Orta yaş sendromu

Zamanlaması açısından çok ciddi iki hatası var bu sendromun. Birincisi orta yaş diye son çeyrekte ortaya çıkıyor. İkincisi bu sendrom yirmili yaşlarda ortaya çıkarsa işe yarayabilecekken bok varmış gibi geç kalıyor.

Gençken orta yaş ve üstü insanlarda eleştirdiğim hatta yadırgadığım konuların ne demek olduğunu ancak onların yaşına gelince anladım. Mesela Borges’in Anlar şiirini okuyup beğendiğimde yirmili yaşlardaydım. Ancak bu beğenme bir kopyasını defterime koyup “vayyy beee” demekten öteye geçmemiş. Ben bunu ancak ellili yaşlarıma yaklaşırken anladım. (bilmeyenler için şiiri aşağıya bırakıyorum).

Yirmili yaşlarda önünde ertelenecek çok zaman oluyor diye, “önce bi hayatımı rayına oturtayım bakarız” diye, para yok diye, para var ama o para ile şunu yapmam gerek diye, vırt diye zırt diye erteleye erteleye yaşamışım. Ancak şimdi bu ertelemelerin ne kadar hatalı olduğunun farkına varıyorum ve Borges’i daha erken yaşlarda okumuş olmama, anlamış olduğumu sanmama rağmen aynı pişmanlıkları hissediyorum. Evet 85’inde değilim. Belki bir kısmını yapabilirim bu şiirdekilerin hala. Yalan yok, kaçırdığım ertelediğim bir sürü şeyi yapmaya çalışıyorum aslında fakat geç kaldıklarım ve artık yapamayacaklarım var ve bunların farkında olmak kötü hissettiriyor.

Kendimi kandırmakta kullandığım bir sürü bahanem olmuş. Ne yalan söyleyeyim çok da mantıklılar. Ama en nihayetinde bahaneler işte…

İnsanın, yaşayamamak, hayatı emememek, deli gibi gezememek, güneşin altında yatamamak için bahanesi olmamalı.

Orta yaş sendromları hemen bir kanun hükmünde kararname ile okul sonrasına çekilmeli. Geç kalınmamalı hayata.

ANLAR
 
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…
 

Jorge Luis BORGES 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Saygı

Baktın ki herkes saygısız, çocuğunu saygılı yetiştirmeyeceksin. Yoksa bu ona yapabileceğin en büyük kötülük olur. Hatta herkesin saygılı olduğu bir topluma saygısız bir çocuk yetiştirmekten bile daha kötü.

Daha da açmaya gerek yok sanırım. Bu kadar…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Normal

Körler ülkesinde, gören birine sakat denir. Normal; içinde bulunulan toplumda kabul görmüş, kanıksanmış olandır. Kısaca “normal” ile “doğru” arasında kimi zaman uçurum olabilir ki bu yazıda bu uçurumun kenarında gezeceğiz.

Son zamanlarda sıklıkla yaşadığım bazı durumlar var. Bana çok ters geliyorlar ama benden başka da çok az insana ters geldiğine eminim.

Örneklerle açıklayayım. Diyelim ki maddi durumunuz iyi, süper zengin falan değilsiniz ama kimseye muhtaç da değilsiniz. Kazancınız ailenizi geçindirmeye yetiyor. Hatta biraz da artıyor. Devlet bir gün bir sebeple durumu çok iyi olmayanlar için bir yardım dağıtacağını duyuruyor. Belli bir kriter de belirlemiyor. Diyor ki ihtiyacım var diyen herkese vereceğim. Soru şu: “o yardımı alır mısınız ?

Veya bir şirket size bir iş yapmanız karşılığında bir maaş veriyor. O maaşa karşılık bir proje geliştiriyorsunuz. İş sonlandığında o şirket için ürettiğiniz projeyi aynen kopyalayıp dışarıda satmaya nasıl bakarsınız? Projeyi ben ürettim o halde satarım mı dersiniz, yoksa ben o projenin ücretini aldım onun için kopyalamam ama edindiğim tecrübe ile şimdi kendime başka bir proje üretip onunla pazara çıkayım mı dersiniz?

Çocuğunuzun okulundan aradılar, eğer durumunuz iyi değilse ve bunu bize söylerseniz çocuğunuz öğlen yemeklerini bedava alacak, ama durumunuz kötü değilse yemekler için cüzi bir ücret istenecek dediler. Ne yaparsınız?

Ticari menfaatleriniz için karşınıza çıkan herkesi ezip geçer miydiniz mesela? Hayat görüşünüzü, insani değerleri, dini görüşünüzü, çocuklarınızla geçireceğiniz zamanınızı, arkadaşlarınızı harcar mıydınız?

Bir ara Twitter’da biri bahsetmişti. Ateist olduğu için “Müslüman” bir genç kendisini doğru yola davet etmişti. O da dış mihraklı güçlerin ateist olması için ayda 5000 dolar para verdiğini, bunun karşılığında sadece bütün dini değerlere sövmesi gerektiğini söyleyerek yemlemişti “Müslüman”ı. “Müslüman”ın cevabı “Abi nasıl temasa geçebilirim onlarla beni de işe alırlar mı?” olmuştu. Parayı duyunca tebliğden vazgeçip ateist olması toplam otuz saniye sürmüştü.

Bir iş yapacaksınız ve işin püf noktalarını bilmiyorsunuz. Bilen birine gittiniz. O da iyi niyetli düzgün biri ve uzmanlık alanlarını anlatarak para kazanıyor. Siz çaktırmadan birlikte çalışacağınız izlenimini vererek işin püf noktalarını öğrenip para vermeden, anlaşamadık diyerek çekip gider misiniz?

Tamamen yardım amaçlı yapılan bir iş için insanlar bir araya geliyor. Kimisi yardım ediyor kimisi yardım alıyor. Siz sırf kendi işinizi satmak için bu grubun içine sızıp birer ikişer çaktırmadan kendinize müşteri toplar mıydınız?

Eğer 2000li yılların Türkiye’sinde büyümüş biriyseniz bu konuların neredeyse tamamında benim kararımın tam tersini vereceksiniz.

Ben bu durumu başta çok yadırgadım. Etik, ahlak, insaniyet gibi değerleri anlatmaya çalıştım ancak resmen duvara tosladım. Hem de hayatımda hiç olmadığı kadar sert bir şekilde. Önceden de böyle tek tük insanlar çıkardı karşıma. Köylü kurnazı derdik. Menfaati bir çok değerin önünde gelen insanlardı genelde. Ama sayıca azlardı ve dişlilerin arasında ezilir giderler veya bir kere bunu yaptıktan sonra toplum tarafından damgalanır dışlanırlardı. Ancak şimdi durum farklı.

Öncelikle bana uzaydan gelmişim gibi bakıyorlar. Onların gözünde yaşlı, eski kafalı, söylenip duran huysuz biriyim. Dillerinden din eksik olmayan, bir damlacık yavrularını Kuran kurslarına gönderen “dini bütün !” arkadaşlar kul hakkının gaspı söz konusuysa kendilerini olaydan soyutlayıveriyorlar.

Maalesef bu nesilin yetiştiği çağda, menfaatler için her yol mübah, başkalarının hakkına tecavüz etmekte sorun yok. Kabul ediyorum artık bizim normalimizi anlatmak imkansız. Yani onlar için normal olan bir dünyada bizler sakatız.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İçinden misin?

Yok o klasik “Nerelisin?”i takip eden soru değil bu sefer bahsedeceğim. Bu yazı içinden olmak ile olamamak arasındaki farklarla ilgili.

Altı yaşında İstanbul’dan Denizli’ye taşındık. Çok küçük olmakla birlikte şiveyi ve yerel tabirleri anlarken zorlandığımı hatırlıyorum. Tabi bir de sıcaklık farkını. Orada yaşayana normal ancak biz yeni gelenlere çok sıcak gelen havada Niçin atletle gezdiğimizi anlayamayanları hatırlıyorum bir de.

Bir kaç sene sürdü konuşulanları tamamen anlayıp havaya uyum sağlamak.

Alanya’ya staj yapmaya gittiğimde de oranın diline ve yerel espirilerine uyum sorunu yaşadım. Hiç duymadığım enteresan terimler, enteresan küfürler öğrendim.

Mersin’e üniversiteye gittiğimde genelde diğer öğrencilerle günümüz geçtiğinden yerli halkla temasım az oldu. Ancak ne zaman ki ehliyet almaya karar verdim ilk şoku derste yaşadım. Direksiyon öğretmeni “Haydi şimdi de anarya yap” dediğinde adamın suratına boş boş baktıydım. O sırada beyin benzer kelimeleri tarayıp bir anlam vermeye çalışırken ben kilitlenip kalmıştım. Öğretmen her Türk gibi yavaş tekrarlayınca anlayacağımı sanmış, anlamayınca da kızmıştı. Meğer “geri geri git” demeye çalışıyormuş.

Öğrenim hayatımda gerek kurs gerek okul sayesinde sağlam bir İngilizce eğitimi aldığımı, hatta sözlüğü komple yutmuş olduğumu düşünüyordum. Ta ki İngiltere’ye yerleşene kadar…

Pırıl pırıl bir Londra İngilizcesi ile alınan eğitim sokakta patladı. Kullanılan argolar, mecazlar, deyimler, aksanlar, yerel kelimeler hatta dile yeni giren terimler sayesinde kendimi daha ilk temaslarda konteyner altında dil bilmeden ülkeye giren Afgan göçmen olarak hissettim. Zaman içinde aksana, deyimlere, terimlere aşina olunuyor ama bazen odada bir kelime söylenip hepsi katılarak güldüğünde insan kendini mal gibi hissediyor. 1980’lerde burada çok meşhur olan TV karakterinin bir repliği olduğunu öğreniyorsun. Ne sözlükte ne başka bir yerde o konuda bir bilgi yok. E kahkahaların arasında “bi dakka bi dakka ne bu? Ne dediniz?” de denmiyor. Kendi çocuğun okulda tüm bu deyim, terim, aksanlarla aldığı eğitimden sonra onun da ne dediğini anlayamıyorsun.

Son zamanlarda aldığım motorsiklet eğitiminin bir parçası olarak trafiğin içinde kaskta bir telsiz alıcısı ile arkadan gelen öğretmenin dediklerini yapmak gerekiyor. Adam benim için aksanını değiştiremiyor haliyle. Tam sokak ağzı ile hiç aralık vermeden telsizden boğuk boğuk hışırtılı gelen bir sesten adamın ne dediğini anlamam ve yapmam bekleniyor. Sonuç “traghfloadcarlightmatecomhphleangoodrightofhgs” diye bir şey duyuyorum ve saniyeler içinde analiz edip “right” dedi demek ki sağa dönmemi istiyor sonucunu çıkarıyorum. Normalde hep iki öğrenci bir öğretmen çıkıyoruz trafiğe ve öbürü anlıyor. Demek ki bende bir sakatlık var. İnanın çok merak ediyorum o hışırtılı gürültülü sesin arasında mesela ben karadeniz şivesi ile Türkçe konuşan bir öğretmeni acaba anlar mıydım?

Burada başka bir sorun daha giriyor devreye. Öğrenme stilimiz farklı. Burada sana baştan sona “bak bu budur, böyle olursa böyle olur” diye öğretmiyorlar. “Bak konu bu git öğren ben bakıp yorum yapacağım” şeklinde bir sistem var. İyi de motorsiklet gibi bir konuda direk sokakta öğrenilmeyecek derecede tehlikeli konular var. Ve ilk yanlışında kaza olabilir. Yalnız bunu yadırgayan bir tek ben olduğuma göre sakatlık bende. (tam istediğim gibi bir yer buldum ve o da bütün ülkedeki tek bu tarz öğreten yermiş)

Bir dersten önce 5-6 kişinin ortasında adam bana hazır olup olmadığımı sorduğunu sandığım bir şey söyledi. Tamam falan gibi geçiştirici bir şeyler yumurtladım ama sanırım argoda başka bir anlamı vardı çünkü hepsi bana bakıp kıs kıs güldü.

Yani içinden değilsen ne yaparsan yap dışındansın. Zorlamayla çabayla olmuyor. Aynı şeyleri paylaştığın bir alt yapın, bir geçmişin yoksa hepsi hikaye. Yüz sene de geçirsem artık üretilmeyen çocukluklarındaki kremalı bisküvinin tadını bilmeyeceğim. Adı geçtiğinde gülünmesi gerektiğini anladığım bir karakter için neden güldüğümü hiç çözemeyeceğim.

Kısaca ne kadar buralı olursam olayım, ne kadar içten olursam olayım, hiç içinden olamayacağım.

Ve sanırım artık hiç bir yerin içinden de değilim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Konfor Alanı ve Tutkular

İnsanın içgüdüleri ile kendisi arasında ilginç bir savaş var aslında. İç güdüler diyor ki “Tamamdır böyle… Hayatı fazla kurcalama yaşamaya devam et. Nasıl olsa bir eksiğin yok. Aynı tempoda yaşa git işte!..” Ancak insanı insan yapan beyin de tam tersine “Eee böyle her gün aynı yaşayıp gideceksen ne manası kaldı ki yaşamanın? Hiç mi istediğin bir şey yok ? Haydi onu yap. Evet zor olacak ama ya yapınca alacağın haz, elde edeceklerin ne olacak ?” diye bastırıyor içeriden.

İç güdüler insanı konfor alanında yaşamaya iterken, insan zor olanı yapıp o alandan çıkmayı da istiyor. Çelişkiler bizim DNAmızda var.

20 yaş civarında İstanbul’dan gidip Kuşadası’nda bir hayat kurdum, sonra senelerce okuduğum mesleği bırakıp hayalimdeki mesleğin peşinden sıfırdan başlayarak yazılımcı olmak için yeni kurduğum hayatı bırakıp İstanbul’a geri döndüm.

30 yaşıma geldiğimde yöneticilik yaptığım rahat işimi bırakıp kendi işimi kurdum. İyi zamanlarım da oldu kötü zamanlarım da oldu. Pişman olup olmadığımı bilemiyorum. Ama herşeyi oturttuğum, rahatımın yerinde olduğu işi bırakmak o dönem için konfor alanımdan çıkmaktı. Çıktım !..

40 yaşıma geldiğimde, ülke bana dar geldi. Evi barkı ardımda bırakıp sıfırdan bir hayat kurmaya İngiltere’ye yerleştim.

50 yaşıma yaklaşırken durulacak değilim ya. Bu sefer de burada kurduğum hayatı bir seviye hatta birkaç seviye birden değiştirmek istiyorum.

Bütün olay yaş ilerledikçe, hayattaki önceliklerin, önemlerin, isteklerin, ihtirasların değişiyor olması aslında.

Ortaokul zamanlarımda bilgisayar programcısı olmak gözümde erişilmez bir olaydı. İlk bilgisayarımı aldığımda ilk programımı yazmak için ne çabalamıştım. O garip komutlar ve işlemleri öğrenmek tutkuya dönüşmüştü. İnternet yok tabi. Bir programcılık kitabı bulmak neredeyse tamamen imkansızken, bir derginin kuponlarını biriktirip kitap kazanmıştım. O kitabı hatmedip ilk programımı anlayarak yazdığımda “Evet” demiştim ben bunu okuyup bunu yapacağım. Hatta o yıllarda en yakın arkadaşım yine o dönemlerde yükselişte olan Turizm Otelcilik Lisesine kaydını yaptırdığını söylediğinde ailemden bunu sakladığımı çok net hatırlıyorum. Ondan önce de Deniz Lisesine girip subay olmamı isteyen ailemi kırmayıp sınava girmiştim ama soruları çözüp yanlışlarını işaretleyerek kasten kazanmamıştım. Amacım normal bir liseye giderek üniversitede bilgisayar ile ilgili bir bölüm okumaktı. Boşboğaz arkadaşımın sayesinde ailemin turizm otelcilik lisesinden haberi oldu. Normal liseye yaptırılmış olan kaydımı sildirip beni otelciliğe yönlendirdiler.

Üniversitede artık bilgisayar ile ilgili bir bölümü kazanmam imkansızdı. Otelclik meslek liselerinde ikinci sınıftan itibaren matematik ve fen bilimleri dersleri yoktu. O zamanki sisteme göre zaten meslek lisesinden mezun olunca kendi branşın dışında bir yer okumak istiyorsan ayrıca puan kırılıyordu. Mecburen üniversiteyi de turizm okumak zorunda kaldım.

Ama tutkunun gücü inanılmaz. Gece resepsiyonda çalışırken otelde kullanılan Unix sisteminin arka ofisteki tozlu kitapçıklarını okuyarak, sistemi anlamaya ve problemlere müdahale etmeye başladım. Bu da otelin bilgi işlemcisinin dikkatini çekti. Tam Kalkan’da küçük bir otelin genel müdürlüğü teklifinin ardından İstanbul’a giderek otelin bağlı olduğu holdingin bilgi işleminde çırak olarak çalışma teklifi geldi. Düşünmedim bile. Tutkularımın peşinden gittim.

Otuzlu yaşlarda kendi işimi yapıp çok başarılı bir yazılım firması açmak yeni tutkumdu. İşimde iyiydim. Neden yapamayacaktım ki ? Yaptım. Hem de yaptığım yazılımla gazeteye çıkacak kadar da iyi yaptım. Sonrasında Türkiye’deki siyasi islam ve o dönem onlara boyun eğmemenin sonucu olarak kapatmak zorunda kaldım ama yine de yapmaktan pişman olmadım.

Kırklı yaşlara gelip de gidişatın iyiye olmadığını gördüğümde yurt dışında yaşamak ve kızıma bir pasaport daha verebilmek benim yeni tutkum olmuştu. Yine yönetici olduğum işi bırakıp düz yazılımcı olmak üzere yola çıktım. Çok zor bir ilk sene geçirmemize rağmen onu da yaptım. Ondan sonraki seneler de rahat değildi. Evet Türkiye’de çok iyi konumda bir yazılımcıydım ama İngiltere standartlarına göre hiç de iyi sayılmazdım. İki sene sabah akşam ders çalışarak arayı kapattım. Üçüncü senenin sonunda İngilteredeki benim diyen yazılımcı ile aşık atacak seviyeye geldim. Ve hepimizin bir İngiliz pasaportu oldu.

Ellili yaşlara gelirken İngiltere’nin Avrupa birliğinden çıkma kararından sonra tekrar herşeyi bir gözden geçirdim. Evet burada herşeyi rayına oturttum, vatandaşlık da tamam. Madem öyle buranın benim açımdan bir espirisi kalmadı ki. Madem dünya artık internetin ucunda dönüyor ve nerede olduğumun önemi olmadan çalışabiliyorum. O halde neden daha sıcak güneşli bir yerde yaşamayayım diye düşündüm.

Hayatımın rotasını şimdilerde güneşe çevirmek istiyorum. Artık alıştım nasıl olsa onu bir şekilde hallederim biliyorum.

Asıl bu aralar yıllardır bastırdığım başka bir tutkumun peşindeyim. Üniversite yıllarımda her yere bisikletle gider gelirdim. O yıllardan sonra hep istememe rağmen aile eş dost akrabaların bilinç altı ve üstü işlemeleri ile motorsiklete hiç bulaşmadım. Aman tehlikeli, otomobil var zaten ne işin var motorsikletle vs derken hep uzaktan baktım.

Bugun artık bu yaşta kimseyi dinlemek zorunda olmadığım bir dönemde neden yapmayayım ki diye düşündüm. İlk olarak ehliyet işini halletmem gerekiyordu. Buranın kanunlarına göre dört aşamanın ikisini hallettim. Bu da bana 125 cc bir motorsiklet kullanma hakkı verdi. Önce bir garaj kiraladım. Sonra gittim kendime eski bir Suzuki Marauder aldım. Hafta sonları kimsenin olmadığı garajın oradaki sanayi bölgesinde pratik yaptım. Sonra trafiğe çıkabilecek kadar ilerlettim. Şimdi de son iki sınavı vermek için tekrar ders almak için kursa yazılıyorum. Ehliyeti alınca kullanmak için daha eli yüzü düzgün bir motorsiklet de buldum. Bahara hafta sonu seyahatlerine yeni motorumla çıkmayı hedefliyorum.

Konfor alanımı hep zorladım, hala zorluyorum. “Yapma, etme, otur oturduğun yerde, tehlikeli, zor, riskli, pişman olursun” ları dinleseydim bugüne kadar yaptıklarımı yapamayacak ve sadece bulunduğu konumdan şikayet edip söylenen ama hiç adım atmayan adamlara dönecektim.

Bu saatten sonra da hiç kimsenin olumsuz fikirlerini dinlemeye niyetim yok. Baştan uyarıyorum hiç kimse kendini yormasın. Ben ne yaptığımı hep bildim yine biliyorum.

Altmışlı yaşlardaki tutkum bakalım ne olacak? Ben de merak ediyorum.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ölümcül Öküzlük

Yazın bunu bir yere “Dünyanın sonunu cehalet ve kardeşi öküzlük getirecek“. Tabi dünyanın sonundan sonra bunu okuyacak kimsenin olmaması ayrı bir problem.

Korkarım bu ikilinin dini dili milleti ırkı yaşı yok. En olmadık yerde en ummadığın zamanda karşına çıkıp varlıklarını hatırlatıveriyorlar.

Dün akşam eski bir katedralde düzenlenen bir yılbaşı konserindeydim. Klasik müzik ve o eski mimarinin birleşimi beni hep büyülemiştir. Hele dünkü konser Vivaldi olunca aylar önceden aldığım biletimle başlamadan bir saat önce yerimi aldım. İyi ki de öyle yapmışım zira yerler numaralı değildi. Üç ayrı blok vardı. Ödediğin miktara göre ya tam sahnenin karşısında, ya kenarda ya da köşede sütunlardan tam da sahneyi göremediğin bir bloğa oturuluyordu. Ben son biletlere yetiştiğimden ve “sonuçta klasik müzik konseri sahneyi görmesem de olur” kafasında olduğumdan köşedeki yerimi aldım ama erken gitmenin avantajı olarak o bloktaki en iyi yere oturdum.

Gelenler genelde orta yaş ve üstü düzgün insanlardı. Hatta beklerken kitap okuyan insanları gördüm. (Evet evet! Var böyleleri. )

Benim yan tarafımdaki iki sandalye tam katedralin taşıyıcı sütunlarından birinin arkasına denk geldiği için sahneyi neredeyse hiç görmüyordu. Gelen “boş mu?” diye soruyor. Boş olduğunu öğrenince oturuyor ama oturmasıyla kalkıp başka yere bakmaya gitmesi birkaç saniyeden fazla sürmüyordu.

Konserin başlamasına son on beş dakika kala biri yirmili biri kırklı yaşlarda iki kadın geldi. Onlar da sordular, onlar da oturdular, onlar da söylendiler ve onlar da kalkıp gittiler. Sonra bir çift geldi. Boş yerler artık azalmaya başlamıştı ve çift oturduktan sonra kalkmadı. Son iki dakika kala o iki kadın geri döndüler. Belli ki başka yerlere bakmış ve yan yana iki boş sandalye bulamamışlardı. Ellerinde şaraplarıyla yüzsüzce “Aaa orası bizim yerimizdi” diyerek yanımdaki çifti kaldırdılar.

Konser başladı. Harika bir atmosfer vardı. Katedral keman ve klarnet sesleri ile akustiğin ne kadar güzel olduğunu hissettiriyordu ki yanımdakiler kıkırdamaya ve konuşmaya başladılar. “Tamam ya sorun etmeye gerek yok şimdi susarlar” diye kendime telkinde bulunmama rağmen susmak bir yana, şaraptan yudum aldıkça ne kıkırdamaları ne konuşmaları bitti. 5 dakika sonra genç olanı çantasından cips paketi çıkarınca “yok artık!” dedim.

Madem dinlemeyeceksin, madem içip, cips yiyerek muhabbetin dibine vurup gülüp eğleneceksin ne diye konsere geliyorsun bak yan tarafta harika bir pub var diye içimden söylenmekten başka bir şey yapmadım neyse ki. Bunun yanlış olduğunun ayırdında olmayana söylesen de hiç bir şeyin değişmediğini anlayacak kadar yaşlandım artık. Söylesen ne olacak biliyorum. Cazgırlığa başlayıp uzatacaklar ve iyice tadım kaçacak.

Neyse ki yanlış yerde olduklarına yeterince kahkaha atamadıklarına kanaat getirip konserin ilk yarısının sonuna doğru gitmeye karar verdiler. Kırk beş dakikalık bir işkencenin yeterli olduğunu düşünmüş olsalar gerek.

O arada herhalde şarapların mesaneye etkisinden midir nedir insanlar tek tek bloklardan birer ikişer tuvalete gitmeye başladı. O güzelim akustiğe bu sefer de topuklu ayakkabıların taş zeminde çıkardığı tak tuk sesleri eklendi. Yahu beş dakika sonra ara verilecek bu kadar mı çişini tutamıyorsun da şu güzelim ortamı mahvediyorsun?

Bunlar kötü örnekler ama mesela önümde oturan çifte de hayran oldum. Kadın ikinci bölümün ortasında tuvalete gitti ama ayakkabılarını çıkarıp eline alarak, eğilerek hayalet gibi gitti.

Bir öküzün bencilliğine karşılık ders niteliğinde bir zerafet örneğiydi.

Cahillik neden kardeştir öküzlükle ? Bilimi, doğayı, sanatı bilmek onlara göstereceğin saygıyı etkiler. Bir insan hiç bir şeyi bilmiyorsa, beyni İNSAN olmanın gerektirdiği kadar gelişmediyse, neo-korteks henüz hayvani dürtülerin üstünü örtecek kadar büyümediyse geriye kalan sadece öküzdür. Ve maalesef hiç bir öküz kendisinin öküz olduğunun farkında değildir. Erken yaştaki müdahalelerle bu vakalar belki kurtarılabilir ancak ileriki yaşlarda tedaviye cevap vermeleri çok zordur.

Bu bencillik, saygısızlık, bilimden, sanattan, insanlıktan uzak yaşam formları bir virüs gibi dünyaya yayılıp eşitçe paylaşmak yerine savaşmayı, yakmayı yıkmayı yok etmeyi kendilerine hak görürler. Kendi menfaatleri için bütün bir insanlığı yok edecek kadar bencil bu yaratıklar maalesef sayıca öyle fazlalar ki adına “Demokrasi” dediğimiz sistem sayesinde ülkeleri yönetecek ve hatta savaşa sokacak, onlardan olmayan İNSAN’ların geleceklerini yok edecek duruma geldiler.

Üzgünüm ama “Dünyanın sonunu cehalet ve kardeşi öküzlük getirecek“.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eğitim 2

Bu sabah işe giderken yine her zamanki gibi okula giden çocuklara rastladım. Fakat bu sefer bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu. Başı örtülü. Diğer arkadaşları gibi etek giymemiş, pantolon giymiş. Diğerleri kadar enerji, hayat doluydu. Ardından bakakaldım. Eğitim diye biz bu çocuklara ne veriyoruz?

Yo sadece okulu kastetmiyorum. Evde akrabalar arasında yani eğitim aldığı her yerde bu çocuklara biz neleri öğretiyoruz? Biraz matematik, az bir şey coğrafya, biraz felsefe, biraz ahlak ve adab-ı muaşeret ve ileriki yaşlarda fizik, kimya, biyoloji yeter de artar. Diğer her bilgi çocuğu kendi istediğimiz modele sokmak için faydalıymış gibi gösterip onları zehirlediğimiz çöpler.

Her ebeveyn kendi küçük modelini, her ülke kendi istediği cici vatandaş tipini yetiştirmek istiyor. Tarih diye kim bilir kimlerin yazarken kendine yonttuğu hikayeleri verip, tanıma imkanı olmayan büyük büyük büyük dedenin zamanında ihanet edenler, saldıranlar, zaferler, yenilgiler ile çocuklara birbirinden nefis ön yargılar ekiyoruz. Sonra çıkıp sokakta senin deden beni kesti, hayır kesmedi diye birbirine giren gençlerimiz için üzülüyoruz. Halbuki ikisi de o dedeleri tanımaz etmez. Olay hakikaten oldu mu, olduysa yazılmayan sebepler nelerdi? Daha da önemlisi sana ne!…

Din diye çocuğa yalan yanlış ne varsa öğretip gencecik yaşlarda psikolojileri ile oynuyoruz. Kafasına doğrusunu araştırmaya üşendiğimiz zırvaları doldurup, uçmasınlar diye de başını örtüp, sokağa salıyoruz. Felsefede bile ezbere bilgi anlatıp düşünmeye değil düşünmemeye odaklı nesiller oluşturuyoruz.

Tabi bir de önüne birer havuç koyacaksın ki, öğrenciler bu zırvaları gönüllü yüklensinler. Başarı, para, meslek, statü… Ve havucun peşinde ziyan olan hayatlar…

Maksat yetişkinliğe erene kadar ne dersek inandırabileceğimiz, sonra bir yerlerde ölmeye göndereceğimiz, ölünce de şehit oldu diye ailesini avutabileceğimiz bir toplum oluşturmak.

İnsan bir hayvandır. Hem de sürüler halinde yaşayan bir hayvan. Sürü uçurumdan atladı diye kendini düşünmeden uçurumdan atan koyunlara şaşıran bir hayvan. Kendisini farklı sanan bir hayvan.

Eğitim çok tehlikeli bir silah. Hem de kullanmaktan hiç çekinilmeyen bir silah. Umarım bir gün farkedip bu silahtan kurtuluruz.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamirci

Daha çok erken yaşlarda okuduğum bir Stephen King romanıydı “Mahşer”. Dünyanın sonu hikayelerinin ilk öncüllerindendi. Konu, bugün artık klasik hale gelen, bir felaketten sonra hayatta kalan bir avuç insanın, hayata tutunma ve tekrar mümkün olduğunca gelinen son medeniyet seviyesine yaklaşabilme çabasıydı.

Hikayesinden çok beni başka bir kısmı etkiledi o yaşlarda. Dünyanın sonu gelmiş ve ben hayatta kalan birkaç kişiden biriyim. Acaba bugünkü teknoloji seviyesine ne kadar yaklaştırabilirdim sonraki nesilleri? O zamanki sınırlı bilgimle pek birşey yapamayacağımı farketmiştim. Belli ki ilkokul seviyesi fen ve matematik bilgisi ile çağ atlatamayabilirdim. Ancak bu soru benim bir şekilde bilinç altıma işlemiş olacak ki, bizzat hiç yapmayacak olsam da, neyin nasıl yapıldığını en azından teorik olarak öğrenmem gerektiği gibi bir saplantım oldu.

Tamircileri seyrettim uzun uzun. Hımmm demek ki o boru oradan buraya aktarıyor suyu…  Haaa o da bunu döndürüyor veeee…. Tabi ya elektrik böyle gelecek ki doğru ve güvenli çalışacak bu… Peki ama neden bunu böyle yapmamışlar ki? Mutlaka bir sebebi olmalı acaba ne? Vayy be demek bu kadar basitti bu sorunun çözümü…

Hemen her şeyin nasıl çalıştığına dair teorik bilgim oldu zamanla. Sonra sonra birşeyler bozulduğunda tamir etmeye başladım. Derken arkadaş ve akrabalarımın da yardımına koşar oldum.

Çalışmayan bir makine görünce kafamda basit bir şema oluşmaya başlıyor ve sorunun nerelerden kaynaklanabileceğine dair seçenekler canlanıyordu gözümde. Tabi ki her şeyi tamir edemem ama hatırı sayılır bir tamir geçmişim olduğunu da kimse inkar edemez.

Sorunların nasıl çıktıklarını anlayınca, tekrar edecek olanları da tespit etmek çok zor olmuyor. Dolayısıyla kullanıcısını uyarıyordum. “Bak bu sorun çıkınca şöyle yap çözülür” ya da şunu yaparsan sorun çıkmaz.

Genelde pek sallamadıklarını biliyorum.

İnsanların da makineler gibi olduklarını gördüm sonra. Tıpkı onlar gibi sorunlar çıkıyor ve neyin nereye bağlı olduğunu görürsen sorunu çözebiliyordun. Hatta sorun çıkacak konuları öngörmek de mümkün çoğu zaman.

Tam da burada muhteşem bir ikilem var aslında.  Eğer bir sorunun çıkacağını öngörmüş ve önlemek için birşeyler yapmışsan, sorun çıkmıyor. Bunu senden başka kimse bilmiyor olacağı için teknik olarak sorun çıkmamış ve senin ne yaptığını kimse anlamamış oluyor. Yani sen istediğin kadar kendini parçala çıkmayan sorun yüzünden sorunu çıkarmama çaban boşa gidiyor.

Acı ama gerçek…

Bazen sorun çıkacaksa, öngörsen de, önlemeye çalışsan da çıkar. İşin doğasında var bu. O zaman hani fantastik filmlerdeki gibi “al bu saç tokasını, sofra tuzunu, kalem pili ve mangal kömürünü. İleride ihtiyacın olacak ve neyi nerede kullanacağını anlayacaksın” tarzı bir önlem alıyorsun.

Hayatta her tamir edilecek şeyi olan tamirci olamıyor. Bazıları kolayını seçip tamirciyi arıyorlar. Tamircilerin hayatı ne kadar kolaylaştırdıklarını çok kolay görmezden gelebiliyor insanlar.  Tamirci olmak bir nevi görünmez olmaktır. Ancak yoksan seni farkederler. El altındaysan çok da değerli olmazsın. Düzelecek birşeyler vardır ve düzeliyordur. Sorun olmadığına göre yoksundur.

İnsanlar sanıyorlar ki ne olursa olsun tamirciler halleder. Hallederler elbet. Ama etrafta tamirci bulabiliyorsan. Gittiklerinde elinde bozuk bir makineden düşen boruyu tutuyor olarak bulabilirsin kendini.  Belki de sırf bu yüzden o güzel tamirciler o güzel alet çantalarını alıp o güzel ülkelere gitmeli arada bir.

Hem bakalım kalanlar medeniyeti ne kadar sürdürebilecekler görmüş oluruz.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kaynama noktası

Çocukken sütü sütçüden alırdık. Pastorize sütün de, ekolojik beslenme merakının daha yayılmadığı yıllardı. Sadece süt istiyorsan kapıya gelen sütçüden alınırdı o kadar.  Hemen büyük bir tencereye dökülür kaynatılırdı. Sterilize etmenin bilinen yegane yoluydu.  Başına da çocuğu dikerdin ki taşmasın. Seyrederdin seyrederdin taşma noktasına gelirken kapatıverirdin altını ocağın. Yavaş yavaş inerdi o kabarmış süt tencerede.

Çok seyretmişliğim vardır sütün kaynamasını. Sadece o da değil. Muhallebi, çorba ne varsa kaynarken taşma ihtimali olan, başına alarm mahiyetinde bir  çocuk dikmek sünnettendi.

Bir şeyin kaynamasını seyretmek ilginçtir. Uzun zaman hiç birşey olmaz. küçük kabarcıklar çıkar biraz. Biraz homurdanarak sağdan sola döner tenceredekiler. ama hep yavaş yavaş. Sonra birden herşey kabarmaya başlar. Bir bilemedin iki saniye içinde komple kabararak taşar sonra. İşte çocuğun görevi tam bu esnada ocağın altın kapatmaktır. Tecrübeli bir çocuk o noktaya gelmeden önceki emareleri ezbere bilir. Ne zaman tetikte yani elinin ocağın düğmesinde durması gerektiğini anlar. Çünkü tam o anda kapatılmalıdır ocak. Ne erken ne geç.

Kaynama noktası aşılmadan müdahale edemezsen tenceredekiler ocağın üzerine dökülür zira. Hem pişirdiğinden olursun, hem ocak batar. Her tarafatan zarar yani.

Diyeceğim o ki, taşırmayın

Ne sütü, ne sabrı…

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Statüko

Yıllar önce bir müzik grubu vardı. Çok severek dinlerdim. “Status Quo”. O kadar dinlemeye o kadar sevmeye acaba ne anlama geliyor dememişim demek ki, yıllar sonra tesadüfen aslında anlamının gözümün önünde olduğunu farkettim. Statüko. Yani öteden beri süregelen, mevcut durum.

Değişim çoğu zaman insan beynini rahatsız ediyor. Sırf bu yüzden çoğunlukla içinde bulunduğumuz durum çok parlak olmasa da, değişikliği bilinç altımızda istemiyoruz. Sabır ile statüko kardeşler bence.

Her olay, her durum,  her insan, her ortam bir taş gibi kafamızda. Bunlarla zihnimizde binalar yapıyoruz. Dolayısıyla binalarımızın yıkılmaması için de altından geleni yapıyor bilincimiz.  Aralarını duygularla doldurup yapıştırıyor taşları birbirine. Genelde çok güçlü bir kaldıraç ile yerinden oynuyor beyindeki taşlar. Ancak eğer alttaki taşa denk geldiysen, iş makinesi soksan az geliyor o zihine. İşte bu hale gelince statükocu olmuş oluyorsun.

O kaldıracın veya iş makinesinin ne olduğuna gelince; hayal, umut, plan ya da tam tersi, bıkkınlık, öfke, köşeye sıkışma hali diyebiliriz.

Mesleğimde nihayet ulaştığım, hedefimdeki konum olan yöneticilikte, maaşım ve patronlarla da aram iyi iken, neredeyse dört dörtlük bir zamanda istifa ettim mesela. Biraz geleceğe dair planlar, biraz umut, biraz mesai arkadaşımı kaybetmiş olmanın üzüntüsü üst üste binip bir iş makinesi olmuştu o dönem.

Başka bir ülkeye göçerken de yılgınlık, bıkkınlık, umut, hayal, köşeye sıkışma ne ararsan vardı iş makinesinde.

Herkes kadar statükocuyumdur aslında. Kolay olmuyor kafamdaki duvarların yıkılması. Yıkılırken de kristal dükkanındaki fil gibi olamıyorum. Hep yapılacak yeni duvarlar için malzemem, taşlarım, planlarım oluyor. Yani statükoyu yıkarken bile statükocuyum malesef.

Kafamdaki duvarda meydana gelen sarsıntıları önceden sezip, batan gemiyi terkedecek farelikte bir çeviklikle hareket ediyorum. Evet herkesten önce görüyorum su alan gemileri. İşte onun için yıkarken, önlemler alıyorum, ben de dahil hiç kimse duvarın altında kalmasın istiyorum. Başkalarının duvarlarının altında kalmış biri olarak pek de hoş bir duygu olmadığını biliyordum zira.

Fakat her zaman fare olamıyor insan. Kertenkele olup kuyruğu orada bırakıp yenisi çıkana kadar kuyruksuz gezmek daha doğru geliyor. Evet bazen duvar sallanır, yıkılacaktır, yıkılması da gerekiyordur. Ve hatta altında kalınacağı da aşikardır.  Bildiğin zarar görecek insanlar var, görürsün ama duvarı önünde duramazsın. Zamanında çekilmezsek de üzerimize devrilir taşlar. Yani gitme diyeydim açaydım kollarımı falan fayda etmez.

Neticede gitmek isteyenin önünde dağ olsan durulmaz di mi ama.

En iyisi bu gecelik kollarımı açıp, biraz nostalji yaparak Status Que dinlemek.

Yarın yıkarız gerekirse….

Belki….

OK Google….

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Paternoster

Galiba 1994 yılıydı. Prag’da bir devlet dairesine gitmiştim. İşimizi yaptıracağımız ofis üst katlardan birindeydi. Yani asansörle çıkacağız. Asansör o güne kadar hiç görmediğim bir yapıdaydı. Paternoster denen bu asansör tipi doığu bloğu ülkelerinde bulunan ve kapısı olmayan, hiç durmadan sürekli bir tarafın yukarı çıktığı bir tarafın aşağı indiği kabinlerden oluşuyordu. Sizin önünüzde beklemiyordu.  Geçerken içine atlıyordunuz. İneceğiniz kata geldiğinizde de dışarı atlıyordunuz. Durup düşünme, erken binme veya geç kalma şansınız yoktu.

Gezegenler nadiren aynı hizaya gelirler. Her 516 yılda bir ufak sapmalarla da olsa ip gibi dizilirler. Dizilince de öyle kalmazlar. Kısa bir sürede gözlemlediniz gözlemlediniz. Gözlemleyemezseniz tren kaçar.

Bazı fırsatlar geçici bir süre önümüze gelir, hiç beklemez veya biraz bekler ve giderler. Bir kişi için, bir aile için, bir ulus için veya tüm dünya için bazen kısa süreliğine bir fırsat yakalarsınız.

Bir iş teklifi gelir bazen. Çalıştığınız kurumu bırakamazsınız. Arkadaşlarınız, ortamınız güzeldir. Siz düşünürken başkası işi kapar. Bir kaç ay sonra çıkan bir krizde küçülme kararı alan şirket sizi işten çıkarır ve fellik fellik iş ararken bulabilirsiniz kendinizi.

Özel hayatınızda, eş seçiminde, yerleştiğiniz şehirde, ülkede, aldığınız arabada, gittiğiniz tatilde önünüzden binlerce fırsat akar. Yakalayabildiklerinizle kurarsınız hayatınızı.

Hani Temel Amerikaya giden Dursundan bir mektup almış da mektupta “Temel burası fırsatlar ülkesi. Hemen gel. Parayı sokaktan topluyoruz. O derece bolluk var” yazıyormuş. Temel apar topar Amerikaya gidip de adımını atınca yerde $100 bulup “Aman” demiş “İlk günden çalışmaya mı başlayacağım”

Hayat genelde o ilk günden çalışmaya başlayanlara gülüyor işte.

Bundan 15 sene önce bilgisayar programlamak bir dönem kolay öğrenilebilir hale gelmişti. İşsiz güçsüz zeki gençlerin hızla üretime katılabilecekleri bir rüzgar esti. Belki bir veya iki ay içinde temel programcılık bilgisini alarak birşeyler üretebiliyordunuz. (Öğretmeyi denedim oradan biliyorum). Sonra bu fırsat kaçtı. Konu çok daha zorlaştı. Kolay anlaşılabilirlikten, üzerine ciddi kafa patlatmadan anlaşılamayan kavramlara ilerledi konu.

Bugün o günkü kadar olmasa da başka bir şekilde tekrar bir fırsat doğdu. Biraz rehberlik alarak ve biraz daha uzun bir süre içinde, kendi kendinize bir sürü konuyu öğrenebilecek duruma gelindi. Çünkü artık İnternet ve online eğitim devrimi yaşıyoruz. Ücretsiz veya çok az bir ücret karşılığında harika eğitimler almak hatta online üniversiteler bitirmek mümkün.  Yeter ki azimli olunsun.

Bugünün zeki gençlerine tüm dünyada geçerli bir meslek edindirmek için tekrar bir şans var.  Çünkü Türkiye’deki eğitim sistemi bir takım sınavları geçmeye yarıyor ancak meslek sahibi yapmıyor. İdealinde imam olmak olan gençleri tenzih ediyorum. (İmamlık meslek midir konusuna bu yazıda girmiyorum.)

Bu tren yakında kaçar. Bu fırsatı görenler sektöre doluşunca istihab haddi dolacak ve tren kalkacaktır.  Keşke trenleri gösteren rehber yöneticileri olsa ülkelerin. Malesef genelde 100 sene önce kaçan trene el sallamayı öğretenler tutmuş köşe başlarını.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Had

İş hayatında konum gereği astım olan birçok arkadaşım oldu. Ancak hiç sevmedim ast-üst ilişkilerini. Ben hepsiyle arkadaş olmaya çalıştım. Zaman içinde kazandığım tecrübe ve bilgi farkından dolayı verilen fazladan sorumluluklarım vardı. Yine de emretmedim, bir ucundan da ben tutup örnek olmaya çalıştım. Ben istemeden yapsınlar istedim. Bildiğim kadarıyla da fena değildim bu bu konuda.

Arada birkaç çürük yumurta oldu elbet. Gösterdiğim yakınlığa, samimiyete, dostluğa alışık olmayanlar terbiye sınırını, saygı sınırını hemen aşmaya kalktılar. Bu durumu görünce mecburen yönetici kimliğine geri dönmem icap etti. Görevini yapmasını istediğim adam bana sanki ondan büyük bir iyilik yapmasını istiyormuşum gibi davranınca sigortalarım hafif atıyor işte. O görevi beğenmiyorsan hiç çalışmazsın olur biter. Evet bazı işler angaryadır ama o görevdeyken onları ben de yaptım.

İlk işlerimden biri otelde gece resepsiyonistliği idi. Tam adı ile Night Auditor. Sabaha kadar resepsiyon ve kasadan sorumlu olduğum için o bölgeyi terketmemem gerekirdi. Gece çalışan bellboyun görev tanımında da bu yüzden Night Auditor’un yemeğini yemekhaneden getirmek vardı. Bu benim şahsi uşağım olduğu için değil, mecburiyetten böyleydi.

Bir gün bir bellboy bunu gururuna yediremedi ve babamın uşağı olmadığını belirterek bundan sonra yemeği getirmeyeceğini söyledi. Eh paşamın keyfi için bir tane daha Night auditor alınıp o yemekteyken ben, ben yemekteyken o gidelim gibi bir organizasyon yapıp gerçekleştirmek yerine mecburen yemek getirmeyi bir lütuf olarak görmeyen başka bellboy aldılar işe.

İşi günde bir kere sabah ekmek getirmek akşam da çöp toplamak olan adama arkadaş gibi davranınca çöp toplamak birden ağır gelmeye başladı herhalde ki bir gün ‘sizin çok çöpünüz oluyor’ diye şikayet etmeye başladı. Çöp miktarı normal ve aynıydı aslında ama had miktarı değişmişti.

İşi evi temizlemek olan kadın evin yeteri kadar temiz olmadığından şikayet etmiş en son. Bundan sonra o gelmeden önce köşe bucak temizleyeceğiz mecburen ki kendisi ile şöyle rahat rahat karşılıklı bir kahve içip günün stresini atalım.

İnsanlardaki bu hadmetre hakikaten problemli. Ben diyor muyum ne lan bu sistemler düzeltin de ben gelip bir enter’a basıp paramı alayım.Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kulaklık

Çocukluktan gençliğe geçtiğimiz yıllarda çıkmıştı “walkman”. O zaman için boyları biraz büyüktü evet, hatta taşınabilmesi için omuz askısı vardı ilk modellerin. Bir de ya turuncu ya da siyah süngerli taç şeklinde kulaklıkları. Taktın mı kulağına kimseyi rahatsız etmeden istediğin müziği dinlerdin. Hem seni dünyadan kopartırdı hem de dünyayı senden.

Öyle sanıyorum ki oğlunun dinlediği müzikten hoşlanmayan bir babanın icadıydı. Zira dinlediğin müzik türü pek herkesin sevmediği bir şeyse çok işe yarardı.

Birkaç sene sonrasına, Amerikadan gelen gençlik filmlerinin etkisiyle başka bir moda çıktı. Omuzda taşınan hayvan gibi müzik setleri. Omzuna zorlukla koyabildiğin o sete 12 tane falan büyük boy pil takıp, sesi açıp herkese dinleterek kulağına zarar vermek marifet olmuştu birden.

Özellikle yazlıklarda farklı müzik türlerinden hoşlanan gençler, kimin setinden daha yüksek ses gelip diğerini bastıracak diye yarışırdı.

Rahatsız olanlar mı?

Söylenirlerdi ama söylendikleri ile kalırlardı genelde. “Benim müzik dinleme özgürlüğümü kısıtlayamazsın” diye konuşan ergenlerle başa çıkmak kolay değildi zira.

Neyse ki çok uzun sürmedi bu yapıştırma moda. Galiba bir müddet sonra omuzları çürümüştü insanların . Walkman’ler de küçülünce tekrar kulaklığa döndü gençlik.

Sonra kulaklıklar büyüdü, müzik setini başın etrafına giydirmeye başladılar resmen.

Sonuçta yine de iyiydi bu tarz. En azından çevreye rahatsızlık vermeden dinliyordunuz en sevdiğiniz şeyleri.

Yıllar sonra o devasa kulaklıkların bambaşka bir kullanım alanını daha gördüm. Çalıştığın yerde mesai arkadaşların, o kulaklık kulağındaysa, gerçekten önemli olmayan bir konu için seni rahatsız etmiyorlardı. Bir çeşit sinyaldi yani. Bana dokunmayın, konsantre oldum, çalışıyorum diyordunuz çevreye. Sesi açmanız da gerekmiyordu üstelik. Sadece kulaklık bile yeterliydi bunun için. İlk başlarda bu durumu insanlara duyurmuşlardı toplantılarda. Ama sonra değiştirdiğim işlerde yazılı olmayan bir kural gibi herkesin buna riayet ettiğini gördüm.

Müzik enteresan bir zevk. Herkes aynı şarkıdan aynı tadı alamıyor. Hatta bir gün sevdiğin şarkı başka bir gün rahatsız edebiliyor. Yanınızdaki insanlar sizin hoşlandığınız müzikten haşlanmayabiliyor. Hoşlanmamak ne kelime nefret bile edebiliyor. O yüzden eğer karşılıklı dans etmiyorsanız, kulaklık ile dinlemek en güzeli. Hem tadını çıkartırsın sonuna kadar hem de kimseyi rahatsız etmemiş olursun.

Biraz saygıdan kimseye zarar gelmez.

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sonsuz

Yapmak istediğim ne çok şey var hayatta. Fakat para kazanmak için çok zaman harcıyorum ve yapmak istediklerime yeterince zaman ayıramıyorum. Biraz düzelttim bu durumu aslına bakarsanız. Eskiden daha çok çalışıp daha uzun zamanımı yolda harcayıp daha çok yorulur ama daha az kazanırdım. Radikal bir değişiklik ile günde en az 5-6 saat kazandım. Yine de yetmiyor işte.

Erteleye erteleye yaşıyorum, sonra görüyorum ki, ertelediklerimden bir kısmı için artık çok geç.  Son kullanma tarihi geçen, gazı kaçan istekleri siliyorum. Hemen yerini alıveriyor arka sıradakiler. Onlar nasıl silinecek bilemiyorum. Bazen yapıyorum da siliniyorlar ama yaptıklarımdan çok daha fazlası giriyor listeye. Beynim sürekli birşeyler üretiyor, üretmek istiyor. Zaman az olunca sırf listeden silmek için hızla yalapşap yapmak zorunda kalıyorum. Öylesi de hoşuma gitmiyor. Bir deftere kısa, orta ve uzun vadede yapmak istediklerimi yazmaya başladım. Arada sırada açıp sırasını değiştiriyorum. Yazmak istediğim en az 3 kitap var mesela. Yapmak istediğim 2 büyük proje, öğrenmek istediğim alfabeler – diller, araştırmak istediğim konular, gitmek istediğim yerler, çekmek istediğim fotoğraflar, okumak istediğim kitaplar, çalmak istediğim enstrumanlar, yetiştirmek istediğim ağaçlar var.

Bungee Jumping yapmayı sildim artık. Biraz geç kaldım sanki ona. Ama yamaç paraşütünü iyi ki yapmışım fırsatını bulduğumda. Belki artık Himalayalara gidemem ama Sumela’ya iki kere tırmandım hem de biri restore edilmeden önce. Rio karnavalına gitmeyi çıkardım listemden, artık ilgimi eskisi kadar çekmediğinden ama Maçu Piçu listemde hala.

Listenin uzunluğu olması gerektiği kadar rahatsız etmiyor aslında. O listedeki her madde benim yaşamak için bir nedenim. Geleceğe dair projeler yapmak için önüme bağladığım havuçlarım onlar benim.

Listemde olmasa da tadını çıkarmayı öğrendiğim kısa lezzetler var bir de. Pazar sabahı altıda kalkıp güneşi görüyorum mesela. Sürekli yağmur yağan bu şehirde o saatte bile olsa gördüğün güneş çok değerli ve boşa harcamaman gerek. Ne kadar kalacağını bilemezsin. Hızla bahçeye çıkıp kendimi hamağa atıyorum, kulağımda en sevdiğim şarkılardan hazırlanmış müzik listemle gözlerimi kapatıp, güneşin yüzümü ısıtmasının keyfini çıkarıyorum. Bulut gelene kadar. Bulut gelince gözümü açıp bulutun şekline, gök yüzünde kayışına bakıyorum hayran hayran. Yağmurun ıslatmasından da kaçmıyorum artık eskisi kadar. O da güzel.  Varsın listemde olmasın. Ekleyiveririz alta sonra da karalarız üstünü fena mı?

Hayat sonlu, istekler sonsuz. Ne kadarını yaşarsak o kar kalacak. Bitiremesek de başlamadık demeyiz en azından.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Şapka

Bazı insanlar vardır, sakin ve huzurlu ortamlara dayanamazlar. Hatta rastladığım nadide birkaç örnek var ki, kavga fetişizmi diye bir sözlük maddesi olsa karşılarında fotoğrafları olur. Bugün biraz onlardan bahsedeceğim size. İçinde kendinizi bulmayacağınızdan adım gibi eminim ama yine de bir bakın bence. En kötü, belki bir “arkadaşınıza” rastlarsınız(!)

Bizim ev sessiz sakin bir ev olduğu için ben her evi öyle sanırdım. Ne zaman ki çocukluktan çıkıp ergenliğe adım atmayla birlikte arkadaşlarımın evlerine gitmeye başladım, işte o zaman bunun böyle olmadığını anladım. Mesela çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın ailesi başlı başına efsaneydi bu konuda. Aile bireyleri kendi aralarında bana göre tamamen değişik bir iletişim şekli geliştirmişlerdi. Bir kere evde ses tonu sürekli yüksekti. Herkes herkese bağırırdı. Ben ilk başlarda kavga çıktı çıkacak diye gerilirdim. Sonra zamanla alıştım. Öyle saçma sapan sebeplerden gerilirlerdi ki şimdi düşününce o evden rahat bir sit-kom çıkar demekten kendimi alıkoyamıyorum.  Biri öbüründen su ister, suyu getiren gelirken söylenir, diğeri onun söylenmesine söylenir, bir bakmışsınız kavga çıkmış. Sonuca baksanız suyu isteyen, içti. Su istenen de getirdi. Eeee kavga neden çıktı?

Sebepleri kadar kavgaları da osuruktandı çünkü. Sadece aile olarak huzurla oturmayı sevmiyorlardı o kadar. Zira aslında bu gerginlikten şikayetçi olduklarını bir kere bile duymadım.

Sonraki yıllarda başka bir arkadaşımın babası böyleydi. Hele bir gün gözlerimin önünde öyle enteresan bir şey yaptı ki…

Üniversite bitmiş, çalışmaya başlamışız. Haliyle en sorumluluktan uzak ve paramız da olduğu için rahat gece hayatına aktığımız zamanlar. Ben arkadaşımı evinden almaya gittiydim. Henüz tam hazırlanmadığı için içeri davet etti. Beş dakika otur dedi ve içeri gitti. Babası da televizyonun karşısında çilingir sofrasını kurmuş demleniyor bu arada. Adam arkadaşın masada duran çakmağını gözümün önünde aldı ve cebine koydu. Biliyordum o çakmak, arkadaşımın çakmağıydı. Masada kendi sigarası ve çakmağı olmasına rağmen, arkadaşımın sigarasının üzerindeki çakmağı alması olsa olsa şakadır diye düşünmüştüm. Sonra arkadaşım geldi içeriden. Çıkacakken sigarasını aldı masadan, ve babasına çakmağını görüp görmediğini sordu. Baba başladı bağırmaya, işte vay efendim malına sahip çıkamıyormuş da, onun çakmağının bekçisi miymiş de.. Bir anda evde fırtınalar koptu. Görmeme rağmen ortalık daha da karışmasın diye söyleyemediydim çakmağın babasının cebinde olduğunu.

Böyle huzur batan, insanlar için kavgaya bahane bulmak kolaydır. Senin niye şapkan yok diye dalıverirler birden insana.

Bilirsiniz belki ama bilmeyenlere anlatayım şapkan yok hikayesini…

Aslan ormanda kral olarak sıkılıp, akşamları içermiş. İçince de sataşacak adam arar tavşana sardırırmış. Tavşanı çağırırmış.

– Tavşannnn… Gel lan buraya…

– Emredin kralım

– Senin neden şapkan yok.

– Ama sayın kralım böyle bir kural yok ki, ben bilemedim takılması gerektiğini…

– Susss.. Bi de cevap mı veriyorsun.

Sonra pata küte tavşana dalarmış Aslan kral. Bu olay her gün böyle tekrarlanır, her gün tavşan dayağı yer otururmuş.

Aslan bir gün Tilki ile içerken dert yanmış. ‘Lan tilki’ demiş. Ben bu tavşanı her gün saçma sapan bir bahaneyle böyle dövüyorum ama kral olarak durumdan da biraz rahatsızım. Sanki daha iyi bir bahanem olsa vicdanım daha rahat olacak. Ne dersin? demiş.

Tilki Amaaan dert ettiğiniz şeye bakın haşmetlim demiş. Bugün çağırdığınızda bakkala Marlboro almaya gönderin tavşanı. kısa alırsa neden uzun almadın der döversiniz, uzun alırsa neden kısa almadın der döversiniz. Hem bahaneniz olur hem rahat rahat dövmüş olursunuz demiş.

Kral bayılmış bu fikre. Tavşanı çağırtmış hemen. Al demiş şu parayı git bana bakkaldan Marlboro al da gel. Tavşan parayı kapmış hemen koşmaya başlamış, ama daha iki adım atmadan durmuş aniden. Aslana dönmüş. Uzun mu alayım kısa mı demiş. Aslan yerinden hışımla kalkmış. Senin neden şapkan yok lan kafanda.

Bazılarının kafasında şapka olsa da olmasa da farketmez, mesele doğru aslanla yaşayabilmekte.Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Önyargı

Klişe olarak ne kadar kötü birşey olduğundan bahsedeceğim sandınız değil mi ? Yok o kadar da kötü değil. Ön yargı eğer beyninizde biriktirdiğiniz istatistiklerin analizi sonucu ortaya çıkan bir karar ise sizi koruyan bir mekanizma bile olabilir.

Her karşılaştığınız durumu özelliklerine göre tasnif eden ve bunu siz farkında olmadan yapan muhteşem bir sekreterle yaşıyoruz. Beyniniz yaşadığınız bir olay sonrası harika bir arşivleme mekanizması kullanıyor. Hangi durumda oldu, kimler karıştı, karışanların geçmişleri, ortak özellikleri, olayın süresi, sonucu, nedenleri ve daha kim bilir hangi ince detayları TAG’layarak kaydediyor. Sonra bu tasnife göre diyelim ki kızıl saçlı ve burnunun yanında beni olan biri tarafından kazıklandıysanız ve 5 sene sonra aynı özellikte birisi size üçkağıt yapmaya çalıştıysa 10 sene sonra bu tipte birini görünce beyin alarm çalmaya başlıyor. Saçma olup olmaması önemli değil. Beyin size uyarı gönderiyor ki üçüncü defa tufaya gelme. Kimi zaman neden sevmediğimizi bile anlayamayabiliriz ama hoşlanmayız bazı insanlardan.

Bütün benli kızıl saçlılar üçkağıtçı olamaz elbette ama garip bir şekilde bu istatistik mekanizması çoğu zaman çok isabetli alarmlar çalar. İnsan sarrafı denir ya hani. Çok insanla tanışıp bu istatistik için gerekli veriyi toplamış insanlardır onlar.

Nereden mi geldim bu konuya?

Manchester’de yaşayanların Mancunian dedikleri bir aksan var. Hani eski Laurel Hardy filmlerindeki konuşmalara benziyor. Bu aksanı ağır olarak konuşan kadınların çok büyük çoğunluğunda ama özellikle beyaz olmayanlarında gözlemlediğim bir durum var. Çok konuşurlar, küfürlü konuşurlar, tartışmaya her an hazırdırlar, bencil ve saygısızdırlar. İlla hepsi öyle olacak değil elbet ama 7 senede benim beynim böyle bir tasnif yapmış. Dün sabah hastane odasında yan yataktaki çocuğun telefonda konuşmasını duyduğum anda “Eyvah” demiştim. Sonuç mu ? 4 kişilik odada televizyonun sesini sonuna kadar açıp kimseyi sallamayan, odadakilere en ufak bir saygısı olmayan biri çıktı. Bunun ırkçılıkla veya önyargı ile ilgisi yok. Tasnif ile ilgili.

Bazen çok saçma bir özellik tasnifte dikkate değer bir istatistiğe dönüşebiliyor. Tarif etmesi zor ama ağız yapısı geniş küçük gözlü kadınların mutfakta çok başarılı olduğunu tasnif etmiş beynim. Bundan seneler önce sadece fotoğrafını gördüğüm birine “sen çok iyi yemek yapıyorsun değil mi?” dediğimde çok şaşırmıştı. Hatta onu aslında tanıdığımı ve işlettiğimi sanmıştı.

Önyargı, eğer size ait değilse, kötü birşey bence. Kendi damıttığınız bilgilerden çıkan yargılar genelde nokta atışı ve doğru sonuçlar veriyor. Ama başkasının beyninize soktuğu yargılar sizi yaşamanız gereken tecrübelerden alıkoyabiliyor.

Yani kısaca kalçası yere yakından korkmadan önce kalçası yere yakınlarla bir kaç tecrübe yaşamakta fayda var. Belki de korkmak yersizdir.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sarı Ördek

Bundan birkaç sene önce çalıştığım bir şirkette, dikkatimi çekmişti. Programcıların masasında birer sarı ördek duruyordu. Hani şu bebeklerin, banyo yaparken küvetlerine konan plastik ördeklerden. Önce bir şakadır veya saçma bir sebebi vardır diye üzerinde durmadım. Aradan aylar geçtikten sonra bir gün lafı açıldı da anlattılar.

Aldıkları bir eğitim esnasında, konuşmacı sorunları çözmek hakkında konuşurken beynin işleyişini anlatıyormuş. Beyin bir sorunu çözmeye çalışırken, belli bir kısmını kullanır. Diğer tarafları aktive edebilmek için beynin nasıl çalıştığından biraz anlamak gerekir demiş. Mesela yabancı bir dil ele alındığında, okuma, yazma, anlama beynin bir tarafında yoğunlaşırken konuşma başka bir tarafında gerçekleşir. Dolayısıyla “anlıyorum ama konuşamıyorum” dendiğinde, bunun arkasında hakikaten bilimsel bir gerçek de yatar. Konuşabilmek için kendinizi konuşmaya zorlayarak o bölgeyi uyarmanız gerekir.

Sorun çözerken de konuşma ile ilgili bölümlerin de taşın altına elini koyması için, sorunu sesli olarak anlatmanız, yani o bölgeyi uyarmanız gerekmektedir. Eğitmen bu aşamada şöyle demiş “Yanınızdaki arkadaşınıza sorunu anlatmaya başlayın. En başından hiç konuyu bilmiyormuş gibi anlatın. Daha anlatırken çözümün aklınıza geldiğini göreceksiniz. ”

Dinleyicilerden biri sormuş “Peki yanımızda bizi dinleyecek kimse yoksa ne yapacağız?” Eğitmen de durur mu yapıştırmış cevabı … yok yok… Sulandırmayayım konuyu. Eğitmen işte o zaman şunu önermiş “Masanıza bir sarı ördek koyun, kimse yoksa ona anlatın. Karşınızda sizi dinleyen bir arkadaşınız varmışçasına anlatın sorununuzu” demiş.

Bunun üzerine yönetici ertesi gün hepsine birer sarı ördek hediye etmiş.

Bu hikayeyi dinledikten sonra, uyguladım hakikaten işe yarıyordu. Hatta son zamanlarda en iyi arkadaşım o sarı ördek olmaya başladı. Kimseye anlatamadığım sorunları, ördekle paylaşıyorum. Valla çıkarı olmayan, art niyeti olmayan, laf taşımayan, lafı başka taraflarından anlamayan iyi bir dinleyici. Baktım iyi arkadaş olduk, şehire gezmeye falan götürmeye başladım onu.

Nereye götürürsem götüreyim hiç şikayet de etmiyor inanır mısınız?

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Müzik

Hatırlıyorum da bir zamanlar ne kadar önemliydi müzik benim için. Sabah kalkınca erişebileceğim bir yerlerde bir teyp olurdu ve ilk iş “Play” tuşuna basardım kalkar kalkmaz.

Aynı şarkıları döner dolaşır dinlerdim. Hatta bazılarını çok sevmesem de arkadaş çevresinde kabul görmek için bile dinlediklerim olurdu.

Bir dönem protest müzikte bulurduk kendimizi. Tam olarak ne demek istediğini çözemediğimiz ama belli ki aslında mantıklı ama bizi aşan sözlerin içinde kaybolurduk.

Sonra eğlence müzikleri dinler olduk. Eh eğlenmeye gidince otomatikman eller havaya müziği dinlenmeliydi. O mekanda protesto edilecek tek şey gelen faturaydı ve eğlence mekanları bunu müzikle dışa vurmamızdan pek hoşnut olmaz diye düşünüyorduk.

Yaş biraz daha ilerleyince eğlence şekli meyhaneye kaydı ve biz de fasıl müzikleri dinlemeye yatay geçiş yaptık. Fasıl müziği zaten son beşyüz yıldır hep aynıydı. Müzik sabit, meyhaneler ve akşamcılar gelip geçiyordu adeta bu dünyadan. Eğer memur zihniyetli bir müzisyensen aslında en nefis kategori bu. Öğren anasını satayım 15 fasıl bütün ömür geçindirsin seni.

Zamanla her biri yavaş yavaş önemini kaybetti. Bazen biraz etnik balkan, arap, ermeni müzikleri dinlesem de genel anlamda müzikten uzaklaştım.

O kadar aynıydı ki müzikler, dinlerken içim şişiyordu.

Çocuk tarzı dediğim bir pop müzik şekli var mesela. En çok tutan şarkılar bunlar. Tekerleme gibi bir nakaratı ve çok kolay bir ritmi var. Aklına takılsın ve hatta kazınsın diye nakaratı şarkının içinde yüz kere tekrarlıyorlar. Durup nakaratı çözümlediğinde aslında hiç bir manası olmadığını buluyorsun ama hiç bir çocuk portakalı soyma ve yalan uydurma arasındaki bağlantının ne olabileceğini düşünmez neticede.

Protest şarkılar da aslında çözümlendiğinde arka arkaya bağlanamayan cümlelerden ibarettir ama sanki derin anlam içerirmiş gibi dinlersin ve işin ilgince gaza da gelirsin. Aslında baksan, tabancasını helada unutan denyonun yapacağı devrimden ne hayır gelir ki. Yalnızlıktan yıkılan, çığlık şeklinde elleri olan alakasız sıfarların, alakasız isimlere yamandığı cümlelerden anlam çıkartmaya çalışırsın uzun uzun.

Her fasıllı akşamda muhabbet bağına giren ve bunu duyunca kadehini kaldıran akşamcıların durumu biraz daha anlaşılır. O kafayla nereye girsen kaldırırsın o kadehi zaten. Bülbülün çilemesi ise en şerefe durumdur çoğu zaman.

Nihayetinde artık birbirinin aynısı bu şarkılardan çok sıkıldım. Anlamsız nakaratlardan, düşük cümlelerden, kopyala yapıştır ritmlerden. Şimdi sadece arada karşıma çıkan birkaç güzel etnik şarkı dışında hiç birinmi dinleyemez oldum.

Dinleyememek derken, kendimi verip de dinleyememek demiyorum. Dinlemek rahatsız ediyor beni, duymak içimi şişiriyor. Banal, zeka yoksunu, çocuksu.  Çok rahatsız ettiği için de beynime kazınıyor ve gün boyunca tekrarlanıp duruyor. Bu yüzden kulaklıklarla geziyorum sürekli. Ya bir sesli kitap, ya bir eğitim videosu, ya bir tartışma programı dinliyorum. En azından zamanı bir şekilde faydalı bir şeyle geçirmeye çalışıyorum.

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Döngü

Bir masal anlatayım size. Biraz gerçek dünyadan uzaklaştırıp hayal aleminde gezelim bugün. Biraz sert gelebilir ama ne yapalım gerçekler bile acıtırken, masal rahat duracak değil ya.

Tarih tekerrürden ibarettir. Hem de değişmez bir şekilde, sapmadan, ders alınmadan tekrar eder.

Zeki bir adamın öncülüğünde biraraya gelen insanlar bir ülke kurarlar. Refahı gören insanlar üremeye başlarlar. Özellikle cahil olanlar arasında üreme, eğitimli, zeki kesime göre doğal olarak daha fazladır.  Zeki bir adam doğacak çocuğa sağlayabileceği geleceği düşünürken, cahil olan için aslolan, o gecenin eğlenceli geçmesi ve bu eğlencenin doğal sonucu olan çocuğun nasıl olsa rızkını bulacağıdır. Dolayısıyla bir mucize olmadığı müddetçe bir cahilin çocuğu, eğitimli tarafa geçmeyecektir çünkü eğitim alabilecek maddi imkanlara sahip olamayacaktır.

Bir kaç nesil üst üste cahil kalan kesim neticede beynini yeterince kullanamadığı için aptallaşır.

Bir gün aptallar, oransal olarak eğitimlileri geçer. Dolayısıyla eğitimlilerin rahat bir yaşam için oluşturduğu kuralları baskı unsuru olarak görerek bu sistemin yıkılması gerektiğini söyleyen birine inanırlar.  Artık eğitimli biri tarafından yönetilmemek için bir başka aptalı yönetici yaparlar. Yöneticiliğini pekiştirmek isteyen baş aptal daha da büyük bir gayretle üremeleri için aptalları yüreklendirir.

Neticede haddinden fazla çoğalmış bu aptal topluluk, eğitimlilerin veya zekilerin uyarılarını kulak ardı ederek bir yerlere savaş açmak ve ölmek için can atmaya başlar. Aynı kaderi paylaşan komşu aptalların da farklı bir durumu olmadığı için harika bir savaş çıkartarak ölmeye başlarlar.

Büyük bir hızla, doya doya ölürler. Hatta öyle ölürler ki çoğunluğu tekrar zekilere kaptırırlar ve iktidardan düşerler. Böylece tekrar iktidara gelen zekiler yıkılmış ülkelerini refaha kavuşturmak ve aptalların bile rahatını, huzurunu sağlayabilmek için var güçleri ile çalışırlar. Bu ölümlerin tekrar yaşanmaması için kurallar, yasalar koyarlar.  Eğitimi düzenleyerek aptal popülasyonunun bir daha gücü ele geçirmemesi için uğraşırlar.

Ancak evlerine çekilen tek tük aptal çoktan sevişmeye başlamıştır bile. Konulan kuralları yıkmak için, gelecek olan yeni nesli üretmektedirler.

Dünya savaşlarına bakın. Kendilerinin üstün ırk olduğunu düşünen sarışın aptallar, garip bıyıklı esmerin peşinden gitmediler mi? Biz haçlıyız olm gidip Kudüsü alalım diye gaza gelen aptallar kaç defa ölmeye gitmişlerdi? Peki dur şu kafirleri öldürelim de müslüman olsunlar(!) diyen güruh nerelere saldırmıştı?

Aptal popülasyonu tek bir ülkede artmaz. Oransal olarak az farklı da olsa bütün ülkelerde aşağı yukarı eş zamanlı olarak artar. Bu yüzden de savaşta ölmeye hevesli milyonlar bulmak hiç zor olmaz. Dünyanın liderlerine şimdi bir kere daha bakın bakalım aklı başında kim var?

Bu döngü binyıllardır aynı şekilde tekrarlanır. Savaşmayı ve ölmeyi seven aptallar her zaman olacaktır. Yoksa aklı başında bir adamın işi midir bir kere gelinen şu güzelim dünyayı zamansızca bırakıp gitmeye bu kadar hevesli olmak.

NOT : Almanya ve Hitler örneğinden esinlenerek bu masalı yazdım.  Saçma sapan şeyler gelmesin aklınıza. Tabi ki konunun bizimle ilgisi yok!

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir yazılımcının itirafları

Önce uyarayım; bu yazdıklarımı anlayabilmeniz için ya yazılımcı ya da bir yazılımcı ile yaşayan biri olmanız lazım.

 

Sıradan bir iş günü

Sabah kalkan yazılmcımız, üstüne bir tişört ve kot geçirerek eğlence diyarı olan işine doğru yola çıkar. İş yerine girer girmez sabah kokteyli ile karşılanır. Bütün gün sürecek olan eğlenceye hazırlık mahiyetinde kokteylini yudumlarken önündeki Playstation’ı açar. O gün içinde geçilmesi gereken onlarca leveldan oluşan ve akşama kadar bitirilmesi gereken oyunları masanın üzerine dizer.

Başlar oyunları oynamaya. Çılgınlar gibi eğlenen yazılımcı tam level atlamak üzereyken çalan telefondaki eşine “toplantıdaydım” der.

Öğlen arasında, motivasyon için patronun gönderdiği striptizciler, elleriyle özel hazırlanmış yemeğini yedirir.

Akşama kadar eğlenmekten yorulan yazılımcı kan çanağı gözlerle evine gider. Durumdan şüphelenen eşi “bütün gün ne kadar yorulduğundan” dem vurarak yazılımcının ağzını arar. Kesin biliyordur bütün gün birşey yapmadığını ama ispatlayamamak içini kemirmektedir.

Evden çalışmak

Yazılımcıların bir diğer avantajı da kimi zaman evden çalışabilmektir. Çalışabilmek derken tabi yine oyunlar oynayacak, internette gezinecek, filmler seyredecek ve götünü yayıp oturacaktır. Ancak eşine ne kadar yoğun çalıştığını anlatarak durumu kamufle eden yazılımcının bu durumu, evde oturmakta daha ehil olan eş tarafından yenilir yutulur bir durum değildir. Ne de olsa evden çalışan birinin aslında kısır günleri kıvamında bir gün geçirdiğini bilen eş akşam “Bütün gün evdeydin neden çamaşırları asmadın?” şeklinde olta atacaktır. burada bahsi geçen “çamaşırları asmadın” ifadesi herhangi bir ev işi ile yer değiştirebilir.

İşten erken veya geç çıkmak

Bir yazılımcı, eğlenceli dünyasına bazen devam etmek isteyebilir. Mesai adı altında uzayan “iş” saatleri veya haftasonu çalışmaları ile evini ihmal edebilir. Hatta yazılmcının en büyük avantajı oyunları durdurarak işten istediği saatte çıkabilmektir. Ne erken çıkması, istemediğinde gitmek zorunda bile değildir.

Hakemi aldatmaya yönelik hareketler

Bu eğlence düşkünü yaratık dünyanın en kolay işini yaparken, eşini şu şekillerde kandırmaya çalışabilir. Uyanık bir eşin bunları yememesi gerekir.

  • Gelişen teknolojiyi takip etmek için sürekli ders çalışması gerektiği,
  • Her gün çok karışık problemleri çözebilmek için yoğun bir konsantrasyona ihtiyaç duyduğu,
  • Bu mesleğin içinde çok fazla toplantı olduğu ve genelde bu toplantıların yöneticilerle olduğu bu yüzden de telefonlara cevap veremediği,
  • Sürekli öğrenmeyi bıraktığı anda en fazla 2 sene daha iş bulabileceği ve sonra işsiz kalacağı,
  • Evden çalışırken çok zor bir prosedürün ortasında bir yerde konserve kapağı açmanın konstantrasyonunu dağıtabildiği,
  • Bütün gün yoğun şekilde mantık kullanan biri olarak bütün olaylara karşı takındığı tavrın otomatikman mantık çerçevesinde olacağı,
  • Programcı olduğu halde, her aplikasyondaki her ekranı bilmesinin imkanı olmadığı,
  • O masanın üzerindeki teknolojik zımbırtıların aslında ne kadar gerekli olduğu,
  • Etrafındaki kitapların referans kitabı olduğu ve roman gibi okunup kaldırılamayacağı, referans kitaplarının sürekli açılıp bakılan kitaplar olduğu

Daha sayarım da meslektaşlarımın zor duruma düşmesini istemem.

Hele bir de yorulduğunu söylemez mi. Bütün gün oturup oyun oynayan birinin yorulmasına kim inanır Allah aşkına.

Sonuç

Bu hedonist arkadaş aslında herkesten farklı olarak olarak işini çok sevmektedir. Aksi takdirde zaten yapılabilecek bir iş değildir bu. Deli gibi araştırma ve öğrenme süreçlerinin ardından, birbirinden karışık problemlere sürekli zamana karşı ve hatasız çözümler üretmek, her gün yeni yetişen genç beyinlere rehberlik ederken aynı zamanda onlarla rekabet halinde olmak, simsiyah bir ekranın karşısında gözlerini bozmak başka türlü açıklanabilir mi? Hiç bir yazılımcı mesleğinden nefret etmez. Belki işinden nefret edebilir. Bu garip hayatı yaşarken normal olarak sadece motivasyon ile ayakta kalabilir.

Motivasyon üçlü bir saç ayağıdır. Para, başarı, aile. Eğer bu üçünden biri yoksa, yazılmcı üçün birini elde etmek için çabalıyor demektir

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail