatının tadına vardım.

Ben gecelerden hep çok keyif aldım.

Kendi kendine kaldığında karanlık çok samimidir. Seninle kavga eden bir gölgen bile olmaz karanlıkta. Kafanın içine girip kendi içinde gezmeyi öğrenirsin. Korkulacak birşey yoksa içinde, karanlıktan korkmazsın.

NOT : Bu seferki fotoğraf kendi çektiklerimden.  Devamı için aşağıda flickr linklerimi veriyorum.

https://www.flickr.com/photos/duopod2

https://www.flickr.com/photos/duopod

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vatka

80’lı yılların modası herhalde moda tarihinin en kötü dönemidir. Kar yıkama kotların, kelebek tokaların, yarı şalvar (!) pantalonların, püsküllü montların, kolları kıvrılan ceketlerin hepsinin birden moda olduğu bir dönemdi. Bu dönemin kilit özelliği ise galiba istisnasız bütün ceketlerde bütün montlarda balmain-uzunvatka kullanılıyor olmasıydı. Bugün gençlere anlatmakta zorlanacağımız kesin. deneyelim; vatka kısaca omuzlara kıyafetin iç kısmından konan bir sünger  parçasıydı. Sizi dik omuzlu gösterirdi. Hem erkeklerde hem kadınlarda kullanılırdı. Dışarıdan bakıldığında bildiğin üçgen vücutlu dururdunuz. Tabi ceketi çıkarana kadar…

Hatta üst üste giyilen kıyafetlerin ikisinde de vatka varsa sadece dik değil geniş açılı duracağınız için sonradan vatkaları cırt cırtlı yaptılar. Böylece çıkarması kolaylaşıyordu.

Aslında öyle olmadığımızı biz bilirdik ama insanlara geniş ve dik omuzlu gözükmek için bu sahte omuzları takardık yine de. Hatta herkes takar herkes birbirinin aslında geniş omuzlu olmadığını ama öyle gözüktüğünü bilirdi.

imagesBugün omuza takılan vatka kalmadı. Ancak zehirlenmiştik bir kere. Vatka artık omuz kadar masum değil başka bir deyişle. Vatkayı kafamıza takmaya başladık, paramıza takmaya başladık, ünvanımıza takmaya başladık, hayatımıza, yaşayışımıza, arabamıza, arkadaşlıklarımıza takmaya başladık.

Vatkasız bir tek omuzlarımız kaldı. Diğer bütün konularda aslında olmadığımız, cırt cırtlı, sökülebilir ama sökmediğimiz kabarıklarla yaşıyoruz.

Arabalarımız rahat etmek, güvenle seyahat etmek için değil, başkalarını etkilemek, daha yüksek bir sınıfa mensup olduğumuzu göstermek için kabardı. İş yerinde daha fazla statü için vatkalı ağızlar vatkalı tavırlar edindik. Kabaramayanları ezip geçerek en vatkalı biz olduk. Evimizde huzur değil, havuz olsun, zengin gözükelim dedik.

Herkes vatkalı gezince kimse yadırgamadı durumu. Hatta üst üste giyildiğinde çıkartılması gerekenler de çıkartılmadı ki en geniş omuzlu biz olalım.

İnsanların arasında vatkasız gezince komik duruyorum ama neyse ki gece çökünce herkes vatkasız pijamalarla uyuyacak.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tutku

Ortaokuldaydık sanırım. Cumaları okuldan sonra aynı mahallede, aynı apartmanda oturan yaşdaş arkadaşlar olarak birimizin evinde biraraya gelir birlikte zaman geçirirdik. Hava güzelse akşam apartmanın arkasında futbol oynar, güzel değilse evde toplanıp atari, sohbet oyun fıkra müzik gibi şeylerle oyalanırdık.

passion-at-workBir gün yine bizim evde toplanmıştık. Bir arkadaş koltuğunun altında bir poşet ile çıkageldi. İçinden o dönemin en meşhurlarından Sinclair Spectrum bir bilgisayar, bir kasetçalar ve bir sürü kaset çıktı. O gün uğraşa uğraşa saçma sapan bir oyun yükleyebildik. Gece geç saat olunca arkadaş bilgisayarı ertesi gün geri almak üzere bıraktı ve gitti. Tüm arkadaşları gönderdikten sonra bilgisayarı kurcalamaya başladım.

O klavyeden ne yazılıp, oyunun ortaya çıkarıldığı merakı sardı içimi. Ve o günden sonra bu konuyu araştırmaya başladım. O dönemler bu konuda bir tek kitap bile yoktu. Internet de olmayınca işim oldukça zor olmuştu. Çünkü tek kaynak kullanım kılavuzu idi ama onda da televizyona nasıl bağlanacağı, nasıl program yükleneceği vardı.

Gittikçe tutku haline geldi bu konu. Hatta İngilizce düz yazı yazıldığını sandığım için İngilizcemi çok geliştirmiştim. Başarılı bir karnenin ardından babam bana Commodore 64 alabileceğim kadar parayı verip “Haydi git al” dediğinde uçarak gitmiştim.

Eve getirip kurduğumda arkadaşlar da kardeşim de oyun yüklemek için bekliyordu ama ben o ilk programımı yazabileceğim anı iple çekiyordum. Tabi ki oyunları yükleyip oynamaya başladık. Sonra gece geç saatte el ayak çekilince oturup uzun uzun bunca zamandır kafamda şekillenen bir oyunun senaryosunu temiz düzgün bir ingilizce ile yazmaya başladım. Aşağı yukarı 1 sayfa boyunda komple bir hikaye yazdım

Return“e bastım. Karşımdaki ekrandaki cevap şuydu: “Syntax Error“.

Tabi ya” dedim “kesin virgülü yanlış yere koydum“.

Aynı yazıyı tekrar yazdım. “Return“e bastım. Karşımdaki ekrandaki cevap şuydu: “Syntax Error“.

Üç veya dördüncü seferden sonra  birşeylerin ters gittiğini farkettim. Ertesi gün bilgisayarı aldığım dükkana gittim. Adama bunun sebebini sordum. Öyle ya aldığım bilgisayar bozuk olabilirdi. Neticede ben İngilizcemin gramer olarak kusursuz olduğundan emindim.

Adam gülerek bilgisayar programının öyle birşey olmadığını, çok karışık birşey olduğunu hatta kendisinin bile anlamadığını söyledi.

Haydeeeee…. E ama ben program yazacağım diye almıştım bunu. Böylece araştırmalar başladı. Ve ilk commodore dergisi çıktığında koşa koşa aldım bayiden.  Kupon biriktirerek programcının el kılavuzu diye bir kitap vereceklerini duyurdular. Malesef o kitap piyasada satılan bir kitap değildi. Yani mecburen kupon kesip biriktirip çekilişe girmek gerekiyordu.

Kestim, yolladım, kazandım. Soğuk bir kış günü Karaköye giderek dağıtımın yapıldığı yeri buldum ve aldım kitabı. Dönüş yolunda vapurda zaman nasıl geçti anlamadım. Gerçi kitabı da anlamadım. Hatta konu haddinden fazla ürkütücü ve zordu.

Fakat tutku dünyanın en büyük itici gücü işte.

Okuya okuya anlamaya başladım. İkili sayı sistemi, onaltılı sayı sistemi, basic falan derken sis bulutları dağılmaya başladı. Aşağı yukarı 3 sayfa süren, tamamı hesaplanmış rakamlardan oluşan veriler ve programı yazıp da ekranda bir traktör çıkardığımda çıldırıyordum sevinçten. Annemi çağırmıştım. Kadıncağız anlayamamıştı ki ekrandaki ecüş bücüş şeyin traktör olduğunu. Neye bakacağını bile bilememişti yazık. Ama sevincime ortak olup aferin demişti.

Sonra zamanla ilerlettim iyice bu konuyu. Üniversitede benim o ilk öğrendiklerim ders olarak çıktı karşıma. Çocuk oyuncağı gibi geldi bana o ders. Sonra başka programlama dilleri geldi. Meslek olarak seçmesem de bilgisayar programı yazmak benim tutkumdu.

Gerçekten çok büyük keyif alıyordum bundan. Yazları çalıştığım otelde gece vardiyasında Night Auditor (Gece hesap kontrolörü) olunca sıkıntıdan geceleri otelin bilgisayarı alındığında bilgisayarla verilen UNIX kitaplarını okumaya başladım. Dünyada benim bildiğimden çok daha derin bir bilgisayar bilgisi olduğunu farkettim böylece. Bu benim tutkumu daha da coşturdu. Üniversite bitince bir PC almıştım ve sürekli ne yapabilirim nasıl daha fazla öğrenebilirim diye düşünüyorken Kuşadasının tek bilgisayarcısına düştü birgün yolum. Arkada rafta C programlama dilinin kitabını gördüm. “Biliyor musun?” dedim dükkandaki adama. “Biliyorum ama çok zor hiç başlama” dedi.

Ve ben başladım.

Geceleri otelde bilgisayarla veya programla ilgili çıkan sorunları halleder hale gelmiştim. Bir gün İstanbul’da yaşayan Bilgi İşlem müdürü “Pamukkaledeki oteldeki night auditor her akşam arıyor sorun çıktığını söylüyor sen hiç aramıyorsun. Bir gariplik var bu işte. Sende neden sorun çıkmıyor da onlarda çıkıyor sürekli” dedi. “Burada da çıkıyor ama ben hallediyorum” dediğimde hayatımın cümlesini kurduğumun farkında değildim. Beni merkeze, yanına alarak, bu işi profesyonelce yapmamı önerdi. Hiç düşünmedim. Hemen kabul ettim. 8 yıl okuduğum Turizmi bırakıp bilgisayar programcısı olmayı kabul etmek için yarım saniye düşünmemiştim.

balancing-ropeBir şeyi tutkuyla istemenin ne kadar önemli olduğunu da öğrendim. Resepsiyonda IBM’den gelenlere imrenerek bakarken 6 ay sonra IBM’den iş teklifi bile almıştım.

Hayatta neyi tutkuyla istediysem, hayat bana onu verdi. Tam artık olmaz dediğim anlarda çok keskin virajlar aldım. İmkansız diye birşey yok. İstiyorsan, gerçekten çok istiyorsan, olması için uğraşıyorsan, mutlaka oluyor.

Tutkun, işin olursa pazartesi sendromun hiç olmaz. Sürekli sorun çözmek, teknolojideki yenilikleri takip etmek, yeni çıkan dilleri öğrenmek ve tüm bunara enerji bulabilmek başka neyle açıklanabilir ki? Ne diyebilirim, 30 yıldır hala ilk günkü gibi seviyorum bu işi.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Koku

Beyinde uzun dönemli hafıza ile koku algılama merkezinin birbirine çok yakın olmasının bir etkisi olarak, hatıralar beyinde kokuları ile saklanırlar. O yüzden sıcak bir ekmeği kokladığınızda, çocukluğunuzun fırın kuyruklarında geçen mutlu günlerine gidersiniz. Yanınızdan geçen ama farketmediğiniz birinin parfümü bazen bir anda sizi eski sevgiliye taşır, bazen de annenizin altın gününde poğaçaları yerken bulursunuz kendinizi.

koku-01Sevdiklerinize, içinize çeke çeke sarılmanız da bu yüzden, sonra onların  burnunuzda tütmesi de bu yüzden.

Arap sabunu bile kimine kötü kokarken kimini çocukluğundaki o huzurlu temiz eve taşır.

Akşamdan içilmiş sigaranın mobilyalara sinmiş kokusu normalde kötü iken, bana üniversitedeyken oturduğum evin özgür sıcak rahatlığını hatırlatır.

Kızarmış ekmek; okula kalkılan telaşlı kahvaltıları, gazete; pazar sabahlarını, karpit; sanayideki dükkanda içtiğimiz oraletleri hatırlatır.

Öyle ki bazı günler artık olmayanların anılarıyla kalkılır, artık var olmayan kokuları sanki yanınızdaymışçasına algılar beyniniz. O gün, kokusuyla beraber yüzler, hareketler, konuşmalar geçer canlı canlı gözümüzün, burnumuzun önünden. Tatlı bir tebessüm, bir damla yaşla anar, o anları tekrar yaşarsınız özlemle.

Özellikle soğuk yaz sabahlarında, güneşli ama hafif rüzgarlı havalarda bir kavak ağacının veya bir akasyanın yakınındaysam kesin çocukluğuma dönerim bir an. O sabahın kendine has kokusu beni dedemlerin evine taşır. Yeni demlenmiş çay, bahçeden toplanmış domates, biber, rafadan yumurta ve kahvaltıya çağıran bir çift masmavi göz.

Hiç işte… Biraz soğuktu da bu sabah…

 

 

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ertelemek

Ertelemek-yasamin-mayasini-kacirir.-Kizdiysan-bagir-sevindiysen-soyle-ozlediysen-arkasindan-kosGençliğimin en güzel etkinliği hafta sonları yaptığım sahaf gezileriydi. Tek başıma, Cumartesi sabahı çıkardım yola. Galatasaray Lisesi’nin karşısında, balık pazarının içinden geçerek soldaki ikinci iş hanına girer ve başka bir dünyaya ışınlanırdım. Bilenler bilir burası sahafların ve eski plakların gizli dünyasıdır. İşte bu dünyada sakin sakin tadını çıkara çıkara sahafları gezerdim. Köşeyi döner dönmez Narteks Kitap diye bir sahaf vardı. Eski bir edebiyat öğretmeni olan Sıtkı abinin sahafı. Burası bana her zaman ayrı bir lezzet verirdi.

Gide gele tanışmıştık artık. Benim kitap zevkimi, hangi türlere ilgi duyduğumu aldığım kitaplardan anlamıştı ve ona göre kitaplar önerirdi önceleri. Sonra zamanla ismen de tanışır olmuştuk. Ben rafların arasında kendimden geçip tek tek kitapları incelerken, kendine demlediği çaydan getirir. Yanıma bir tabureyi çekip otururdu. Çayımızı yudumlarken, baktığım kitaplar hakkında yorumlarını söyler, ikimizin de okumuş olduğu ortak kitapları tartışırdık. O sakin dingin konuışması, kitaplar hakkındaki engin bilgisi, hemen hemen her konudan konuşuyor olmak çok keyifliydi. Saatler nasıl geçer anlayamazdım. Hiç kitap almasam da bazen sadece sohbet etmek bile güzel bir haftasonu için yeterliydi.

Her hafta Sıtkı abiden ve diğer sahaflardan en az 3-4 kitap alırdım. Çıktıktan sonra da kitapçıları gezer son çıkan kitaplardan aklıma yatan, tarzım olan 1-2 tane daha alırdım.

Çoğunlukla bunları okuyacak zaman bulamazdım. Her ne kadar çok kitap okuduğum bir dönem olsa da, o kadar kitabı o kadar kısa zamanda okumamın imkanı yoktu elbette. Zaten çoğu ağır mevzular olurdu. Yani öyle roman gibi elime alıp bir çırpıda hızla okuyabileceğim şeyler değillerdi. Felsefe, tasavvuf, musiki, araştırma, roman, şiir gibi türler olduğu gibi ağır divan edebiyatı içeren kitaplar da olurdu. Osmanlıca – Türkçe sözlük elimde okuyabildiklerim çoğunluktaydı.

Okuma hızımdan daha fazla kitap almamın bir tek nedeni vardı. İleride okumak için stok yapıyordum. Yani yetişemediğim için erteliyordum. 

Zamanla, ertelemek bir yaşam felsefesi oldu. Çok zaman ve emek isteyen ama deliler gibi yapmayı istediğim bir sürü konu, altyapısı araştırılıp, kitapları alınıp, malzemeleri temin edilip ertelendi.

Ney üflemek mesela. Gece 11’den sabah 7 ye kadar çalışıp, sabah Kuşadası’ndan Ödemiş’e gidip birkaç saat ders alıp öğleden sonra dönerek uyuyup gece 11 deki işe tekrar yetiştiğim günlerde yeterli zaman ayıramadığım için, Neyleri, kitapları, şemaları, notaları alıp daha geniş bir zamana erteledim.

Elektronik mesela. Bilgisayarı meslek olarak ilk seçtiğim zamanlarda sabah 7 de kalkıp, servise binip, yolda programcılık üzerine okuyup, 9’dan 6’ya kadar çalışırdım. Sonra eve dönüş yolunda tekrar kitaplarını okur eve döndükten sonra da okuduklarımı uygulardım. Bu dönem içinde elektronik öğrenmek tutku gibiydi benim için. Tek sorun hiç zamanım yoktu. Ben de havyamı, ölçü aletlerimi, lehim tellerimi, dirençlerimi kapasitörlerimi ve konuyu anlatan en iyi kitapları alıp erteledim.

Üniversitede her gün bindiğim ve tek ulaşım aracım olan Bisiklet mesela. Alsam koyacak yerim, binecek yerim olmadığı için erteledim.

Zaman olmadı tatili erteledim, para olmadı fotoğraf tekniklerini erteledim, imkanım olmadı Arap alfabesini öğrenmeyi erteledim, yaşım gençti dini erteledim.

Birgün bir baktım hayatım ertelenmiş konularla dolu. O kadar fazlaydılar ki şimdi başlasam yıllarımı dolduracak kadar ertelenmiş konum vardı.

352350-3-4-4adaaErtelediklerimiz yaşadıklarımızdan fazla olduğunda ani bir fren ile durmanın tam zamanı gelmiş demektir. Ben de durdum. Tekrar herşeyi sıraya koydum ve ertelediklerime geri döndüm. Sırayla yapmaya çalışıyorum en baştan. Arapça alfabede okumaya başladım, fotoğraf için eksik malzemeleri tamamladım, bisikletimi aldım, elektronik için güncel malzemelerin siparişlerini verdim, Ney  için badem yağını aldım.

Tüm ertelenenlere başlıyorum yeniden. götürebildiğim yere kadar hepsini götüreceğim.

Kitaplarımdan çok uzaktayım ama onun da yolunu buluyorum yavaş yavaş.

Gençken erteleyip dondurduğum şeylerin buzları çözüldükçe gençliğim de buzların arasından çıkıyor. Artık ertelemiyorum. Yazmayı daha fazla ertelememeye karar vermem de bu yüzden işte.

Yani şu anda benim bir ertelenmişimi okudunuz. Teşekkür ederim.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Susmak

Hayata ilk geldiğimiz anda başlıyoruz bağırmaya. Başka bir iletişim yolu bilmediğimiz için herşey bağırarak elde ediliyor bir müddet. Çocuklukta da devam ediyor bu bağırma. Ne kadar konuşmayı öğrensek de, konuşarak elde etme ile bağırarak bunu güçlendirme içgüdüsel bir yöntem. Tartışmalarda ise bir çocuk için kesin galibiyet yöntemidir bağırmak. Unuttunuz mu o diyaloglardaki yerinizi :

kidsinworship– Delisin

+ Sensin

– Sensin

+ Sensin

– Sensin

……………..

Pes etmeyip, en son sen söyleyeceksin ki bu atışmayı kazanabilesin.

Sonra bağırmadan konuşmaya geçeriz yavaş yavaş.  Bağırmadığın zaman karşındakini dinleyebildiğin ve kendini ifade edebildiğini anlarız. Bu ciddi bir gelişmedir bir insanın hayatında. Neredeyse vahşilikten modern insan olmaya atılan ilk adım gibi birşey.

Zaman zaman geri dönsek de bağırmaya, konuşmak daha etkili olur. Sonra birgün susmayı öğreniriz. Konuşarak, bağırarak, yazarak, çizerek anlatamadıklarımızın birikimi gibidir susmak. Yani tam bir zirve.

duranadam_artworkÖyle kompleks bir eylemdir ki susmak, içinde avazı çıktığı kadar bağırmanı da çığlıklarını da barındırabilir, “Sensin“lerin en büyüğünü de. Minimum kalori maksimum sabır ister. Bağırınca kazanılmadığını görebilenlerin en etkili silahıdır. Karşında bağıranları çıldırtır çoğu zaman. günlerce konuşsan yapamayacağın etkiyi, ifade edersin bir anda.

Eğer kabullenmek için değilse, susmak isyandır.

Öğrendikçe, ustalaştıkça hayatta daha güzel susarız. Hayat bize güzelliklerini gösterdikçe, gördüğümüz, edindiğimiz güzellikler elimizden gitmesin diye susarız. Huzur için, karşımızdakini sevdiğimiz için, kazanarak bazen birşey elde edilemeyeceğini gördüğümüz için, insanları kırmanın gereği olmadığı için, için için için …

images (1)

Ve bu susulanlar birikince, basıncından patlamamak için yazarız. Yazarız ki çakılmayalım ama kontrollü serbest düşebilelim.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ne Olmadı?

Araba ile uzun yolculukları çok severim. Sık sık biryerlere gitmeye çalışırım hatta. Çok yorulursam mutlaka çeker bir yerlerde dinlenirim imagesBazen arabayı çekecek bir yer olmaz. Ortalama hızda giden bir kamyona rastladığımda, arkasından hiç sollamadan giderim. En stressiz zamanlardır onlar.  Sollamazsın, geçmezsin, ileri gitmezsin, sadece dinlenirsin. Sonra yeterince dinlendiğinde sollar yola devam edersin. (Bu da benim sistemim.)

Kimi zaman eski bir dostla karşılaşınca , eski günleri yad etme faslı bittikten sonra konuşma normal seyrine dönüyor ya hani. İşte o an dostlukların dönüm noktası olabiliyor. Beraber geçen dönemde, aşağı yukarı aynı kafada olunan insanların, zaman içinde geçirdiği aşamaları kıyaslaması safhasıdır bu.

Maddi imkan, sosyal statü falan da değil de asıl kafayı taktığım kısım kişisel gelişim. Ne oldu da ben değiştim ? Veya ne olmadı da sen aynı kalabildin?

O dar kalıplara nasıl sığdın ? Halbuki beraber yürürken ileriye doğru koşmaya hazırdın. Ne zaman vaz geçip oturdun ? Herkes oturuyor diye onlara mı uydun ? Kamyonun arkasından mı geldin şimdiye kadar ? Halbuki orası aralarda dinlenmen içindi bütün bir yolu öyle gelmemeliydin. Hiç düşünmemeyi seçmek çok dinlendirici olmalı ama düşünmeyi unutmuş olmamalı.

Sürü olarak başladığımız yolda, orada kalmayı seçenler ve koşanlar mutlaka olacak. Kalmasını ummadıklarınız kalınca hayal kırıklığı oluyor sadece.

 

 

Neyse ki sen bir yana koşarken, başka kulvarlarda koşan eski dostlar da var. Size yalnız olmadığınızı hatırlatıyorlar. Görmeseniz de onların da koştuğunu bilmek yetiyor kimi zaman. Hatta aynamda sinyallerini görmek ve beni geçmelerini istiyorum ki ben de hızlanayım.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Formül

Hayatta herşey, sürekli tekrarlanabildiği müddetçe formülize edilebiliyor. Ben işim gereği (bilgisayar programlarında tekrar edilen yapılar üzerine çalıştığım için) her konuyu tekrar edilebiliyor mu diye incelerim.

Şimdilerde en çok ilgimi çeken konu ise bizzat benim. Kendimi formülize etmeye çalışıyorum. Bu aslında belki 10 sene önce başladı. Yazılım şirketi açmıştım.Para kazanmak için web siteleri yaparken, grafiker bulmakta zorlandığım bir dönemdi. Matemeatik / mühendis kafa yapısında biri olarak sanatsal yönlerde yaratıcılığımın hiç olmadığını biliyordum. Fakat hayatın zorlamasıyla web sitelerinin grafik dizaynını da yapmam gerekiyordu.

Renkler, şekiller ve dizayn konusunda kitaplar buldum. Renklerin ve şekillerin insanlar üzerinde hissettirdiklerini öğrenmeye başlayınca sanatsal olarak yaratıcı olamasam da müşterilerin bayıldığı işleri yapmanın formülünü geliştirmiştim.

Bu formülde herkesin atladığı en büyük parametre müşterinin bizzat kendi zevkiydi. İnsanlar birşeye bayılabilirler ama işi yaptıran adam ona bayılmıyorsa kaybediyorsunuz.

Sanatın formülize edilmesi fikrinde, Serdar Ortaç’ın katkılarını yadsıyamam. Geliştirdiği formül ile yıllardır müzik kopyalıyor adam.  Sonra zamanla madem sanat formüle edilebiliyor neden başka şeyler de olmasın diye düşünmeye başladım.

İnsanları etkilemenin formülünü geliştirmek geldi aklıma. Bu bazılarında doğal bir yetenek ama bence formülü de geliştirilebilir.

Ve son olarak bugün biri beni etkilediğinde neden etkilendiğimi analiz etme noktasındayım. Bir insanı ilk gördüğümüzde o çok kısa anda beyin binlerce bilgisayarın biraraya gelip saatlerce yapabileceği analizi yapmaya başlıyor. Yaş ilerledikçe analizdeki hassasiyetin boyutu da değişiyor.

parts_of_face_by_taylorweaved-d5jb9oqGörüntü beyne ulaşır ulaşmaz hemen parçalara bölünüp daha önce tanıdığımız insanlarla ilgili parçalarla karşılaştırmalara başlanıyor. Gözü şuna, çenesi buna, kulağı filana, elleri falana benziyor gibi ışık hızında bir eşleşme sağlanıyor. Bunu illa bilinçli yaptığımızı söylemiyorum. Sonra eşleşen insanların karakter özellikleri toplanıyor.  Çenesi benzeyen utangaçtı, samimiydi, iyi yemek yapardı, gözü benzeyen, arkamdan konuşmuştu, güvenilmezdi gibi.. Sonra bunlar toplanıyor ve ilk anda yapılan bu analizdeki olumlu olumsuz oranına göre daha elimizi uzatmadan bir önyargı oluşmuş oluyor.

Tabi bir yandan da genlerle taşınmış içgüdüsel analizler çalışıyor. Kadınsa kalçalarının büyüklüğü, göğüsleri vs gibi doğurganlık ve anaçlık özellikleri ile ilgili ipuçları değerlendiriliyor. Erkek ise omuz genişliği, yapısı, maddi durumu gibi baba olması durumunda çocuğa aktarabileceği sağlıklı genler ve sağlayabileceği rahat yaşam tartılıyor.

Yine iç güdüsel olarak feromonlar, yani kokuların içine kodlanmış mesajlar değerlendiriliyor. Karşınızdaki insanın sağlıklı olup olmadığı, genetik olarak size doğru bir partner olup olamayacağı inceleniyor.

Sonra mimikleri, hareketleri ağzının kenarını büzüşü, gülerken çıkan gamzesi gibi başka detaylar aynı analize giriyor. Sonra duyabiliyorsanız sesi, ses tonu, konuşması, şivesi, aksanı, kullandığı kelimeler derken ilk 1 dakika içinde o kişi hakkında yapacağınız toplam analizin belki %70’i tamamlanmış oluyor.

 

images (2)Eğer hayatınızda çok fazla insan tanıdıysanız  ve elinizde yeterli veri varsa işin çok ilginç yanı olarak bu yargılarınızın büyük çoğunluğu tutuyor.

Tüm bunlar hayat boyu binlerce defa kullandığımız ama hiç farkında olmadığımız uzun bir formülün parçaları. İç güdüler ve bilinçaltını zaten çözmek pek kolay değil ama sadece hangi özelliğinden dolayı bir insanı hangi önyargıya yerleştirdiğimi çözmeye çalışmak bile çok eğlenceli birşey.

Şimdi bunu okudunuz ya, ilk karşılaştığınız yabancı hakkındaki önyargılarınız ne olursa olsun neden böyle olduğunu artık mecburen düşüneceksiniz. Geçmiş olsun.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sossal Medya

İnternetin ilk yıllarıydı. Bir bilgisayar programcısı olarak derhal girmiştim internete. İlk zamanlarda herkeste bilgisayar yoktu, internet cafeler de yaygınlaşmamıstı henüz. Zaten internet de bir kaç web sayfası bir kaç chat odasından ibaretti. Bir arkadaş ortamında, cafe gibi bir yerde, yeni tanıştığım birisi ile biraz hararetli bir tartışma yaşamıştık. Tartışma ileri gidince bana dönüp klasik soruyu sordu: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

sosyalNormalde “Kimsen kimsin, banane” der geçerdim ama bu sefer sordum “Kimsin?“. Hayatımdaki aldığım en ilginç cevaplardan biriydi. “Ben zurna’da opum” gülmekten tartıştığımı bile unutmuşum. Chat odalarında bazi devamlı kullanıcılara, odada konuşanlar seviyesizleştiginde atmak üzere odayı açanlar yetki verirlerdi. Bu yetkiyi almış olanlara “op” denirdi. Yani operatör. Zurna dediği de o dönemin meşhur chat odalarından birinin adıydı.

Hayatta hiç birşey olmamış birisi için meğer ne büyük bir payeymiş bu opluk. Sanal bir ünvanı sanki arşidük olmuşçasına taşımak hiç anlayamadığım bir konu oldu.

1414873206_social-media-companiesYıllar geçti internet yayıldı chat odaları silindi gitti. Sonra sosyal medya çıktı ortaya. Ve sosyal medya da kendi arşidüklerini yarattı. Fenomenler türedi. “Ben bu noktaya gelene kadar ne emek verdim biliyor musun?” dediklerinde “bilmiyorum ne?” diye sordum safça. “Geceleri bazen uyumadan insanlara like yaptım” dediklerinde gene bir gülme geldi. Allahtan “emekleri” zayi olmamış, bu çalışmanın meyvesi olarak bir sürü insan tarafından takip edilir hale gelmişler.

Bu arkadaşların bazıları kendilerini öyle bir noktada gördüler ki bir baktık kitap yazıyorlar, reklam alıyorlar. Seneye de kaymakam çıkacaklar hayırlısıyla.

Çeşit çeşit kullanıcı bulabiliyorsun sosyal medyada. Ne koyarsam “like”layıncılar gibi bir de “Allah rızasi için paylaşın”cılar var. Onlar da paylaşırsan bereket yağdırılacağından yana olanlar. Ha bir de acındıra acındıra paylaşanlar var değil mi?  “Bu bebenin derisi yüzüldü ama facebook 1000 kere paylaşılırsa ona deri alacak”.

Yahu hiç bir şirket komple gerizekalı değilse bunu demez. Bir hayır işini reklama bağlayan şirketi hangi PR kurtarabilir ki bir daha?

40 kere like yaparsan tüm günahların silinirciler de ayrı bir konu. Ne diyeceksin o yana gidince? “Ama ben 40 kere like yapmıştım neden cehennem ?” mi?

Hiç anlayamadılar interneti ve sosyal medyayı. Sen dilediğini yazacaksın, Dileyen yazdığını okuyacak, bakacak ve beğenirse “like”layacak. beğenmezse, yazdığın doğru degilse veya salakçaysa hakaret olmadan dileyen eleştirecek.

images (1)Fikir özgürlüğü bu işte. Her ne kadar yabancı olsak da, böyle bir kavram var. Tartışamadıktan sonra bir anlamı yok ki zaten. Mesela bence bu konuda yapılan en büyük terbiyesizlik karşındaki hakaret etmediği halde yazısını silmek. Çok lazımsa söyle kendisi silsin sen silme.

Ben fikrini adam gibi tartışan adama saygı duyarım şahsen. Arşidükleri ve ne dediğini bilmeyenleri sevemedim ne yapayım. Tamam itiraf ediyorum tartışmalar sırasında fikrinin zayıflığından dolayı köşeye sıkışan bir sürü insan efendice geri çekilmiyor. Hemen hakarete başvuruyor ama bu da bir süreç. Öğrenecekler tartışmayı.

Benim her yayınladığımı “like” layan adam samimi değildir ki. Ben ne bileceğim neyi güzel yapmışım neyi kötü yapmışım o zaman.

Sonuçta hayatınızın merkezi değil ama ana yemeğin sosu olması gereken sossal medya malesef ana yemek oldu. İçinden geçeni aman ne derler diye aktaramadığın, aktardıkların karşısında hakaret aldığın, fikirlerinin silindiği ucube birşey.

Ne yapalım belki yeni bir sosyal medya kurulur biz de oradaki yerimizi alırız.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Biraz daha zaman

 

Zaman çok ama çok ilginç bir konu. Aşağıda paylaşacağım videoda zamana bilimsel olarak  bir bakış açısını bulacaksınız.

Size kısa bir youtube ipucu da göstereyim hazır yeri gelmişken. İngilizce bilmiyorsanız bu video’yu Türkçe de seyredebilirsiniz.

Video’yu youtube’da açın. Sonra videonun üzerinde fareniz ile gezinirken videonun altında çıkan şerit üzerindeki Settings‘e (dişli şeklindeki ikon) tıklayın. Subtitle yazan yerin karşısında Off yazan yere tıklayın. Önce English‘i seçin sonra aktif hale gelecek olan Translate seçeneğine basıp Turkish seçeneğini seçin.

Böylece artık İngilizce videoları Türkçe alt yazı ile seyredebileceksiniz. Tabi çevirilerin çok iyi olacağını garanti edemem ama hiç yoktan iyidir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anı Kolleksiyonu

Turizm Pazarlaması dersinde Fikri hoca bahsetmişti bu konudan. “Nedir Turizm?” diye sorduğunda o dönem turizm eğitimimde 6. seneyi doldurmuş biri olarak aşağı yukarı 20 ayrı tanım yapabilecek durumdaydim ama hiç bir tanımım Fikri hocanın bu tanımıyla boy ölçüşemezdi. “Turizm anı kolleksiyonudur“.

Sonra tanımın çapını büyüttüm ve “Hayat” da bu tanımın karşılığı haline geldi. “Nedir hayat ?” sorusunun güzel cevabı “Anı Kolleksiyonu” değil mi ?

FB,5764,36,kanvas-tablo-saat-hatira-dekoratif-tablo-saatler-tictac-designNe yapıyoruz ki başka? Düne baktığınızda ne var elinizde anılardan başka ? O binbir emekle, zorluklarla yaşadığımız her an kolleksiyonda yerini alıyor. Bazen de kolleksiyonu biriktirdiğimiz defter çok da büyük olmadığından, eskilerden birkaç yaprağı silip yerine başkalarını koyuyoruz.

Yaşadığımız her an ancak o saniye için değerli. Geçmişte kaldığı anda kolleksiyona tabi oluveriyor. Geçen yaz gittiğiniz tatil ne kadar canlı hayallerde ? ondan önceki ? ya ondan önceki ? bir tane daha sorarsam tıkanacaksınız değil mi “ne yapmıştık 4 yaz önce ?”

Ben bu gerçekle yüzleştiğimden beri her tatili farklı yerde yapmaya çalıştım. En azından “10 senedir aynı yere giderim” deyip aynı anıdan 10 tane biriktirmedim.

Biriktiriyoruz biriktiriyoruz ve çıkışta defteri baştan sona tarayıp kısa bir özet geçiliyor, sonra da koltuğumuzun altına sıkıştırıp gidiyoruz buralardan. Geriye başkalarının defterlerinde kolleksiyon olmak kalıyor bir tek.

Kimsenin defterinde kötü birer kolleksiyon olmak istemem. Benim sayfama gelindiğinde insanların yüzünde oluşacak küçük bir gülümseme bile yeterli.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Restart

Bilgisayar işinde 20 seneyi geçtim. Artık hücrelerime kadar işledi bu meslek. Sorun gördüğümde kaynağını nasıl tespit edeceğim, nasıl çözüm yolları üreteceğim, aynı anda nasıl farklı konularla ilgileneceğim ve hatta çözemeyeceğim bir konu ile karşılaştığımda veya şöyle diyelim çözümü elimde olmayan bir sorun olunca nasıl restart edeceğim bile mesleğimden geçen alışkanlıklarla dolu.

Her yeni güne içimde bir proje yönetim sistemi ile başlıyorum, Gün içinde yeni konular geliyor, hallettiklerimi biten işler klasörüme taşıyorum. İşleri önem sırasına göre dizip başkalarını da işe dahile etmem gerekiyorsa onlara da birer “mail” gönderiyorum ve bekleyen işler klasörüne atıyorum. Mühim olan “inbox”ın çok dolu olmaması.

Bazen yeni bir güncelleme geliyor ve sistemin işleyişinde değişikliklere sebep oluyor. Bu bazen evlilik, bazen bebek, bazen başka bir iş, bazen okuduğunuz ve etkilendiğiniz bir kitap, bazen bir araştırma olabiliyor. O zaman işleyiş şeklimi gözden geçirip yeni duruma adapte oluyorum.

Bazen adapte olamayacağım bir durum oluştuğunda, sistemdeki başka bileşenlerle çakışma olmaması, dolayısıyla sistemin çökmemesi için herşeye baştan başlıyorum. Yeniden sistemi başlatırken geçici olarak biriken gereksiz tüm dosyalar da siliniyor. Bir hafifleme oluyor insanda.

İşte yabancı bir ülkeye böyle yerleşiliyor. Abartılacak birşey değil yani aslında basit bir restart. “Shutdown” olmasın diye bir önlem.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Küdamların Savaşı

Küdam ne mi ?

*Can Barslan’ın Türkçe’mize kazandırdığı muhteşem bir terim. Küdam yani çük adam. İçimizde yaşayan ve bütün fiziki görevlerimiz için çalışan, kararları alan, küçük adamlar.

Kimi vücudumuzun içinde, gözümüze kovalarla su taşıyarak ağlamamızı sağlar, kimi radyonun/televizyonun içinde bize şarkı söyler, kimi dis macununun uzerindeki kirmizi cizgiyi çizer.

5627042_tn30_0Uzaktan kumada küdamları vardır mesela. Biz bir düğmeye bastığımızda, kumandanın ucundan fırlar gider TV’nin üzerinde ne yapmak istiyorsak o ayarlamayı yaparlar. Küdamlar bitince, yenilerini koymak gerekir. Kalem pil işte bu işe yarar. İçleri küdamla doludur ve biz de yeni pil alır kumandamızı küdamla doldururuz.

İçimizde yaşayan küdamlar ise gerçeğe çok yaklaşan bir konumdadır. Mizah olmaktan çıkıp bir karar aşamasında birbirine giren küdamlarla doluyuz. Bir kadın gördüğünde coşup peşinden gitmek isteyen küdamlarla, saçmalama otur yerinde abaza mısın diyen küdamlar gibi.

Lan çal çırp ne olacak iki günlük dünya diyen ile dürüstçe yaşa kimseye zararın dokunmasın diyen küdamlardan tutun, “Aha yemek haydi dal !” diyen ile “Saçmalama duba gibi olduk” diyene kadar her türlü küdam içimizde mevcut. Ha biz onlara “İd” ve “Süper ego” diyoruz sadece. (Yine de küdam demek daha çok hoşuma gidiyor)

İd dediğimiz küdam bildiğin mağara adamı. Her haltı istiyor, zevk almak için yaşıyor. Süper ego dediğimiz küdam ise tam tersi ceberrut bir polis gibi. Ne yapılacak olsa açıp bütün kitaplara bakıyor. Hukuka, ahlaka, dine, geleneğe, toplum kurallarına, Ayşe’ye, Fatma’ya, Selami’ye uygun mu bakalım istenilen şey diye inceleyen bir yapıda.

Bu iki küdam kapıştığında arada arabuluculuk yapan ego denen bir başka küdam var. Devreye girip “Tamam abicim”, “siz o işi bana bırakın, ben halledeceğim merak etmeyin” tarzı iki tarafın da gazını alan bir arkadaş.

Bu üç küdam da en doğrusunu yapıyorlar ve hepsi haklılar. İd olmadan hayat çok sıkıcı ve robot gibi olur, süper ego olmasa önümüze gelene dalan ve dayak yiyen birisi oluruz. Ego olmasa o kavgalar hep başağrısı ile devam eder durur.

Kısaca küdamlarınıza iyi bakın ve hepsini sevin.

(çaktırmadan psikolojiye girdik, bu kıyağımı da unutmayın)

 

Not : Üzgünüm, internette çok aramama rağmen bir küdam karikatürü bulamadım. Kitaplık ve arşivimden 3000 km kadar uzak olduğumdan scan de edemedim. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

 


*Can Barslan : Karikatürist. Bkz http://www.canbarslan.com.tr/

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Empati

İnsanlık geçirdiği aşamalar sırasında her türlü duyguyu kullandı. Bugünkü seviyeye gelirken hırs da lazımdı, azim de, sevgi de lazımdı, nefret de, intikam da lazımdı, affetmek de. Ne gerekliyse o kullanıldı.

imagesBütün bu çağlar boyunca bir uyarıcı bize kitaplar ile uyarıcılar ile pek kullanılmayan birşeyi hatırlatıp durdu. Her uyarısında hepsi tamam ama “empati*“yi unutuyorsunuz diyordu. Eğer sana yapılmasını istemediğin birşey varsa sen de karşındakine yapma diyordu. Karşındaki aç ise onu anla, hatta senede bir ay yemek yeme ve bunu içselleştir diyordu. Acı çeken, aç, zor durumda insanlar varken, sen rahatça yaşama, birşeyler yap diyordu. Halbuki biz inatla “aç kalırken ciklet çiğnersek sorun olur mu?”, “peki aç kalalım ama sevişmemizde bir mahzur var mı?” kısmını merak ettik.

Bırakın kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı daha “adam yerine” bile koyamıyoruz ki.

İlk defa yönetici olduğumda karmakarışık duygular içindeydim. Hedefime ulaşmanın mutluluğu, başarımın takdir edilmesinin hazzı, işimi hakkıyla yapmanın ispatı olarak görüyordum bu durumu.  Birlikte çalıştığım herkese bildiklerimi öğretmeye, onlardan öğrenmeye, işimi hakkıyla yapmaya, dürüst olmaya, okumaya araştırmaya çalıştım. İlk yöneticilik tecrübemde çiçeğim burnumdayken ekonomik kriz geldi ve “haydi” dediler, “şirketçe küçülüyoruz, bir elemanının adını ver işten çıkartacağız“, önce birini düşündüm, 2-3 ay içinde evlilik düşünen, planlar yapan ve eğitim durumu dolayısıyla bu krizde iş bulması çok da kolay olmayacak olan birini… Kendimi onun yerine koydum. Mutluluğun eşiğinde herşeyin elimden alınması demekti bu. Bir daha bu noktaya asla gelemeyebilirdi. Diğerini düşündüm, yeni kredi çekmiş ev borcuna girmiş varını yoğunu bu eve yatırmış umut dolu pırıl pırıl gencecik bir insan. uyku uyuyamadım, kafamı toplayamadım, ve sonuçta isimleri bildirme zamanı geldiğinde hiç birni seçemedim. Kendi ismimi verdim. Yönetici olamasam da bir şekilde iş bulabilirdim. hem eşim de çalışıyordu o zamanlar. Bir şekilde idare ederdim.  Bu krizi zararsız atlattık sonunda.

Yıllar sonra başka bir şirkette yöneticilik yaparken kriz gene beni buldu ve gene aynı soru ile karşılaştım. Bu sefer yöneticilerin insanların hayatıyla daha rahat daha vahşice oynadığını gördüm. “Onu da çıkar”, “bunu da silelim”,  “banane ne iş yaparsa yapsın şirketin karlılığı daha önemli” toplantı sırasındaki bu laflar beni çok sarstı. Kimlerle çalıştığıma bir daha baktım. Ve yine isim veremedim.

Sonunda anladım. Ben yönetici olamayacak kadar empatik bir adamım. İş teknik konulara gelince, analize dayanınca kimse elime su dökemez ama iş insana gelince ve bir insanın hayatına değince, yönetici olamıyorum. Sonunda yine başa döndüm.

Yöneticilere şimdi acıyarak bakıyorum. Kendimi onların yerine koyuyorum ve içim ürperiyor.

Bu kadar acımasız olmayı benim bünyem kaldırmazdı iyi ki sizin yerinizde değilim.

 


 

*empati : bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Niyazi maaşı

Bir amaç uğruna başkalarının öldürülmesini isteyenler, salt kendi düşünceleri için ölecek insanları bir şekilde hayatlarından vaz geçmeye ikna etmek zorundadırlar.

imagesEğer çok zor durumdaki bir grup insan bulup, sen öl ben geride bıraktığın ailene bakarım denirse işin bir kısmı hallolur. Ama daha ulvi bir gerekçe her zaman daha çok iş görür.

Adamı karşına alır;  “Bak şimdi benim için öldüğünde aslında benim şahsi isteklerim için değil (ki yalan) bu topraklar için öleceksin ve dini mertebelerin maksimumuna ulaşacaksın. Zaten öldükten sonra benim bile ulaşamayacağım bir yerde, cennette olacaksın” dersen iş tamamdır.

Bunun alt yapısını hazırlamak uzun bir uğraştır. Ta çocukluktan başlayacaksın. Uğrunda ölünecek kavramlar oluşturacaksın ve bunun ne kadar asil bir şey olduğunu çocukluktan beyinlere kakacaksın. Yalnız sakın ama sakın düşünen sorgulayan beyin üretmemen lazım.

En güzeli sınavlarla, bilgi yığınlarıyla kafaları meşgul ederek, öğrenmesine fırsat vermeden bütün bilgileri ezberlemeleridir. Nasıl olsa ezberlenen bilgiler nöron oluşturmaz ve kolaylıkla unutulur.

Sonra din adına uğrunda ölünecek kavramları anlatman ve kabul ettirmen lazım. Dinin kitabında ‘Sadece ve sadece saldırıya uğradığında savaşma ehliyetin var ve ancak ve ancak din adına yaptığın savunma savaşında ölürsen şehit olursun’ deniyor olabilir. O halde önce burayı halletmen lazım. Bu cümlenin tamamı istediğin etkiyi yaratmıyorsa önce istediğin kelimeleri seçersin: “Savaş, ölüm, şehit” sonra bunu cümle haline getirirsin. “Ülken için savaşırken ölürsen şehit olursun“. Sonra bunu halka yedirmen lazım ama işin aslını bilmemeleri de gerekiyor.

Televizyona paraya aç birkaç adam çıkartırsın. İlk gün dinin kitabını direk okumak ne kadar tehlikeli olduğu anlattırılır. Bu kısım çok önemlidir. Çünkü o kitap kendi içinde “Sadece direk bu kitabı oku bu kitap anlaşılır açık ve nettir sakın başka kaynak arama” diye uyarıyor olduğu için, halk tarafından okunması durumunda senin ibişlerini kimse dinlemez.

Böylece kaynaktan direk bilgi almalarını engellersin. Sonra senin bu mutasyona uğramış lafını alır, hikayelerle süsler. Garip garip isimler bulup, bulamıyorsa uydurup, tarihte bu isimlerin bu lafı nasıl söyledikleri ve rüyalarında neler neler gördükleri anlatırlar. Halk hikaye dinlemeye bayılır. Hikayelerin inandırıcılığını artırmak için o garip isimli adamlara referans verip halkın bilmediği bir dilde birşeyler söylemek ve sonra çevirmek her zaman geçer akçe olmuştur. İlginç ama dinin kitabında ağızlarını eğip bükerek kitaptanmış gibi sana okunanlara inanma diye de yazıyor… Neyse…

PlatoonBu aşamaya getirdiğin halk artık hipnotize olmuş gibi o kutsal kitabı savunduğunu sanarak tam tersini savunur hale gelmiştir. Bu saatten sonra Televizyondaki ibişlere “trafik kazasında ölsen bile şehit olursun” dedirtsen de farketmez. Onu da kabul edecektir bu halk.

Sonra dersin ki şehit olursan ailene şehit maaşı bağlanacak, geride kalanlar benim sorumluluğumda olacak.

E ne duruyorsun ölmediğin kabahat.

Yalnız küçük bir dipnot. Öldüğünde resmi kayıtlara göre şehit olup şehit maaşı alacak olabilirsin ama dini kayıtlara göre ne şehit olmuşsundur ne gazi, aldığın maaş da dini kayıtlara niyazi maaşı olarak geçecektir

Kendi adına ölmesi gereken insanları yetiştirirken bazen zaten olgunlaşmış, hazır hale gelmiş meyvelerini başkaları kopartıp, “Cennette daha güzel bir yer vermek” vaadiyle sana karşı da kullanabilir.

O da işin riski.

Uçurumdan atlamaya koşan bir koyun sürüsünde durun diyen kara koyun olmak, sürüye karşı durmak, sabır, cesaret ve azim isteyen bir şeydir. Gerçekleri aramak, bulmak, yüzleşmek ve en hafifinden bunca yıl nasıl kandırıldığını kabul etmek büyük cesaret ister.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail