Morondan Nörona

Yıllar önce çalıştığım iş yerinde yöneticilik yaparken aldığım bir eğitim vardı. “Beyin gelişimi ve öğrenme” başlıklı bu eğitim gerçekten çok ilgimi çekmişti. Daha önce de beyin ile ilgili birşeyler okumuş araştırmıştım ama bu eğitim benim için dönüm noktası oldu. Bir bakıma kendimi keşfettim veya yeniden tanımladım.

brain-bulb

Bu eğitimi unutulmaz kılan eğitimin bir noktasında geçen bir cümle ve oradaki “yönetici”lerden birinin verdiği tepkiydi.  Cümle aynen şöyle. “Doğumdan itibaren 1 sene içinde beyin iki katına kadar büyür“, kadın yöneticinin tepkisi “Benim iki çocuğum var demek ki benim beynim 4 kat büyümüş“.

Eğer ki patronun kız kardeşi olduğunuz için yönetici olduysanız ve başka da meziyetiniz yoksa verilebilecek en güzel tepki bu olurdu herhalde. O eğitimde kimlerin olduğunu net hatırlamıyorum ama bu yöneticiyi üzerinden 15 sene geçmesine rağmen unutamadım.

Öğrenmenin fiziksel olarak nasıl birşey olduğunu bilmek, öğrenme hakkındaki düşüncenizi değiştirebiliyor. Tamam herkes için aynı değil mesela bahsettiğim yöneticide en ufak bir kıpırdama bile olmadığı çok açık.

Bu konu hakkında youtube’da harika belgeseller var. Özellikle BBC nin Türkçe yayınlanmış beyin belgeselleri mükemmel. (Aşk hakkında bir belgeseli var ki muhteşem ve ondan ileriki konularda mutlaka bahsedeceğim.) Yapacak birşeyiniz olmadığında ve TV sizin için de sıkıcıysa bunları arayıp seyredin. Bakış açınızı çok değiştirebiliyor.

imagesÖzetle beyin bütün bilgileri bir şekilde depolayan ve bu bilgiler arasında bağlantılar (nöron) kuran bir mekanizma. Bir bilgiye ne kadar çok bağlantı mevcutsa o bilgiye o kadar rahat ulaşıyorsunuz. Kullanmadığınız bağlantılar da zamanla kopuyor ki biz buna unutma diyoruz. Sonra bağlantı tekrar kurulduğunda bilgiye ulaşabiliyoruz. Bilgi hep orada duruyor. Sadece o bilgiye nasıl gidileceğine dair yollar kapanıyor. Bu yolların açılmasına hatırlama diyoruz işte.

Bunun çok güzel bir örneği vardı o kursta. Mesela “Elma” dediğim anda aklınıza gelen herşeyi sıralayın. Kırmızı, yeşil, yuvarlak, meyve, ağaç, sulu, pamuk prenses, elma kurdu…. ve daha başka ne geliyorsa. İşte bu aklınıza gelen herşey elmanın beyninizde depolandığı yer ile mesela kırmızının depolandığı yer arasındaki bir bağlantı, bir yol. Kırmızıya ulaştığınızda aklınıza gelenler ne mesela ? Bayrak, kan, gece lambası, en sevdiğiniz gömlek, elma, karpuz …. işte bunlar da “kırmızı” ile aklınıza gelen diğer şeylerin bağlantı yolları.

Beyninizin içinde her öğrendiğiniz yeni bilgi bir başka bilgi ile arasında yol oluşturmak zorunda. Bu yolların fazlalığı hem bu bilgiyi unutmamanızı, hem de ileride kullanırken, mesela bir sorunun çözümü sırasında, aklınıza hızla gelmesini sağlıyor.

Öğrenmenin yaşa bağlı olarak yavaşlamasını kabul etmek çok kolay değil. Evet eski enerjinizle öğrenemiyorsunuz ama öğrenme yaradılışımızın bir kodu ve asla ama asla körelmiyor. Biz kullanmaktan vaz geçiyoruz sadece.

Beynin yeni durumlara adaptasyon kabiliyeti ise başka bir harika yetenek. Beyninin %60ını kaybeden insanlarda bile hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek mümkün. En azından örnekleri var. Bir bölgenin görevini başka bir bölgeye aktarabiliyor ve hatta kendinizde hiç olmadığını sandığınız yeteneklerin birden bire ortaya çıkıverdiğine şahit bile olabiliyorsunuz. Beyin, inceledikçe mimarisine hayran olduğum bir mucize aslında .

Uzmanı değilim ama meraklısıyım. O yüzden ileride bütün olarak beyin yerine parça parça her bir özelliğini anlatmayı düşünüyorum. Siz de kendi araştırmanızı yapın bence.

Korkmayın öğrenmek çok güzel.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kim Kimden

Dünyanın evrilmesi esnasında bir konu evrilmeye direnç göstermiş hatta tersine geri gitmiş. Gruplaşmalar… Öyle hassas bir dengede duruyor ki bir adım ötesi de bir adım gerisi de mükemmel. Ancak olabilecek en kötü noktada kalmayı downloadbaşarabilen bir konu bu.

Hiç gruplaşma olmasa otomatikman kavga, sınır, çatışma bitecek, gruplaşma büyüyüp herkesi içine alsa çatışacak grup kalmadığı için yine çatışma ve sınır bitecek. Ama yok illa muhtelif gruplar olacak ve biribiriyle çatışacak ki huzur bulamayalım.

“Sen bizdensin !”, “Ben sizdenim !”, “O bizden değil !”, “Biz kimiz?”

Pekı o zaman “Ben kimdenim?”

ihtiyaclar-hiyerarsisi-piramitKimden olduğunu seçmeden de bir gruba dahil oluyorsun. Sonra bilinçli olarak seçerek de dahil oluyorsun. Sürü içinde yaşamak fıtratımızda var. Maslow ihtiyaç hiyerarşisinde* üçüncü sırada sayar bir gruba ait olmayı. Öyle bir içgüdü ki dayanamıyoruz, karşı koyamıyoruz.

Bir futbol takımı, siyasi parti, ideoloji, din, mezhep, ırk, ülke, mahalle, meslek grubu, arkadaş grubu farketmiyor. Mutlaka bir grubun içinde kabul edilmiş olarak, o gruba ait olarak yaşama dürtümüz var.

Bir gruba da girdik mi, dışlanmamak veya grup içinde saygın bir pozisyon elde etmek için yapmayacağımız şey kalmıyor.

Durup sakince düşününce son derece saçma gelebilen bir konu grup tarafından önünüme konduğunda deliler gibi savunuyoruz. En okumuş, aklı başında insanlarda bile gözlemledim bunu. Grubun dışındayken eleştirel yaklaşırken, gruba dahil olunca ölesiye haklı bulan insanlar gördüm. Özellikle siyasi parti söz konusu olunca hele vaziyet çok daha kötü.

Bu davranışı bilen bir grup lideri grupları birarada tutmak için ya ortak bir hedef ya ortak bir düşman belirlemek zorundadır. Böylece grup dağılmadan başarıya veya liderin akıl sağlığına göre cinnete birlikte koşabilir.

Buna çok güzel iki örnek var tarihte:

Mustafa Kemal, ortak bir düşman yerine ortak bir hedef belirledi. Yükselmek, ileri gitmek ve modern devletler seviyesine çıkmak. Ortak bir düşman da negatif bir yükleme ile aynı etkiyi sağlar aslında. Amerika yıllarca kominizmi dolayısıyla da Rusya’yı senelerce ortak düşman olarak göstererek ülkeyi başarıyla yönetti.

Bazen düşman yenilir. O zaman yeni bir düşman bulmanız gerekir. Tıpkı El-Kaide, Saddam, Esad veya ISID ya da DEAŞ gibi..

HiRes_0Madem ki gruplara dahil olmadan yaşayamıyoruz; o halde belki içinde bulunduğumuz grubu bu şekilde analiz edersek, grubumuza bundan sonra farklı bir gözle bakabilir, hatta belki de eleştirebiliriz.

Bir grup size bundan 100 belki 1000 yıl önce olmuş bir olayı gösteriyorsa ve karşınızdaki grubun düşman olduğunu söylüyorsa, düşmanınız hiç bitmiyorsa, hatta bütün dünya size karşıysa, tam herşey yolundayken birden ortalık karışıyor ve savaşmanın eşiğinde geziliyorsa bulunduğunuz grup sizi kullanıyor demektir.

Bu grup dini bir grupsa eğer elinizdeki dini kaynakları sorgulamanız doğru bulunmuyorsa, sürekli bir dini liderin söylediklerinden bahsediliyor ama işin özüne inmeniz istenmiyorsa; “Siz anlayamazsınız ben anlar size anlatırım” diyen adamın sizden daha zeki olmadığı gün gibi meydandaysa bu grup sizi kullanıyor demektir.

Ait olduğunuz mezhep, dinin en doğru  halinin kendi söyledikleri gibi olduğunu, diğer mezheplerin zamanla olayları çarpıttığını söylüyorsa kullanılıyorsunuz demektir. (Diğer mezhep de kendi taraftarlarına bunları söylüyordur)

Başarısız olan futbol takımınız; “federasyon ve hakemlerin zaten hep diğer takımları desteklediğini” söylüyor ve onları bir çeşit düşman olarak gösteriyorsa, kullanılıyorsunuz demektir.

Bugün bir durup düşünün, ait olduğunuz gruplar ne kadar doğru ? Ne konuşuyorlar ? Acaba söyledikleri şeyler ne kadar gerçek ? Başka gerçekler olabilir mi ?

Bunlara baktığınızda kullanılmadığınız yönünde bir fikriniz oluşursa ne ala. Demek ki kullanılmaktan aslında hoşlanıyorsunuz veya kendinizi grubun dışına itilmiş olarak görmekten ölesiye korkuyorsunuz demektir.

Gelin mantık ve düşünce etrafında gruplaşalım ve bu “cehalet ve kullanılma” kalıbına karşı savaşalım.. 

 

Yok yok sadece ironi yaptım. Kimseyle savaşacak halim yok benim.


 

* Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir.

  1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
  2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
  3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
  4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
  5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zarf mı Mazruf mu ?

Üniversite yıllarımızda ev arkadaşımla beyin jimnastiği yapardık bol bol. Düşündüğümüz konulardan biri de “eğer herkes birbirinin aklını okuyabilseydi dünya nasıl olurdu?” idi. Şu andaki halimizde birdenbire böyle birşeyin olması dünyanın sonu demek o kesin ama en baştan beri böyle olagelseydi bence dünya çok daha güzel bir yer olurdu.

Önce, bilmeyenler için bir açıklama: “Mazruf“, zarfın içindeki demektir.
Copy of PEAK COLOURED-8Gelelim meşhuuur zarf mı önemlidir mazruf mu tartışmasına. İşin özü mü önemli nasıl yaldızlayıp sattığınız mı? Dış görünüş mü önemli iç güzelliği mi? Yapılan işin faydası mı önemli, nasıl pazarlandığı mı? Kılınan namazın ritüeli mi önemli içeriği mi? Bindiğiniz arabanın markası mı önemli, sizi amaca yönelik taşıması mı ?

Eğer iş karşı cinsi etkileme ise zarf doğal olarak önemli. Bırakın insanları hayvanlar bile zarflarını süslüyorlar bu konuda. Bunu zaten yadırgamıyorum.

Eğer söz konusu işin ise zarfın önemliliği su götürmez. Sen dünyanın en iyi adamı olsan alıcın yoksa açsın. Dolayısıyla en azından satışı tamamlayana kadar zarfını süslü tutmak zorundasın.

Kısaca zarf önemli. Yapılan her işte, iş lafa gelince mazruf önemli deriz ki bunu dememiz de zarftır. Fakat bir noktadan sonra çoğumuz için kantarın topuzu kaçar ve madem zarf önemli, mazrufla uğraşmanın manası yok sadece zarfla işimi görürüm noktasına kayabiliriz.

Haydi birbirimizi kandırırken anlarım ama ibadette bile mazruf önemli değilse artık kronikleşmiş bir hastalık söz konusu değil mi?

Eğer senin içini, dışını, aklındakini, gizlini, saklını bilen bir varlığa bile samimi değilsen ve yaptığın ibadeti insanalara gösteriş için yapıyorsan durum gerçekten vahim.

letter-opener-butterfly

İnsanlığın daha iyi bir noktaya gelebilmesi için hepimize düşen iki görev var.

Önce mazruflarımızı düzelteceğiz sonra da önümüze gelen zarfları açacağız.

Hem kendin düzgün bir adam olacaksın hem karşındakinin süslerini ayıklayıp içinde iyi bir adam var mı diye bakacaksın.

Yoksa ömür boyu bir sürü okunmadık mektubumuz olacak benden uyarması.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Betonarme Fikirler

Her ne olursa olsun bir fikre beton sağlamlığında tutunmak kadar tehlikelisi yok. Hiçbirşeyin doğruluğu mutlak değil. Hatta doğruluğun mutlak olmadığı bile mutlak bir doğru değil.

Hani dünya düzdü? Yuvarlak dedi diye adamı öldüren insanlar sadece doğru da olsa yeni bir fikre karşı savaşıyorlardı. Sevmiyor insanoğlu yeni fikirleri. Eskisine sıkı sıkıya tutunmak daha çok hoşuna gidiyor. Acaba neden ?

ThinkerBence düşünmeyi sevmiyor insanlar. Her ne kadar bu bize verilmiş bir ödülse de ölesiye kaçıyoruz bu ödülden. Ha tabi düşünmek düşünen için ödül, düşünmeyi sevmeyene ceza bile sayılabilir.

Bir bakar mısınız etrafa. ne çok övünür değil mi insanlar inandıkları dinle. Ölesiye savunur hatta ölür, öldürürler bu uğurda.  Aslanlar gibi tartışır, bir sürü fikir ileri sürer, bir sürü fikre inanırlar. Sizce kaç tanesi o ölesiye inandıkları dinin tek kitabını okumuştur ve anlamıştır?

Öleceksin ama ne uğruna öldüğünü bile okumayacaksın. Ne acayip bir organizma şu insanoğlu. Bundaki tezatı bile görmüyorlar. Sağdan soldan duydukları yetiyor. Hiç merak etmiyorlar. Hatta duydukları arasında açık çelişki olduğunu biliyor ama çelişkili cümleyi söyleyen “Evet çelişkili ama düşünme bunu.. Günah… Böyle kabul edeceksin” diyor ve “Haa tamam öyleyse” deyip kabul ediyorlar.

Bir yerde bir acayiplik var.

Yok mu ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Gerçek

Ortaokula gidiyordum o zamanlar. Oturduğumuz apartmanda giriş katında bir aile otururdu. Otuzlu yaşlarındaki kızları için bütün mahalle “yazııık üniversitedeyken olaylara karışmış polis kafasına copla vurunca da delirmiş” derdi. Bir kere öyle öğrenince ne konuştuğunun ne anlattığının da bir önemi kalmamıştı bizim için. Zaten daha fikir üretemeyen beyinler olarak bize söylenen fikre sülük gibi sarılmaktan başkasını da öğrenmemiştik eğitim hayatımızda.

Arada sırada güneşli havalarda görürdük onu. apartmanın girişindeki banka otururdu annesiyle. Bazen birşeyler mırıldanırdı. Zar zor anlaşılırdı ne dediği bazen de bunları bağırarak gür sesiyle söyler, kendisini anlayamayan insanlara bakarak kızar ve kızgınlıkla sesi daha yükselerek tekrarlardı. En sonunda acıma ve kızgınlık arası bir ifadeyle “Sen gerçek misin ? Bu olanları gerçek mi sanıyorsun ? Hiç birimiz gerçek değiliz, hiç birşey gerçek değil” der ve içeri girerdi. Arkasından da komşular “yazııık gene kriz geldi herhalde” der, bezelye ayıklamaya ve dantel örnekleri vermeye kaldıkları yerden devam ederlerdi.

perception-is-reality

Yıllar sonra bile o kızın dedikleri aklımdan çıkmadı hiç. Bir gün Borges’in Kelebeğin Rüyası’nda karşımdaydı, bir gün Matrix’te. Bazen tasavvufta gördüm o kızı bazen felsefede. Hep dönüp gerçek miyiz diyordu okuduklarımın içinden. Sonra sonra acaba o herşeyin farkındaydı da biz mi deliydik, anlamıyoruz diye bize kızdığı kadar var mıydı diye düşündüm. Hala da cevaptan emin değilim.

Sahi biz gerçek miyiz? Birisinin rüyası olmadığımıza emin miyiz? Kendi rüyamızı yaşamadığımızdan emin miyiz? Ya biz düşmekte olan bir su damlasındaki atomları galaksi sanıyorsak ve bir elektronun üzerindeki yaşam formuysak !… Ya o milyarlarca yıl kısacık bir ansa !…

Birşeyin gerçek olduğuna nasıl karar veriyoruz? Masumca atlamayın hemen elleriz, koklarız, görürüz, duyarız, tadarız diye. Bunların hepsi birer elektrik sinyali. Senin beynin aldığı sinyalleri ard arda yerleştirip sana dokunduğunu söylüyor sadece. Tıpkı kolu kesilen birinin parmaklarını hala hissetmesi gibi de olabilir hayat. Beynimiz olduğunu söylüyor diye inanacak mıyız bu yalancıya. Tekrar soruyorum; Emin miyiz gerçek olduğumuzdan ? Belki de ben şu anda akşam güneşi altında komşuların yüzüne bakarak hırçınca bağıran o kızım ve öğlen uykusundaki rüyamda internet diye bir şeyde yazı yazıyorum. birazdan uyanıp ayıkladıkları bezelyenin kabını yana çekip aralarına oturacağım.

Tünaydın.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bilim ve Din – Analize Giriş

Eğer bir yaratıcı bir din indirirse, teknik olarak o dinde anlattıkları, kendi yarattığı ile ters düşemez. Öyle ya ben böyle yarattım ama siz onu boşverin asıl böyle inanın diyemez. Eğer böyle bir çelişki varsa

a – Yaratıcı yoktur

b – Yaratıcı vardır ama yarattıkları ile dalga geçiyordur

c- Yaratıcı yaratılışı ve kuralları doğru koymuştur ama insanlar çarpıtmıştır

Bilim ile din bunca senedir çelişiyor diye biliyoruz değil mi ? O halde haydi gelin bunu birlikte çözelim. Hem böylece analiz nasıl yapılır konusuna da giriş yapmış oluruz.

İlk olarak sorunlu parçayı bulalım. Sorunu çözebilmek için ilk şart sorunu izole edebilmektir. Yan etkenlerden yalıtıldığında sorun tek başına var olmaya devam ediyorsa bu analist için mükemmel bir durumdur.

En meşhur tartışmayı ele alalım

Evrim ve yaradılış

Sorun : Din bir anda yaratılan bir insan ve ondan türeyen insanoğlundan bahsederken , bilim tek hücrelilerden başlayarak hayatın etap etap evrilerek yaratıldığını anlatır.

Kaynak : Bilim için kaynak yapılan gözlemler, deneyler, teoriler vs. Din için kaynak yaratıcıdan inen kutsal kitap, sonradan insanların duydukları ve rivayetlerden oluşan derlemeler.

Kaynak kendi içinde sorunu da getiriyor aslında. Eğer bir analist iseniz ve sorunu izole etmeye çalışıyorsanız Din kaynaklarından derlemeleri çıkartmanız gerekiyor. Sonuca ulaştıktan sonra bu çıkarttıklarınızın etkisini ölçmek için tekrar ilave edebilirsiniz. Bilim adına da eğer sadece teori ise ve ispatı için hiç birşey öne sürülmemişse aynı şekilde teori de sorunu izole etmek için analizden çıkartılır.

Çelişki : Evrim canlıların etap etap evrilerek oluştuğunu ve hayatın suda başladığını, tek hücrelilerden milyonlarca yıl içinde bugünkü kompleks yaşam formlarına ulaşıldığını söylüyor. Hatta tam tanım “Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması sürecidir.” Oldukça kesin ve net bir argüman.

Din ne diyor ? İşte asıl sorun burada. Din dediğimizde öncelikle birden fazla din var ve hangisini alacağız ? Ele aldığımız dinin de çevirenin nasıl anladığı değil aslında ne dediği olarak nasıl algılayacağız.

Din konusunda kesin bir kural var aslında. O da akıl ile çelişmemesi gerekliliği.

Şimdi sırayla yaradılış ile ilgili Kuran’da ne yazıyor ona bakalım.

Enbiya 30 – İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?

Secde 7 – O (Allah) ki, her şeyi, en güzel bir şekilde yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.

Nuh 14 – Muhakkak O, sizi, ‘tavır-tavır’ (aşama-aşama) yaratmıştır.

Ankebut 20 – De ki: “Arz’da gezip dolaşın ve yaratmanın nasıl başladığına bakın. Sonra Allah, ‘ahir(son)yaratma‘yı inşa edecektir. Muhakkak Allah, her şeye Kadir’dir.”

Hac 5 –  Ey insanlar, diriliş konusunda kuşku besliyorsanız, (hatırlayın ki) sizi topraktan, sonra bir damlacıktan, sonra asılı duran bir madde (embriyo) dan, sonra biçimi belli ve belirsiz bir dölütten yarattık. Böylece size bildiriyoruz. Neyi dilemişsek belli bir süreye kadar onu rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, ve ardından olgunlaşıp erginleşirsiniz. Kiminizin hayatına son verilir, kiminiz de en kötü yaşa kadar ulaştırılır. Böylece bir bilgiye sahip olduktan sonra bir şey bilemez olsun. Toprağı kuru ve ölü görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşip kabarır ve çeşit çeşit güzel bitkiler bitirir.

Peki bu tartışmanın en kritik noktası neresi ? Ademin yaratılışı. Şimdi bu konu çok ilginçleşiyor.

Bakara 30 – Rabbin, meleklere şöyle demişti: ‘Yeryüzüne bir halife yerleştireceğim.’ Melekler de: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birisini mi yerleştireceksin? Halbuki biz seni överek yüceltiyor ve mutlak otoriteni onaylıyoruz,’ dediler. ‘Bilmediğinizi Ben bilirim,’ dedi.

Burada halife yerleştirmek ne anlama geliyor ? Diğer bir soru bahsedilen halife Adem mi yoksa insan mı ?

Benim anladığım kadarıyla bu halife insan yani Adem değil. Çünkü,

Enam 165 – Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerle sizi imtihan etmek için, bir kısmınızın derecelerini diğer bir kısmınızın üstüne yükselten O’dur. Muhakkak ki; senin Rabbin, cezası çabuk olandır. Ve muhakkak ki; O, mutlaka Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

Peki bu madem öyle bu ayet nasıl anlaşılacak ?

Zümer 6 – O, sizi tek bir nefisten yarattı. Sonra ondan, onun eşini kıldı ve sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karnında, üç karanlık içinde bir yaratmadan sonra, (başka) biryaratmayla yarattı. İşte, sizin Rabb’iniz olan Allah, böyledir. Mülk O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Hangi sebepten yüz çeviriyorsunuz?

Burada bahsedilen tek bir nefis tek bir insan mı yoksa tek bir tür mü ? Burada bahsedilen nefis “tür” olursa herşey doğru bir yere oturuyor. Çünkü eşlerimiz de insan yani bizimle aynı türden. Gelen peygamberlerin nefisleriniz içinden bir nefis olması da “TÜR” dendiğinde mantıklı bir cümle haline geliyor.

O halde Adem yeryüzünde halihazırda mevcut olan insanların arasından bir insandı. Büyük ihtimalle de ilk bilinçli insandı. Cennette yaratılmamıştı. Kuran’da geçen kavram bahçe yani cennet değil. Çünkü başka ayetlerde Kuran henüz zaman üzerinde cennetin yaratılmadığını söylüyor zaten.

Bir de burada 6 günde yaratılma konusuna değinelim. Gün nedir ? bizim için dünyanın kendi etrafındaki bir tam turudur. Dünyanın yaratıldığı bir dönemde gün nedir ? Gün bir zaman birimi ancak zamanın göreceli olduğunu ve zamanın dışındaki bir gözlemci için bu birimlerin birşey ifade etmediğini unutmayın. Kaldı ki gün için Kuran’da farklı zaman uzunlukları vardır ki bence en önemlisi öldükten sonraki dirilme esnasında insanlar “yarım gün veya daha az uyuduk” diyeceklerdir dendiği kısımdır. Yani dini açıdan gün dünyanın bir tam turu değildir.

Tüm bu bilgiler ışığında önce eğer evrim varsa ki bence fazlasıyla mümkün, Kuran ve din buna karşı bir duruş sergilemiyor. E o halde din ile bilim arasında en meşhur çelişki denen kavram sadece algı yanılsaması.

Benim analizime göre sorunun tanımı din ile bilimin değil din adamları ile dinin çelişmesi 

Çünkü din adamı denen meslek erbabı, kafasını kaldırıp pozitif bilime baksa yani Allahiın istediği şeyi yapsa gerçeği görecek ama onun yerine ne oldukları, neye hizmet ettikleri şaibeli insanların kendilerini “Alim” yerine koyduğu ve yazdığı şeyleri daha üstün görüyorlar. Hangi dinden olduğunun önemi yok bütün çelişkileri dikkatle inceleyin sorunun aynı olduğunu göreceksiniz.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kartal Yavrusu

Bilir misiniz eski bir hikaye vardır.

Bir zamanlar bir kartalın yuvasındaki bir yumurta rüzgarla yuvadan düşüp, bir şekilde kırılmadan bir kümesin içine sürüklenir. Tavuklar da bir şekilde yadırgamadıkları bu yumurtayı kendilerinin sanarlar. Kuluçka zamanı bitip de yumurtalar kırılınca içinden çıkan bu çirkin hayvanı alıp kendi doğruları ile yetiştirirler.

Kartal iç güdülerine hakim olamayıp uçmak ister ama tavuklar engel olurlar ona. “Biz tavuğuz uçamayız hiç boşuna deneme bile” derler. Kartal yavrusu her uçmaya niyetlendiğinde, her gökyüzüne bakıp kanatlarını açtığında bir tavuk başında bitip “hayır sakın…. uçamayız !” diye hatırlatır.

Böylece yıllar geçer ve kartal kanatlarını bir kere bile çırpmadan hayatının sonuna gelir. Tavuk olarak yaşadığı ömrü biter ve hiç uçmadan hayata gözlerini yumar.

naissance de bébé

Hayırdır!? Size de uçma sakın diyenler mi var? Boşuna uğraşma o konuları sen anlayamazsın, oralara gidemezsin, o işleri yapamazsın, bu işler seni aşar bak yıllardır hiç birimiz uçamadık diyenler mi var?

Onları mı hatırladınız birden? Yapamayacağın hiç birşey yok sadece yapamayacağını söyleyenler var. Kanat çırpmak senin elinde, bak bakalım uçabilecek misin  Yoksa tavuk olarak mı kalacaksın?

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Azman Zaman

İçinde bulunduğun evin dıştan nasıl göründüğünü bilemezsin, eğer gözlerin kapalı girdiysen. İçeriden gözlemlerde ve tahminlerde bulunursun ama asla tamamını göremezsin.

imagesZamanın da içinde olunca aslında nasıl birşey olduğunu ancak gözlemlerimiz kadar biliyoruz. Bükülebildiğini, göreceli olduğunu bile anlayalı daha çok fazla olmadı.

Peki ölümsüz olsaydık ve gündüz – gece, yaz – kış gibi tekrarlanan süreçler de olmasaydı yine zamanın farkında olacak mıydık ?

Zaman benim kafamda akıp giden kocaman, geniş, uzun bir nehir olarak şekilleniyor. Biz bu nehrin akışı içinde bir yerlerde bir çöp olarak düşüyoruz içine biraz sürüklenip dibe batıyoruz. Sürekli bir şeyler düşüyor nehire ve sürekli rastgele savrulup, kenara veya dibe gidiyor.

Biz zamanı sürüklendiğimiz esnada, yüzeyde gördüğümüz kadarıyla anlıyoruz ve yaşıyoruz. Her birimiz için dibe battığımız noktada bitiyor zaman.

Peki bu nehre uzaktan bakan birisi için nasıl gözükür herşey ? Herşeyden önce akar mı ki? Benim anladığım kadarıyla; Allah zamanın dışından bakar herşeye ve aynı anda hem bugünü, hem dünü, hem yarını, hem başlangıcı, hem bitişi görebilir. Kuran’da bizim için henüz gelecek olan bir zaman diliminde olacaklar, belki de bu yüzden geçmiş zaman olarak anlatılıyor.

Böyle bakınca aslında herşey yerine oturuyor. Her ölen için zaman duruyor. Ve bir gün o nehir kuruyacak deniyor. Böylece bütün diptekiler için yüzeye çıkma saati gelecek.

Nehrin büyüklüğünü bilmiyoruz, ne zaman kuruyacağını da… Hatta çok çok az bir bilgimiz var bu konuda. Dışarıdan evi görenin tarif ettiğine inanmaktan başka bir şansımız da yok. Çünkü gördüğümüz kadarıyla tarif edebildiklerimiz, O’nun anlattıkları ile örtüşüyor.

Dibe batmazsak bu aralar, görüşmek üzere… En olmadı nehir kuruyunca görüşürüz

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öğrenme Bağımlılığı Tedavisi

Bu içimdeki öğrenme bağımlısı var ya, artık hiç doyuramaz oldum onu. Taaa ilk başta dur demeliydim ama anlayamadım işin bu boyutlara geleceğini.

knowledge-translation-exchangeGeçen senenin listesinin neredeyse sonuna geldim ki aşağı yukarı 18 başlık vardı. Bu sene için liste daha karışık. Her öğrenilen konu  kendi ismini silerken alt ve yan başlıklarını ekliyor listeye. Anlık kısa bir huzur ve “haaaa anladım !..“ın ardından “peki öyleyse bu ne?” geliyor. Yıllardır böyle. Zamanla dünyayı anladıkça geçer sandım ama geometrik olarak artıyor malesef. İnternet işimi biraz kolaylaştırmasaydı şimdiye daha beter bir durumda olabilirdim.

Normal birşey mi şimdi 40 yaşını geçmişken fraktal geometri ve kaos teorisini merak etmek ? Aklı baiında adamın işi mi bu saatte arapça öğrenmek için kitaplar sipariş etmek ?

Öğrendiklerimi organize etmek de ayrı bir sorun. Defterlerde tuttuğum notları yağmurlu bir günde defteri ıslatıp, mürekkepler birbirine girince bıraktım. Dijital ajandaya geçtim ama onun da pil değiştirme esnasında hafıza silinince, tekrar kağıda döndüm. Bu sefer dosya kağıtlarına yazıp scan ederek tuttum notları, sonra her yazdığımı dijital olarak hafızasında tutan kalemler denendi. Fakat sonradan bu notların arasında birşeyler bulmak ciddi sorun olmaya başladı.

Son 1 senedir kendi wiki sitemi açtım. Benden başka herkese açıktı ama güvenlik sorunu çıktı sonra. Ben de artık benden başka kimsenin giremeyeceği hale getirdim. Şimdi ne ararsam bulduğum organize bir wiki sitem var.

Aklımdan geçenleri ve çeşitli konulardaki tecrübelerimi yazdığım bir sürü blog var. Anlık olarak tepki verdiğim sosyal medya hesaplarım var. Burası var.

Ancak bir sorun var. Bunları konuşup tartışabileceğim kimse yok. Ben diyorum “fraktal geometri”, karşımdaki diyor “kesin şampiyonuz”.

Bilgi insanı anormal bir yalnızlığa itiyor. İşte bu yüzden tedavi edilmeli içimdeki bağımlı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sürdürülebilir Saflık

Askerde bır kural vardı. Size öğretilmeyenden sorumlu değilsin. Yani sana selam vermek öğretilmediyse selam vermeyeceksin.

Bu kural hayat düsturumuz olmuş. Fakat her zamanki gibi işimize geldiği şekilde birazcık eğip bükmüşüz. Şimdi bu kural hayatımızda şu hale gelmiş. “Öğrenmezsem sorumlu da olmam” 

Beyin düşünmek için sanki benzin yakıyor. Tasarruf olsun diye hiç bir sorunun cevabını bulmayla uğraşmıyoruz. Tesadüfen karşılaştığımız birisi “bak çözüm budur” derse hop alıyoruz içeri. Hatta ondan sonra çelişkili bir başka cevap gelirse, yeni gelenle kıyasıya savaşıyoruz bir de. Sanki düşünüp de cevabı bulmuş gibi, başkasının fikrini sahipleniyoruz. Öyle ya kim düşünüp de hangi fikir doğru karar verecek ki şimdi ? Eski iyidir…

Bizi düşünmekten kurtaracak herşey iyidir. Mesela size bir fikri satacak olan adam “Bunu tarihte ünlü düşünür Mursini dedi” derse var ya, yeme de yanında yat. Tarihte öyle biri mi varmış, düşünür müymüş, ne düşünürmüş ? Amaaaan bize ne. Bir de üstelik bu düşünür 1000 yıl önce yaşadıysa var ya…. “Kardeşim 1000 yıldır adamlar yanlış yapıyor bir tek sen mi doğrusunu biliyorsun?” dedik mi karşıdakini kilitledik gitti. Hiç gerek kalmaz düşünmeye.

Bazen onbinlerce yıl dünya düz diyenlere karşı birisi çıkıp hayır yuvarlak der ya hani. Böyle bir işgüzarın aramızda yeri olmadığını, bundan sonra başkalarının da böyle abuk şeyler söylememesi gerektiğini açık bir mesajla anlatmak gerekir. Öldürürsek benzin tasarrufu olur. Beyinlerimiz az yakar. Aslında çabuk davranmak da lazım. Birkaç kişiyi zehirleyip sonradan bütün dünyanın hayret buna nasıl inanmışız şimdiye kadar diyeceği bir fikrin olgunlaşmasına sebep olabilir bu yaratıklar.

Kafamızdaki önceden yerleşmiş fikirleri sonradan destekleyen herkes çok değerlidir. Onlara ne versek azdır. Yeter ki başka bir fikir üretmesinler. Eskisini yaldızlaya yaldızlaya anlatsınlar isteriz. Hatta eskisinin motiflerine ters düşmeyen ilaveler de olabilir. Ne ücret ödense azdır bunlara. Yaptıkları ile söyledikleri ters olabilir onda bir sorun yok.

En çok da bu adamların ne mal olduklarını söyleyenlere kızmaz mıyız ? Kim ki bu eleştirenler? Daha dünyanın düz olduğundan haberleri yok. Bir de utanmadan gözlerimizi açıyorlar. Kardeşim açmasana gözümüzü ışık giriyor rahatsız oluyoruz.

Bizim bütün bilgimizin kaynağı olan bir kitabımız var. Öyle güzel bir kitap ki dantelden kılıf ördük, duvara astık, bırak okumayı açmaya kıyamıyoruz. Öyle harika bir kitap ki yapmamız gereken herseyi yazıyor. Ne demek orada yazmıyorsa yapmamız gerekmiyor ? Tabi ki yumurtanın nasıl kırılacağı da bizim bilgimiz dahilinde ve nasıl usulünce kırılması gerektiğini anlatan alimlerimiz olmuş. Hatta tavanın kenarına vurup kıranlar ile iki yumurtayı tokuşturanlar diye iki ekol çıkıp birbirleriyle yıllarca savaşmışlar. İnsanlar ölmüş bu yüzden. Onun için biz tavaya vurup kıranlar bu işin kurallarını 25 ciltlik dev bir eserde biraraya getirmişiz.

“Önemli olan yumurtanın kırılmış olması” ne demek  ? Nasıl kırılacağı lezzetini etkiler bir kere. stock-photo-idiot-word-cloud-283356002Tavanın kenarına vurarak kıranlar bu lezzete en yakın olanlardır. Ünlü alimlerimiz tavanın kenarının verdiği lezzet hakkında boşuna mı tartıştılar. yani bunca alim bilemedi ama sen biliyorsun doğruları öyle mi ?

 

Nedir bu düşünenlerden çektiğimiz. “İnsan düşünen bir hayvandır” diyorlar bir de. Biz düşünmüyoruz kardeşim var mı ötesi ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Denge

Balancing stonesZamanın ve dünyanın öyle bir dengesi var ki ve bu dengeyi size öyle bir şekilde gösteriyor ki, buna şahit olup da tesadüf demek için salak olmak lazım.

Yapacağınız bir işin neticesinin kötü olacağını öngöremediğinizde o işin olmasını egelleyen, veya tam zor bir duruma düştüğünüzde sizi o durumdan çekip çıkaran acayip bir olay zinciri oluşuyor. Üzerinde düşünmeyip son halkayı gördüğünüzde tesadüf demeniz çok normal.

Ben zincirin diğer halkalarını incelediğimde çok hassas bir mekanizma görüyorum ki büyülenmemek elde değil.

Bunu biraz önce yaşadım ve çok ilginç bir örnek.

Bir sürü sebepten dolayı çalışmakta olduğum sonsuz kontratlı işi değiştirmem gerekiyordu. Kasım ayında yeni bir kontrat aramaya başladım ve ancak Şubat ayında 6 aylık kontrat ile şimdiki işime başladım.

Öyle acayip bir zamanlama oldu ki o dönemde geç kaldığım için çok ciddi panik yapmıştım. Çünkü 5 Mayısta vizem dolduğu için 6 aylık kontrata imza atmak kolay değildi. Yine de bir şekilde imzaladım ve Temmuzda bitecek bu işe başladım.

Bu iş yerinin yeni bir müşterisi için mevcut sistemlerini modifiye etmem gerekiyordu. işin ortasında bir yerde müşterideki kontak adamımız hastalandı. 1-2 ay işe gelemedi. Biz bu dönemde bir hayli mesafe katetmiştik.

Sonra geldiğinde yapılan işlerin yapısını değiştirdi. Ve tekrar baştan birsürü noktayı yapmak zorunda kaldık.

Ve ben Mayıs’ta Vize başvurumu yaptım. Normalde Temmuz sonunda bitecek olan kontrattan önce cevap gelmesi gerekirken İngiltere’deki seçimlerden sonra göçmen politikası değiştirildi ve vizeler geciktirilmeye başlandı.

Vizeyi alamayınca yeni kontrat alamayacaktım, yani 31 Temmuzdan itibaren işsizim demekti. Her ne kadar 2 ay idare edecek kadar para ayırmış olsam da vize için maksimum dönüş süresinin 6 ay olması potansiyel sorun olarak önümde beni bekliyordu. Yani devlet Mayıstan itibaren 6 ay içinde yani Kasım başına kadar cevap vermeyebilirdi.

Bu da benim Ekim ayında maddi sorunlarım olacağına işaret ediyordu. hatta sonraki ayda ve hemen iş bulsam bile bir sonraki ayda da..

Sonra birden hastalanan adam yüzünden zamanında yetişmeyen işlerden dolayı projenin açılışı 1 ay ertelendi. Ve birden bana kontratı 1 ay uzatma teklifi geldi.

Olayların zincirini görebiliyor musunuz bilmiyorum ama öyle bir denge var ki inanılmaz. Mesela ben ta ilk başta Kasım ayında 6 aylık iş bulsaydım şu anda 3 aydır işsizdim ve daha da 3 ay işsiz kalabilirdim. Sonra adamın tam zamanında hastalanması da başka bir etken, ki burada zincirin ucunu merak etmiyor değilim. Acaba ne oldu da hastalandı ?

3264396897_71af56840f_bBen hayatı bir ip olarak düşünürüm. Bir yumak ipimiz var ve hayata başladığımız yerde ileriye doğru firlatılıyor veya yuvarlanıyor. Zaman yokuş aşağı engebeli bir tepe ve yumağınız taşlara takılıp bazen zıplayarak bazen başka yumaklarla çarpışarak aşağı yuvarlanıyor. Tabi sizden önce başkalarının yumakları da fırlatılmış, sizden sonra geçtiğiniz yerlerde başka yumaklar da atılıyor.

Sizin yumağınız bir müddet bazı yumaklarla beraber yuvarlanırken, ipler birbirinie değiyor. Sonra bir engele takılıp ayrı noktalara da savrulabiliyor, yandan gelen yumak sizinkine çarpıp size başka bir yola sokabiliyor. ve böyle böyle yumaklar bir yerde tamamen açılıp bitiyor. Ama başka yumaklar yuvarlanmaya devam ediyor.

Ve bu tepedeki bir çakıl taşının yer değiştirmesi veya küçük bir esinti hem sizin yumağınızın hem başkalarınınkini etkiliyor. Bence olan da bu. Siz bugün dua ediyorsunuz o dua geçmişte bir adamın terliyken sırtına doğru esen soğuk bir rüzgar olabiliyor.

Benim hayatımdaki bu kayma mutlaka başka birilerinin hayatında da bir kaymaya sebep oluyor ve bu dalgalanma devam edip gidiyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Soy sop ırk şu bu vs.

Kendi seçimin olmadan bir coğrafyada ortaya çıkıyorsun ve sana “Sen busun” diyorlar. Bunu nasıl büyük bir başarıyla söylüyorlarsa artık öyle bir inanıyorsun ki senden 100 sene önce birilerinin birilerine yaptığı bir fenalığın peşine düşüp, “sen şusun” denmiş olanlarla kavga ediyorsun

main_racism_416Sonra 3 günlüğüne ziyaret ettiğimiz dünyada şusunlarla busunlar birbirlerini yiyor ve bundan da 100 sene sonra başka şusunlarla busunlar bunun hesabını soruyor.

Sonra birileri çıkıp diyor ki “siz madem ki şusunuz haydi öbürlerinin yaşadığı yerleri ellerinden alalım ve bu arada hep beraber ölelim” ve sen yine 3 günlüğüne ziyaret ettiğin dünyanın 2 günü zaten fazla bana diyerek 1 gün sonra check out olmaya gönüllü oluyorsun.

Ö-LÜ-YOR-SUN … şaka değil bak bu. En kötü ihtimalle ölmeyip ÖL-DÜ-RÜ-YOR-SUN.

Peki NE-DEN ???

Bu arada “sen busun” derken, “ve biz O‘na bu şekilde inanırız” diyorlar. Şunlar da O‘na inanıyor ama bizim gibi inanmıyorlar haydi onları keselim yakalım yaşatmayalım diyorlar. Derhal ölmeye öldürmeye koşuyorsun.

Peki NE-DEN ???

Sen bu doğum piyangosunda diğer tarafta da olabilirdin. O zaman sana şusun deyip şu şekilde inanıyoruz diyeceklerdi ve yine düşünmeden ölmeye öldürmeye gidecektin.

NE-DEN ?

Çünkü;

2 metrekare yerimiz var birbuçuk sana iki bana paylaşmayla uğraşıyoruz. bunu paylaşmayla uğraşana kadar kucaklaşsak yarım metrekaresini anca kullanacağız ve gerisi bize ferah ferah yetecek. Zaten sonunda 1 metrekaresine sen 1 metrekaresine ben yatacağız bitip gidecek.

Sıkılmadınız mı tanımadığınız yüzünü görmediğiniz piyangoda size denk gelmiş insanların kan davasını gütmekten? Tartışmaktan yorulmadınız mı ?

Bir sünger çeksek de şusuz busuz ötekisiz biz olsak

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dönüşüm r.a.

Franz Kafka’nın dönüşümü kadar çarpıcıdır benim dönüşümüm. Tek fark ben yatarken böcektim şimdi insan olarak kalkıyorum.

Metamorphosisİlkokul çağlarında 80 darbesinin yan ürünü olarak başlayan mecburi ders ile tanıştım din ile. Din benim için bitmek tükenmek bilmeyen kurallar, ezberlemekle bitmeyen şartlar, farzlar, sünnetler, dualar, sureler ve hadislerdi genellikle. Öyle de hassas birşeydi ki aklıma takılan neyi sormaya kalksam ‘aman sorma ki dinden çıkmayasın’ diye uyarılıyordum. Bu din öyle birşeydi ki; yakıp yıkan bir tanrının, hiç sorgulamadan kabul etmemiz gereken kuralları vardı ve bunu her nasılsa O’nun sağ kolu olmuş adamlar tarafından bize anlatılıyordu.

Sureleri ezberleyemediğim için karnemde ilk kötü notumu görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim biraz soğumuştum ama bunu açıkça söyleyemiyordum günah olur diye.

Sonra kandillerle tanıştım ve televizyon karşısına oturup zerre kadar anlamadığım uzuuun ve müzik olarak da hoşuma gitmeyen birşeyi dinler oldum. Aralarda acaba anladığım kelime yakalayabilir miyim diye bir oyun icat etmiştim bu sıkıcı görevden kurtulmak için.

O dönem pop şarkıcıları İtalyanca, Fransızca şarkı okurlardı da anlamını bilmezlerdi. Sağda solda dalga geçenler olurdu anlamını bilmeden ne okuyorsun diye. “Ama !… ” derdim içimden “Sen de sureleri, anlamını hiç bilmeden ezberleyip, tekrarlayarak, inandığını söylüyorsun…”

Zaman geçtikçe biraz biraz bu kuralları öğrenip uygulamak istedim. Fakat ben uyguladıkça kurallar kendi içinde çoğalıyor ve büyüyordu. Yakalayamıyordum bir türlü doğrusunu. Abdest almayı öğrenirken burnuma çektiğim su başımı ağrıtıyordu ama devam ediyordum ki haydaaaaaa e tam bunu yaparken okunması gereken ve anlamını gene bilmediğim bir dua varmış. Onu öğrenmeden tam olmazmış. Öğrenelim derken bir bakıyorsun iki hareket arasında da aslında bilmemkaç defa da başka birşey tekrarlanmalıymış.

Böyle böyle derken soğudum dinden. Çünkü o kurallara bir türlü yetişemiyordum ve ne yaparsam yapayım doğru ve kurallara uygun yapamayacağımı anladım.

Böyle seneler geçti. Sonra birgün tekrar çekti beni kendine din. Bu sefer Namazı doğru dürüst kılayım dedim. Ve gene başladı bitmez tükenmez kurallar. Gene ne dediğimi tam bilmeden ama elimi nereye koyacağıma, ayağımı nasıl yerleştireceğime azami özen göstererek kılmaya başladım. Fakat ilk sünnetiydi son sünnetiydi derken o kadar vaktimi alıyordu ki 5 vakit namaz kılınca çalışmaya vakit kalmıyordu. Böylece tekrar yavaş yavaş uzaklaştım dinden.

Sonra bir müddet daha geçti ve Kuran’ı tamamen anlamalıyım diye düşünüp bir diyanet tefsiri ile okumaya başladım. En güvenilir meal diyanet olmalıydı çünkü. Fakat çok çelişki gördüm ve yine soramadım. İnsancıl barşçı olması gereken dinde vahşi öğeler görmek tekrar sarstı beni.

Bu dönemde tasavvuf ile ilgilendim. Mevlevilik üzerine okudum araştırdım mesela. En doğru (sahih) hadisleri inceledim. Sonuç ne kadar incelersem o kadar uzaklaştım. Hep çelişkiler hep mantıksızlıklar, hep sorular ile geri dönüyordum, dini anlamak için çıktığım yoldan.

Televizyona çıkan sarıklısı başka, bıyıklısı başka anlatıyordu. Bilim başka din adamları başka konuşuyordu.  Ve sonunda herşeye DUR dedim.

Ben yıllardır analiz yapan bir adam olarak net bir karar vermeli, dini son bir kez doğru analiz edip bir karara varmalıydım. Ya herşey tutarsız çelişkili ve saçmaydı ve terkedilmeliydi bu din, ya da  mantıklı tutarlı bir din vardı ama birşeyler gölgeliyordu ve bu gölge kaldırılmalıydı benim için.

Herşeyi önce komple reddettim. En temele indim ve Kuran’ı tekrar başka başka çevirilerden yorum katmadan okumaya başladım. Artık abdest vs gibi ritüellerle değil, karar aşamasındaki bir adamın ciddiyetiyle tane tane anlayarak okumaya başladım. Sorularımı ve tüm çelişkileri not aldım bu sefer, İnternetin sayesinde her takıldığım ayetin 10 farklı tercümesini aynı anda okuyabiliyordum.

Birden toz bulutu kalkmaya herşey yalın ve sade olarak gözükmeye başladı. O konuşup duran din adamları (!) mezhepler, hadisler, ritüeller, ıvır zıvır kalkınca herşey tutarlı ve mantıklıydı. Her okuyuşumda başka bir karanlık aydınlanıyordu gözümün önünde.

Sonra o toz dumanının neler olduğunu da gördüm. İktidar hırsları, aç gözlü sahabeler, şamanizmden taşınan gelenekler, 1400 yıldır yanlış mı yapılıyor diyen kafalar, bilim yerine karanlığı tercih eden ulemalar, beyinlerini kullanmamak ve kullandırtmamak için özel bir çaba harcayan geri zekalılarmış o toz bulutu.

Hiç kimseyi takip etmiyorum, her söyleneni farklı çevirilerden Kuran’a soruyorum, hata yapmaktan çekinmiyorum, ritüelleri takip etmiyorum, her duamı, kendimi en iyi ifade edebildiğim dilde yapıyorum, hiç bir geleneği izlemiyorum, soru soruyorum, cevaplar arıyorum ve bunların neticesinde kafam su kadar berrrak bir şekilde dini ve dinin tek sahibi olan Allah’ı kabul ediyorum.

Diğer herşeyi kökten reddettim. Mezhep, hadis, hazret, kandil, sünnet, hoca efendi, tefsir ne var ne yok hepsini kaldırıp attım. Meğer yıllardır sorun bunlardaymış. Meğer Allah kitabında sakın bunlara yaklaşmayın diye bize seslenip duruyormuş da görmemişiz.

Artık bilimle dinin kusursuz bir uyum içinde olduğunu görüyorum, uygulamadaki ritüellerin ve bu ritüelde yapılanların neredeyse tamamının yanlış ve hatta dinin emrettiğinin tam tersi olduğunu görüyorum.

Daha iyi anlamak için biraz arapça öğrenmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Böylece bir lügat ile çeviriler arasında kimin ne kadar doğru çevirdiğini kıyaslayabileceğimi sanıyorum.

Yıllardır ilk defa din ile barışık, korkusuz, huzur ve barış içinde hissediyorum.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zombiyiz Elhamdurillah

Bizim kültürümüzde zombi, vampir, kurtadam gibi varlıkların olmamasının dini sebepleri olduğunu düşünüyorum. Bizde tabi ki eşdeğer saçmalıklar var ama daha belirgin olmadıklarından yani şekilsiz olduklarından, her kıyafetin altına giyilebiliyorlar.

Bir zombinin kıçında pamukla sizi kovalaması herşeyden önce komik. Vampirlik zaten mümkün değil zira kan içmek haram.  Kurt adam da olamazsın çünkü hemen hemen her Türk çömelince senin birşey yapamayacağını bilir.  Geriye şekli şemali belli olmayan bir gulyabani kalıyor ki o da Kemal Sunal sayesinde ciddiyetini tamamen kaybetti.

Cin çarpması artık “Gordon” ile özdeş ancak tek gideri olan konu da bu olduğundan wiki’deki Türk korku filmleri başlığının %90 ı bu konuya ayrılmış.

Okunmuş prinç ile %100 koruma sağlanan bir alanda top çevirmek kolay değil kabul. Bizim bilim kurgu ve korku edebiyatımızın neredeyse tamamı dini(!) yayınların işgali altında. Dünyanın sonu hakkında anlatılanlar zaten neredeyse dakika dakika anlatılmış. Kalkıp mesela “güneşteki patlama” desen, canla başla “saçmalamayın daha dabbet ül arz çıkmadı deliliniz ne?” diye itirazlar gelecektir.

Kısaca, korku alnından uzak durun.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Okuyacak mısınız ?

Bir sürü taslak yazı var kafamda ama okuyacak mısınız emin değilim. İçimi dökmek için her aklıma geleni yazıp okumazsanız okumayın demek de geliyor içimden, ama okunmak da istiyorum bazen. İçimi dökmek derken kastettiğim sadece dertleşmek değil, aynı zamanda beyin kıvrımlarının arasına sıkışıp kalmış düşünceler ve çooook daha derinlerdekiler de var.

Hayat zaten “beni anlayın” yolculuğu değil mi?

Hayata baktığım espirili gözlükle burada yazmamı önerdi ilk yazılarımı okuyanlar. Ama benim ciddi hallerim de var. O yüzden bundan sonra yazılarımı kategorize etmeye karar verdim. Ciddi, espirili, felsefik gibi etiketler ile size okuma kolaylığı sağlamayı düşünüyorum.

Benim hayata baktığım mizah çerçevesi genelde diyalog esnasında karşıdan gelen pasa şut vurmam şeklinde gelişiyor. Monolog olarak pek bir deneyimim yok. Olanlar ise twitter kıvamında kısa kısa.

Bak reklam almıyorum, para kazanmıyorum, sponsor istemiyorum ama sen de söz ver okuyup altına (istediğin zaman) yorumunu yazacaksın. Hatta burada yayınlamamı istediğin yazın varsa bana göndereceksin. (bil@serbestdusus.com)

O halde başlıyoruz… Her iki günde bir yazı yazmaya çalışacağım sen de okuyacaksın. Tamam mı, anlaştık mı ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Didaktik

Düşerken bugün şiire tutunalım istedim. Ama farklı bir açıdan.
Özellikle modern şiir ve imge kullanımı konusunda ticari olarak işinize çok yarayacak bisiirlgiler verip şarkı sözü piyasasında aranan bir isim olmanızı sağlayabileceğimi düşünüyorum.Şiirin artık okunduğunda uyandırdığı özelliğinden sıyrılıp, “vayyy be adam ne biçim söylemiş, birşey anlamadığıma göre çok değerli bir eser” kıvamına geldiğini düşünüyorum.

Önce modern şiir ile başlayalım. Analiz, sanat falan değil, size direk yazmanın sırlarını vereceğim.

Bize lazım olan ilk şey, üzeninde konuşulması son derece gereksiz sıradan bir nesne. Mesela “Sürahi”.
Sonra bol bol az kullanılan sıfat, renk, ruh hali (şiirde insan olmaması farketmez)

Normal bir cümle kurarak işe başlıyoruz.
“Masada içi su dolu bir sürahi duruyor.”

Şimdi bunu bozmaya başlayalım, sonra da kaptırın gidin. Bir sıfat, bir terim, bir ruh hali, bir sıfat, bir terim, bir ruh hali ile işte haraşo gibi bir örnekte öreceksiniz.

Masanın eserekli kıvrımlarında asılıydı asabi ve erguvan sürahi
içinde yitik ve erguvan yılların taşkınlığından süzülen suyuyla
Turkuazdı kalender hiçsellik ama akıyordu bardağın ensesine
İç dedim vahşice, saat 12:05i gösterirken yağmura

Burada şair (ki ben oluyorum) aslında bir bok anlatmıyor. Seri şekilde nefes almadan zırvalarsanız sanki birşey demeye çalıştığınız izlenimi verebiliyorsunuz.

Başka bir örnek çalışma yapalım şimdi. Gene önce üzerinde çalışacağımız bir nesne bulmamız gerekiyor. Herhangi birşey olur.
Mesela tel süzgeç.

Umarsızca geçiren fırtınaların, dingin yakamozlarında koşuyordum
Tellerinle sarmaladığın dehşetinde eleniyordu ağlamakı prinç taneleri
Ve ben seni gözlerimle duyuyor, bitap düşüp, örseleniyordum

Kaptınız mı mevzuyu. Temel prensip birşey anlatacakmış gibi yapıp seri şekilde saçmalamak

Bu konudan size pek para çıkmaz ama belki başka işlere yarayabilir.

Asıl para şarkı sözü yazmada. Formül basit önce kafiye bul sonra ortasını gramer uysa da uymasa da doldur. Hatta iki cümlenin birbiri ile hiç ilgisi olmayadabilir. Sıkışırsanız kelimelerin de birbiri ile alakasını kurmadan bırakabilirsiniz.
Ne diyor adam ?

Biri bana gelsin
o da sensin

Gramer olarak doğrusu “o da sen ol – veya – olmalısın” ama bu sefer de kafiye tutmayacak. Amaaaan dinleyen sanki anlayacak döşe gitsin. Gelsin paracıklar.
Elinizde bir Türkçe sözlük olması, bu iş için yeterli. Ha yok anlamına bakmak için değil. Rastgele açıp hangi kelime gelirse onu araya serpiştirmek için lazım. Mustafa Sandal bunca senedir ne yapıyor sanıyorsunuz. Eğer Etiyopya göçmeni değilse ve Türkçe ana diliyşe, bu saçma şarkı sözlerinin başka açıklaması kalmıyor. Eğer kesme yapıştırma konusnu biraz biliyorsanız bestesini de yapabilirsiniz. Çok zor değil, Serdar Ortaç bile yapabiliyor. Alta daha önce çok tutan bir şarkının ritmini koy, üstüne de başka çok tutan bir başka şarkıdan bölümleri yapıştır yolla gitsin.

Yazalım mı bir şarkı sözü ?
Şimdi söylemesi kulağa güzel gelen nadir rastlanan bir kelime bulalım.

DİDAKTİK

Sonra kafiyeli kelimeleri türetmeye başlayalım.
Taktik, tik, Dudaktık, taktık …

Sonra da araları doldurmaya başlayalım

Yüzükleri taktık,
Öpüşen dudaktık,
Süper taktik,
Aşkımız didaktik
Yok hiç gülmeyin… Ajdar şarkısı gibi dursa da şimdilerde dinlediğiniz şarkılardan çok da farklı değil.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail