Maymunlar Cehennemi

O ilk klasik haliyle bu filmi seyretmiş miydiniz ? Hani uzayın derinliklerinde kaybolmuş bir uzay gemisindekiler rastladıkları bir gezegende hayat olduğunu keşfederler. Yüzeye indiklerinde, maymunların akıllı ve teknoloji geliştiren canlılar olduğu ancak insanların azınlıkta ve esaret altında kafeslerde tutulduğunu görürler. Maymunlar akıllı ancak henüz ilkel yanları tamamen silinmemiş vahşi hayvanlardır. Filmin sonunda aslına bu gezegenin farklı bir yer değil, bildiğimiz Dünya olduğu anlaşılır. Sadece zamanda geleceğe yolculuk yapılmıştır.

Picture for Features, Sunday Review, Cover Story. Planet of the Apes(1968)Directed by Franklin Schaffner. [13JULY2014 REVIEW COVER]
Picture for Features, Sunday Review, Cover Story. Planet of the Apes(1968)Directed by Franklin Schaffner. [13JULY2014 REVIEW COVER]
Kendimi bir süredir bu seneryado yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bildiğin “Maymunlar Cehennemi”ne düştüm sanki. Etrafımda, akıllı olduğunu düşünen, ancak bir maymundan az daha hallice insanlar yaşıyor. Konuşunca, uzaydan geldiğimi anlayacaklar ve kendilerinden farklı görecekler. O yüzden susuyorum ve maymun taklidi yapıyorum çoğu zaman.

Cehenneme çevirdikleri ve hala çevirmekte oldukları dünyalarında vahşet kanıksanmış. Selam verdiğin, evine davet ettiğin komşun bir gün sosyal medyada ağzından kaçırıveriyor aslında ne düşündüğünü. Kardeşi, fikrini beğenmediği birinin kafasını kesmekten, kanını içmekten bahsederken, bir diğeri savunduğu konunun ne olduğunu bile bilmeden hakaretler yağdırıyor insanlara.

Eski dostlar kimi zaman para, kimi zaman nüfus, kimi zaman körü körüne bir inanç uğruna maymunları savunuyor. Maymun olmaya çalışıyorlar adeta.

Kimse bilgiden, zekadan, araştırmadan, öğrenmeden, tartışmaktan bahsetmiyor. Herkesin dilinde, başkalarının dillerindeki klişeler. Ne dediğinin, neyi savunduğunun farkında bile değil insanlar. Çoğunluğu takip etmenin en doğru şey olduğunu düşünüyorlar. Sürü olmayı seçiyorlar. Ve ben artık katlanamıyorum. Sürü olmayı 10-15 bin yıl önce bırakmamız gerekirdi, ne oldu bize?

Daha fazla hayal kırıklığı yaşamamak için siliyorum insanları sosyal medyadan, hayatımdan, çevremden. Gittikçe yalnızlaşıyorum, farkındayım. O yüzden kendimi gerçek bir uzaylı gibi hissediyorum son zamanlarda. O son sahnede Maymunlar Cehennemi’ndeki abinin kumlara gömülü özgürlük anıtını gördüğü andaki hayal kırıklığı benim standart ruh halim oldu.

Sanırım tepe noktasına ulaştık insanlık olarak. Şimdi tersine dönüp, amip olmaya doğru gideceğiz. Bir sonraki evrimin hayırlı olması dileğiyle, çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü maymunlar adına evrenden ve gerçek maymunlardan özür dilerim

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Doğal Seleksiyon

Lise zamanlarında okuduğum bir kitap vardı. Marıo Puzo’nun bir romanı. “Aptallar Erken Ölür“.  O dönem ard arda Baba, Sicilyalı gibi Mario Puzo eserlerine sardığım için zaten sıradaydı bu kitap. Ancak itiraf etmeliyim ki kitabın ismi çok çekiciydi. Ben bu ismi bir kural olarak benimseyerek en büyük hatayı yaptım sanırım. Meğerse “Aptallar Erken Ölmüyormuş“.

tumblr_inline_ngexwrbC691smost3Dünya tarihi boyunca türlerin devamını sağlayan sistem, “insanlık” için artık çalışmıyor. Ya biz bu mekanizmayı yanlış anladık ya da yok olması gerekenler listesine dahil olduk ama hala iyimseriz.

Teorik olarak aptalların yok olması ve yeni nesillerin kalitesinin artması adına beyni daha iyi çalışanların hayatta kalması gerekiyordu. Gidişat tam tersini gösteriyor.

Dünyayı yaşanmaz kılanların dünyada yaşamaya devam etmesi, hatta hızla çoğalması buna karşın barıştan ve sevgiden yana olanların öldürülmesi, dengeyi ciddi oranda bozuyor.

Körler ülkesinde, görenler sakat muamelesi görür denir ya, aptallar da beynini kullananları tehdit olarak görüyor. Üniversite dekanı, eğitimin ülkeyi karanlığa götürdüğünü, Cumhurbaşkanı okumuşların vatan haini olduğunu haykırıyor. Bu gidişle yakında sürek avları düzenleyip buldukları her zekiyi ehlileştirmeye kalkarlarsa şaşırmam. Ehlileşmeyenleri öldürmek de kesin alternatiflerin arasındadır tahminimce.

İşi çok sıkı tuttular aslında. Çocuk yaşta yakaladıkları zekileri okullarda körelttiler, sınavlara sokarak pasifize ettiler, din diye zırvalar anlattılar (ki orjinali ile hiç ilgisi yoktu). Hala ehlileşmeyenler biraz büyüdüklerinde para ile, mevki ile ehlileştrildi. Bunlarla da uslanmayanlar zaten ya kaçtı ya da biryerlere kapatıldı.

Sonraki yüzyıl korkarım APTALLARIN yüzyılı olacak.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ütülü beyinler

Elinde olmadan, kontrolün ve bilincinin dışında bir coğrafyada, ailede, kültürde doğuyorsun. Ne kadar şanslı olduğunu ve bunlarla övünmen gerektiğini öğretiyorlar sana. Hatta diğer zavallılar gibi olmadığın için şükretmen gerektiği öğretiliyor. Hiç tanımadığın birilerinin kurduğu bir ülkenin, hiç tanımadığın insanlarca nasıl işgal edildiği ve yine hiç tanımadığın başka insanların onu nasıl kahramanca kurtardıkları anlatılıyor uzun uzun.

YerDarBazen bu ülke olmuyor da din oluyor. Dedelerinin nasıl muhterem insanlar oldukları, onların mistik hikayeleri, nesilden nesile eklenerek büyüyen masallar, efsaneler ile dolduruluyor kafan. Mantıksız gelen hiçbirşeyi sormaya cesaret bile edemeyeceğin bir sistemde işleniyor herşey beynine.

Kendi küçük dünyamız oluşturuluyor yavaş yavaş. O dünyanın dışını görmedikçe, bütün dünyanın o olduğundan emin yaşıyorsun.  Bu anlatılanlar için hayatından vaz geçmeye, ölmeye hazır hale geliyorsun.

Bir gün içindeki kurt başını yukarı kaldırmanı ve etrafına bakmanı istiyor senden. O hengamenin arasında başını kaldırınca dünyanın aslında ne kadar da büyük olduğunu farkediyorsun. Birden bir o küçük dünyadaki herşey soru işaretlerine dönüşüyor. İçinde ferah ferah yaşadığın dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu gördüğün anda, birden dar gelmeye başlıyor. Aslında daha büyük bir dünyanın içinde daha rahat edebileceğini görüyorsun. Küçük dünyalıların diyarından büyük dünyalara doğru çekiyor birşeyler seni. Beynin,  bedenini de sürüklüyor peşinden ve kendini başka diyarlara göçmüş buluyorsun bir gün.

O başka diyarlardaki küçük dünyalılar o koskoca dünyayı küçücük hale getirinceye kadar bir müddet rahatlıyorsun.

Sonra bir gün anlıyorsun ki daha büyük dünyalara göçmek dünyayı büyütmüyor. Küçük dünyalılara büyüğü göstermek de işe yaramıyor. Belki korkudan belki alışkanlıktan kafalarını kaldırmak istemiyor insanlar. İşte o zaman kendini daracık bir kutunun içine hapsedilmiş olarak buluyorsun. Derin bir nefes bile alamayacak kadar dar.

Keşke IQ sınavı ile vize alınabilen, vatandaşı olunabilinen bir ülke, bir dünya olsa. Zira çok sıkıldım ben bu beynini buruşturmayanlardan.

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

B Planı

Çocuk yaşta öğrendim tavla oynamayı. Hem de bu oyunun harleminde. O zamanlar boş günlerimi geçirdiğim oto sanayi sitesinde. Dükkanımızın yanındaki pasajın gölgesinde akşamüstü, plastik pulları kırılmış ama ortadan bantlanmış 356215-tavlatavlalarda oynanan  ve birbirlerine ezeli rakip simaların peşrevleri ile şenlenen maçlarda öğrendim bu oyunu. Pulların hepsinin kırık olması bir tesadüf değildi. İyi gelen bir zarın ardından rakibin pulunu kırmanın bir ritüeli vardı. İşaret orta ve yüzük parmaklarının ucuna pulu yerleştirir, sonra elini olabildiğince yukarı kaldırır. Rakibin kırılacak puluna doğru hızla indirerek tavlaya ŞAKKKK diye vururdun. Neticede oyun terimi olarak rakibin pulunu kırarken, kelimenin tam anlamıyla da kendi pulunu kırardın. Tabi akabinde çırak dükkana yollanır ve bant getirilirdi hemen. Bu arada da rakip sözlü olarak klişelerle moralman çökertilirdi.

Buralarda tavla öğrendiysen otomatkiman jestlerle ve sözlerle rakip nasıl çökertilir bilirsin. 40 senedir benimle kim oynasa beni çok çok şanslı olarak nitelendirir. Ancak ben oynadığım oyunlarda birşeyin farkına vardım ve 40 senedir hiç bir zaman bilimsel olarak ispatlayamasam da maçlarımda bunu kullandım.

Benimle oynayan herkes bilir ki ben asla zar tutmam ve asla hile yapmam. Ve attığım zar her zaman topaç gibi döner. Kritik oyunlarda 10-15 saniye zarın durmasını beklediğim olmuştur. Zarı atmadan önce avucumda sallar sallar ve parmaklarımın ucunda zarı tutarım. İşte o anda gelmesini istediğim zarı söyler ve garip bir şekilde parmaklarımın ucunda bunu hissederim. Açıklaması oldukça zor bir durum. Eğer bu his oluştuysa gelen zar, her zaman istediğim zar olur. Hatta bunu rakibimin üzerinde de dener onun atmaması gereken zarı o atmadan önce söylerim. Sanırım son zar bükücüyüm ben 🙂

Oyunu ne kadar iyi bildiğimi konuşmayacağım ancak bu konuda iki şeyi çok iyi biliyorum. İstediğim zarı ağzımla söylediğimde ilk olarak o zarın gelmesini istediğimi zara söylüyorum, ikinci olarak da zar gelirse rakibimin ciddi bir moral bozukluğu yaşadığını görüyorum. Morali bozulmuş bir rakip maçı zaten kaybetmiştir. İmkanı yok yenemez.

Bu his bazen başka konularda da oluşuyor. Birşeyin olmasını çok istediğimde olması yönünde etki yaptığını görebiliyorum. Ancak bunu nasıl yaptığımı veya yapıp yapmadığımı kelimelerle anlatmam imkansız.

Bazen o kadar çok isterim ki, başka şeylerin önemi olmaz. Hatta, istediğim şeyin olmaması durumunda ne yaparım diye alternatif plan da yapmam. Kısaca nadir B planımın olmadığı hallerdir bunlar.

 

Belki de B planı yaptığımız için A planlarımız başarısız oluyor. C Planı yaptığımızdan B planı çöküyor. En doğrusu bir karar vermek ve o karara büyük bir inançla ve kararlılıkla sahip çıkmak sanırım. Hiç alternatif üretmeden ve kendimize ve Yaradana güvenip üstüne gitmek.

Şimdi düşünüyorum da ne zaman alternatifini çok düşünmesem ilk gittiğim yol hep başarılı oldu aslında. Belki de ancak o zaman hayata dair attığım zarlara ne gelmesi gerektiğini söyledim.  Parmaklarının ucuna kadar hayatı hissettiğinde, çok istediklerin, vücudunu terkedip olayların akışına siniyor sanki.


B Planı:

Yokluğu; adanmışlığa, inanca, güvene, bazen aptallığa, bazen ince hesaplara, bazen vurdumduymazlığa işarettir. Varlığı stratejiye, sağlamcılığa, şüpheciliğe, sorumluluk bilincine.

Olmalı mı ? Bugüne kadar D planına kadar olmadan olmazı savunurdum ve bir yazı okuyunca fikrim değişti. Aslında birkaç hafta önceki başka bir yazıda da bu fikir değişikliği oluşmaya başlamıştı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hamle

Babamın amcası öğretmişti satranç oynamayı. Kuralları ve hamleleri anladığımda öğrendim sanmıştım. Meğer öğrenmek kuralları bilmek değil daha ilerideki hamleleri ve alternatiflerini görebilmek ve ona göre bir strateji geliştirmekmiş.  Hayat gibi, yöneticilik gibi…

satransSonrasında seçtiğim meslek de satranç gibiydi kimi zaman. Bilgisayarları programlarken ta en başından işin sonuna kadar neler olabileceği, ne pürüzler yaşanabileceği, neler istenebileceğini kestirmek gerekiyordu.

Bunları kağıda dökmeye de analiz.

Kartvizitimde ilk defa Analist Programcı yazdığında konunun ciddiyetinin farkında değildim. Ben sanıyordum ki bütün programcılar aslında analisttir. Hele ki bu işi çok uzun seneler yaptıktan sonra aslında analiz yaptığının farkına bile varmadan refleks olarak yapar hale geliyor ve hiç analiz yapamayan birini görünce onun ileriyi rahat görememesini beyninde reddediyor insan. Bu da hayatta bir aşama. İnsan herkesi kendi gibi görüyor. Sonradan anlıyor farklı olunabildiğini.

Şimdi size gerçek bir olay anlatacağım. Hala bu olaydakilerin analiz mi yapamadığını yoksa kasıtlı mı böyle davrandıklarını anlayabilmiş değilim.

O zamanlar bir sitede oturuyorduk. Site toplamda 500 haneden ve galiba 16 binadan oluşmaktaydı ve tek bir araç girişi vardı. Her hanenin en az bir arabası vardı.

Bir gün site yönetim toplantısında sitenin girişine elektrikli kapı ve bir güvenlik memuru koyma fikri tartışmaya açıldı. Ateşli bir şekilde taraftar da buldu. Ben daha ilk cümle bittiğinde soru işaretleri içinde boğuluyordum.

  • Bu kapı nasıl açılıp kapanacak ?
  • Uzaktan kumandayla mı açılacak yoksa güvenlik memuru mu açacak ?
  • Uzaktan kumanda ise gelen misafirler ne yapacak?
  • Güvenlik memuru ise oturan ile misafiri nasıl ayırt edecek ?
  • Dairelerden güvenlik klübesine telefon hattı mı çekilecek ?
  • 500 hanenin günlük araba giriş çıkış trafiği nedir ?
  • Kapı ne kadar zamanda açılıp ne kadar zamanda kapanacak?
  • Kapıyı kapatma şansımız olabilecek mi ? Öyle ya her 1 dakikada bir araba girip çıksa ortalama 1000 dakika boyunca kapının açılması ve kapanması gerekir ki bu da 16 saat gibi bir süre eder.
  • Kapı önünde kuyruk oluştuğunda araya kaynayan misafir arabaları için bir uygulama düşünülüyor mu ?
  • Kapıdaki güvenlik gündüz mü duracak ? Gece vardiyası var mı ? Varsa bu adamların izin gününde çalışacak bir yedekleri olacak mı ?
  • Güvenlik ne gibi bir caydırıcılığa sahip olacak ? Silahı olacak mı ? Olacaksa bir apartman sakinine veya misafire doğrultmamasını nasıl sağlayacaksınız ? Ya ben sabah yola çıkacağım diye gece arabama eşya taşırken beni hırsız sanarsa ne olacak ?

Kaba bir analizle kapıya koyacakları bir ve kapı bir güvenliğe ilave olarak 3 kişinin maaşı, diafon çekme giderleri, kapıyı açmak için uzaktan kumanda masraflarının hiç düşünülmediği ortaya çıkmıştı. Sorularımı sallamadılar bile.

Bir müddet sonra sitenin girişine bir tane elektrikli sürgülü demir kapı takıldı. Ve ben o kapıyı bir kere bile kapalı görmedim. Kapının oraya konulan bekçi klübesinde bir müddet birisi oturdu ve sessizce yok olup gitti. Sonra orası kediler ve çocuklar için oyun alanı oldu. En son ben taşınmadan önce de kapıyı söküp demirciye sattılar.

İşte sırf bu yüzden çocuklara satranç öğretilmeli bence. Yoksa kapanmayan kapılar yapıp hurdacıya satıyorlar.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Leblebi

Hiç birşeyi sevmek zorunda değildim ama bazen mecbur kaldığım oldu. Madem ki bir müddet bu şekilde yaşayacağım deyip, sevmediklerimin içinde tadını cerezçıkaracağım küçük şeyler aradım.  Tıpkı karışık çerezdeki bademlerle mutlu olmak gibi. Leblebi ile çekirdek daha bir yenilesi oluyor o zaman. (Hep badem yiyince de için bayılıyor aslında)

Hayat her zaman istediğim yere götürmedi beni ama gittiğim yerlerde güzellikleri bulmaya çalıştım her zaman. Ne yapaydım? Oturup söylenmenin kime ne faydası var?  Değiştiremeyeceğin şartların arasında söylenmek yerine, şartların el verdiği en pozitif konumda olmak daha iyi değil mi ?

Kuşadasında kışın yaşadım bir müddet. O ıssızlığın ortasında soğuktan, ve sevdiklerimden uzak olmadan yana yakınmadım mesela. Civardaki köyleri gezecek, kitap okuyacak vaktim vardı.

Askerde özgürlüğümün kısıtlanmasından, her dakika denetlenmekten, gece nöbete kalkmaktan yana  söylenmek yerinde nöbette gelecek planları kurmak veya akşam olup da çayları elimize alıp barakaların arkasında kuytu bir yere giderek Mahmut’la, Ali’yle, Mustafa’yla sohbete dalmak, oradan uzaklaşıp bambaşka dünyalara gitmek ile geçirdim zamanımı.

Servisi kaçırmaktan şikayetçi olmadım, vapurla karşıya geçmek ve işe geç kalmanın meşru mazeretiydi o kaçırmalar.

yagmur_100921İngiltereide sürekli yağmur yağıyor diye söylenmedim. Islanarak yürüsek ne çıkar ki buralar da bu yeşilliği bu yağmura borçlu dedim.

En kötü zamanların en güzel anlarını yaşadım bu sayede.

Söylenince düzelmiyor hiç birşey. Hayata lanet edip, mutsuz mutsuz oturunca gülümsemiyor hayat sana.

Bu yüzden sevmem söylenen insanı. Kimse yalnız değil dert konusunda, ve kimsenin hayatı mükemmel değil aslında. Bilemezsin ki ben nelerle uğraşıyorum ellerimi yağmura uzatmış gülümserken.

Sen de leblebilerini yerken gülümse, nasıl olsa badem de çıkacak avucundan elbet. Çıkmasa ne olur? Gülerek yenen leblebi bademden daha lezzetli değil mi ?

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tartış(ma)

1448297823868Eğer tartışacaksan demek ki bir fikrin var demektir. Bu iyi birşey. Konusuna hakim, ne savunduğunu iyi bilen birisi ile tartışmak gerçekten çok keyifli birşey. Kazanıp kaybetmek değil farklı bakış açıları kazanmak için yaparsan hele, sonucunda her iki taraf için de öğretici olabiliyor.

Ancak başkasının fikrini, ezbere savunuyorsan, tartışmaya başlamadan önce bir daha düşüneceksin. Eğer karşındaki de senin gibi ezbere fikir savunmuyorsa, kafadan tartışmayı kaybettin demektir.

Mesela benimle tartışmaya gireceksen ben baştan uyarayım, hiç bir şeyi ezbere savunmam. Savunduğum tezi de, karşı tezi de çok iyi etüd ederim. Yani bana sorulacak soruların, yöneltilecek eleştirilerin tamamına yakınını ben kendime daha önce yöneltmişimdir.

Konu saptırma, duygu sömürüsü, sapla samanı harmanlama, cımbızlama gibi yöntemler de bende çalışmaz. Bunun yapıldığını sezersem karşımdakinin konuya hakim olmadığını anlar üstüne giderim.

Bu yüzden son zamanlarda tartışmanın sonu hakaret edip kaçma şeklinde oluyor genelde.

Bir konuyu bilip bilmediğini, bilmeyenlerin çağındayız malesef.  Çok iyi bildiğini sandıkları konularda bile ikinci tura kalmadan çöküyorlar.  Genellemeler ile “siz zaten şusunuz, biz buyuz” cahil kabileciler kendilerini çok hızlı belli ediyorlar.

Bir de IQ yoksunları var ki onların durumu içler acısı. Zekası yetmeyen ama bunun farkında olanlar, “Yok şimdi tartışıp senin tadını kaçırmayayım” diyerek kaçış yolunu buluyorlar. Ama zeka yoksunlarının muhakemeleri zayıf olanları da var ve bu kesim, fikir üretmek yerine kan içmekten bahsedecek kadar ilkelleşebiliyorlar.

Diyeceğim o ki, tartışmayı bilmiyorsan tartışma.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Özet

Zaman mı akıyor, yoksa o sabit de biz mi akıyoruz tam çözemedim hala. Ancak ben de herşeye gücü yeten, ölümsüz bir varlık olsam kendime böyle bir oyuncak kurgulardım.

timespaceSonsuz olasılıklar içinde bütün bir zaman çizgisini bir uçtan bir uca önüme sererdim. İçindekiler için akan zaman, benim için akmazdı, yani dışarıdan bakabilsem zaman çizgisine muhteşem bir oyuncağın ilk temeli olurdu.

Sonra üzerine kendi kararlarını verebilen yaratıklar yerleştirip, hiç müdahale etmeden zaman çizgisini bir uçtan bir uca oluştururdum önce. İlk patlamadan son yokoluşa kadar.

Tüm bu şerit önünde olunca küçük etkilerle, nelerin nasıl değiştiğini izlemek süper olmaz mıydı? yaratıkların kararları ile oynamamak ama dış etmenlerle oynayarak kararlarını etkileyebilmek oyuncağı daha da muhteşem kılıyor.

Mesela zaman çizgisinin en başında bir yerlerde bir rüzgar çıkartıp, bir kum tanesinin yaratıklardan birinin gözüne kaçmasını sağlayarak zaman çizgisinin sonunda olayların nelere sebep olduğunu gözlerdim. Arada geçen bütün bu şerit komple değişebilirdi ve oturup değişimi incelerdim. Sonra bir yere yıldırım düşürüp başka bir etkiyi incelerdim.

Zaman çizgisinin içindeki yaratıklar değişimin farkında olmadıkları için bunun, kendileri için yaşadıkları ilk ve tek hayat olduğunu düşünürlerdi. Onlar ne bilsinler kum taa 15000 sene önce yaratığın gözüne kaçmayınca neler oluyor. Çünkü bir hayatları kum kaçınca, bir hayatları yıldırım düşünce, bir hayatları rüzgar esince yaşayıp duruyorlar ve her seferini tek sanıyorlar.

Oyun bittiğinde de güzel oynayanları kutuya koyup ileride kuraları başka bir oyunda kullanmak üzere saklardım. Aslında teorik olarak oyun hiç bitmeyecek ama olur da bir gün bundan sıkılırsam yeni bir mekanda yeni kurallarla bir oyun kurup iyi oyuncuları orada değerlendirirdim. Kötü oyuncuları da yakar başka oyunlarda yenilerini yapardım.

Zamanın dışında olmak bizim kolay algılayamayacağımız bir durum. Düşününce çok da keyifli. Oyuncak için de keyifli mi derseniz işte o rüzgarın nereden estiğine bağlı.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Uyarlılık

Duyarlı olmak göründüğü kadar kolay değildir her zaman. Tutarlı olmayı iki yuzluda gerektirir. İnsan kötü olayları unutmak üzere programlandığından çevresindeki  gidişata duyarlı kalabilme süresi kısıtlıdır. (Son ölçümlerime göre bu süre 17 saat 2 dakika. )

Etraftaki saçmalığa, vurdumduymazlığa, ölümlere, vahşete tepki gösterip “YETER” diye haykırma ve bu insanların nasıl olup da eğlenebildiğini anlayamama ile kıvrak melodiler eşliğinde dans etmeye ve bunu arkadaşlarınla paylaşmaya geçme arasında tam 17 saat 2 dakika var.

Her iki durum da insanca. Duyarlı olup bunu gösterdikten sonra ortama uyup “uyarlı” olmak içgüdüsel bir davranış.

Kimse bir başkasının acısını gerçekten içinde hissedemez aslında. Sadece mış gibi yapar. Kendini o acıyı hissetmesi gerektiğine inandırır. Kendisinden başka bu acıyı hissetmeyenlere karşı içinde samimi bir öfke de duyar. Fakat gerçekten içinde, derinlerde hissetmez.  İşte bu yüzden eleştirdiği, tepki gösterdiği tarafa kayması kaçınılmaz.

17 saat normal şartlarda fena da değil bence. Bir arkadaş toplantısında eleştirsen ve oradan kalkıp güzel bir uyku çektikten ve mükellef bir kahvaltıdan sonra bambaşka bir arkadaş grubu ile eğlensen zaten kimse farkına da varmaz. Hatta şimdiye kadar böyle yaşadığımız için duyarlı gözükmemiz gereken yerde duyarlı neşeli gözükmemiz gereken yerde neşeliydik.

Hep bu sosyal medya bozdu ortalığı. Her anımızı paylaşınca bir çeşit delil bırakır olduk. Eskiden farkedilmeyen bu değişim artık göz önünde. Zaman “Timeline***” ile ilerlemiyor. Herkes her an anlık paylaşımları görüp geçemiyor. Silinmiyor söylenenler. O eski sözün uçtuğu zamanlar geride kaldı. Artık yazı var ve kalıyor.

Bir giriyorsun birisinin sayfasına alt alta iki farklı ruh hali ikisi birbirinden 180 derece zıt. (360 değil 180)

Siz daha uyuyun, ne olacak bu sosyal medya yüzünden sahte duyarlılıkları ifşa olanlar. Yazık değil mi onlara. Gördükçe içim acıyor, kan ağlıyorum. Siz de ağlayın.

 

Not : Yılbaşı için planı olan var mı nerede eğleniyoruz ?

 

*** Timeline facebook veya twitter gibi sosyal medya sitelerinde kronolojik olarak paylaşımların akışı.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hayat Mühendisi

İçinden geldiği gibi yaşayamaz insan. Hep bir hesap kitap içindedir. Onu kırarmıyım, bunu gücendirirmiyim, param yeter mi, benzinim biter mi, yeteri kadar zamanımvar mı, istediğim sorudan başlayabilir miyim ile geçer hayat. Yaşadıkça öğrenir, yaşlandıkça ünvan alırız. Ve en sonunda bir gün “Hayat Mühendisi” oluruz.

muhendislik_fakultesi_1368102167

Ancak hiç bir hesap statik değildir. Her tarafı oynak bir dansözdür hayat. Parayı göbeğine yapıştıracakken dönüverir, birden kendini bir göte bakarken buluverirsin.

Bu yüzden hesapsız yaşayanlara hayranım işte. Hayatın patronudur onlar. Sen hesaplarsın onlar kazanır.

Şimdi kadeh kaldıracağım ama yanlış birşey yapmam umarım.

Şerefine patron…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İs

O keskin is kokusunun üstüne sindiği, karla kaplı sokaklar geliyor bazen aklıma. Bazen okula giderken, kerpiç evlerin arasından, damlardaki buz sarkıtların üstüme denk gelmemesi için tetikte ama hızlı hızlı yürürdüm.

O is kokusu gitmez burnumdan mesela. Benim için garip bir şekilde huzur doludur o insanın genzini yakan koku.  Sobalı zamanların kokusudur çünkü.

bitliste-3-metrelik-buz-sarkitlari-olustu-CHA-908640-1-tEvin salonunda yanan sobanın, mecburen bütün aile fertlerini bir araya topladığı zamanlar (ki buna kışları bize gelen dedemler de dahil). Diğer odalar buz gibi olduğu için mecbur olmadıkça çıkılmazdı salondan. Daha da güzeli o koku bana henüz herkesin hayatta ve birlikte olduğu, dönemleri hatırlatır.

Her geceki olağan iki saatlik elektrik kesintisi zamanlarıydı. Bir mum veya gaz lambası yakar, sobalı odada mandalina soyup sohbet ederdik. Arada cam kenarındaki “kütüphaneli divan”da uzanmışsam ve hava da açıksa yıldızlar gözümü alırdı. Ne kadar da çok ve parlaktılar. Kulağımda dedemin masalları (ki zaten 3-5 taneydiler ama döne döne aynı masalları anlattırırdım.)

anane-divsn-ollaHer dairenin bir kömürlüğü vardı. İçinde de gerçekten kömür olurdu. Okul olmayan günlerde gündüzden dedemle sobanın kömür konan haznesini hazırlar sonra beraber yürüyüşe çıkardık. Fakat yürüyüş derken uzuuuuuuuun ve şehrin dışına kadar uzanan bir yürüyüşten bahsediyorum. Şimdi yürüsem yine o kadar uzun gelir mi ondan da emin değilim.

Zamanla bir bir bu güzel insanlar terkettiler sahneyi, sonra kerpiç evler, sarkıt buzlar, yıldızlar ve en son da is kokusu.

Şimdi kış benim için sadece kaloriferli odalarda tek tek yaşanan ve kokusuz, masalsız bir zaman. Kazara bir is kokusu duyarsam hala yolun ortasında durupö bu yüzden içime çekiyorum belki de.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kördüğüm

İnsanlar düğüm atanlar, düğüm çözenler ve ne olduğunu bile anlamayanlar olarak üçe ayrılır.Ben çözenlerdenim. Uzun uzun uğraştığım zamanlar oldu ve makasa davranmadım şimdiye kadar. Her kördüğüm yeni bir bulmaca gibi gelir bana. Önce elimde çevirip ip nereden girmiş nereden çıkmış incelerim sonra sabırla uçlara en yakın noktasından ipleri girdikleri aralıklardan geriye çıkartırım. Yavaş yavaş çözülür elimde. Çözüldükçe küçülür.

gemici_dugumu_tabloDaha çok küçüktüm, babaannemin bozulan bir radyosu duruyordu kenarda. O dönemin pilli iri radyolarından biri. Kurcalamaya meraklı olduğumdan kaşla göz arası bir kontrol kalemi bulup açıvermiştim vidalarını. Bir kere dağıtınca, azar işitseniz de tekrar toplayana kadar dokunmazlar. Hayat hakkında erken keşfettiğim bir ipucudur bu. Sonra incelemeye başladım radyoyu. Pilden gelen elektriğin iletken yolunu takip ediyordum ki bir tane kablonun lehiminden ayrılmış ortada gezdiğini farkettim. O zamanlar lehim de bulamayacağım için uyduruk bir bant ile yapıştırdım kabloyu. Vidaları takıp da radyoyu açtığımda artık babaannemin gözünde “el kadar çocuk radyoyu tamir etti valla” olmuştum.

Bundan sonra konu komşunun bozuk radyolarını taşıdı bana birkaç kere. Her ne kadar “Seninki kolaydı. Ben bunları nasıl tamir edeyim desem” de dinlemedi rahmetli. Şansa yanlış hatırlamıyorsam hepsinin kopuk birer kablosu çıktıydı da şanım yürümüş, ünvanımı kaybetmemiştim.

Temel prensip hep aynı aslında. Düğüm de çözseniz, radyo da tamir etseniz, birisiyle kavga da etseniz, program da yazsanız, pazarlama stratejisi de geliştirseniz hep aynı. Önce sorunu oluşturan durumları inceliyip, olması gereken halini ve mevcut halini kıyaslıyoruz. Sırayla ve sabırla adım adım atılması gereken adımları takip ediyoruz. Aksaklıkla karşılaştığımız yeri düzeltiyoruz ve işin sonuna kadar durumu tekrarlıyoruz.

Hiç bir kördüğüm tek hamlede çözülmez. Sırayla adım adım çözmeniz gerekir.

Yine de çözmek için uğraşan mı, düğümü atıp öylece bırakan mı  yoksa mevzudan habersiz öylece takılan mı akıllı hala karar verebilmiş değilim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Test Sürüşü

Yıllar önce Melih Cevdet Anday’ın Raziye’sini okuduğumda beni çok etkilemişti. Hikayedeki çingene kızın içindeki dürtüler nedense bana çok tanıdıktı. Gitme isteği, doğaya olan tutku, özgürlük falan derken içimde sıkılan, konuşan, gitmek isteyenin benin bir çingene olduğunu keşfetmiştim.

sirtcantasiMeslek olarak kök salmamaya, bireysel yapılmaya müsait bir meslek seçmediğimi anlayıp kariyerimi değiştirme kararım da bu döneme rastlar.

Herşeyi mükemmel ayarlayıp bir şeyi ıskalamışım. Zamanı.

Bu hafta içinde bir tane Berlin’den bir tane Paris’ten bir tane de Prag’dan altı aylık kontrat teklifleri gelince geç kaldığımı anladım. Gezgin bilgisayar programcısı fikri harika bir şey. Hayatındaki yükleri minimuma indirdiğinde rüya gibi bir hayat yaşamaya müsait.

Düşünsenize eğer hayatınız bir bavula sığıyorsa 6 ay bir şehirde, 6 ay diğerinde yaşayarak gezip durabilirsiniz. Üstelik gayet de güzel bir gelir elde ederek. Ancak kök salmamanız gerek.

Gypsy_caravanNe kadar kök saldığınızın göstergesi ev taşıdığınız aracın boyutu ile doğru orantılı. Eğer bir bavulla taşıınabiliyorsanız çingene, bir kamyon yetmiyorsa çınarsınız. Zaten kamyona sığamayanların dediklerimi anlaması imkansız. Çınarların çingeneyi hor görmesi, hiç bir zaman o köşenin ötesinde ne olduğunu bilemeyecek olmalarından değil mi ?

Zamanı 30 sene geri alsam nasıl yaşayacağımı kesin olarak biliyorum. İşin kilit noktasını öğrendiğinde, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlamaya başladığında, konunun kapanması kötü be.  Kullanım kılavuzu olmadan gelip, orasını burasını kurcalayarak hayatı öğreniyoruz, tam öğrendiğimizde elimizden alınıyor.

İki kere gelmeli insanlar hayata. Bir kere, öğrenmek amacıyla, “test sürüşü” için, bir kere de basıp gitmek için.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ne sensör ne ben söyleyeyim

Dünyanın en basit işidir el yıkamak. En basit işiydi mi deseydim yoksa? 2014-fotoselli-batarya-modelleriŞimdi dışarıda bir yerlerde tuvalete girince kendimi laboratuar faresi gibi hissediyorum. Musluk var ama açmak için çevirilecek basılacak çekilecek birşey yok.

Acaba pedal mı var ?

Yok …

Haaa sensörlü …

Dur dur elimi şuraya tutarsam açılacak galiba…

Hah bak su geldi.

Sabun nerede ?

Bu da mı sensörlü acaba ?

Eeee akmıyor !

Düğme mi koydular yoksa ?

Yok.

Haaaa sabun bitmiş.

Yandakinden alalım ne olacak.

ecofast_hand_dryer_tarko

Sabunu sürersin su kapanır. Elini aynı yere tutarsın açılmaz. Tam açılır elini ovuşturursun gene kapanır. Doğru noktadan elini kaydırmadan yıkamaya çalışırsın bu sefer de kurutma derdi başlar. O el nereye denk gelirse sensörün 600çalıştığını son 20 senede çözemedim. Çalışmalarım devam ediyor. Her el yıkmadan sonra bir nevi çayda çıra oynuyorum. Ellerim sensörün altında dairesel hareketlerle folklorik bir seromoni sergiliyor. Ama bu sensörün bazı figürlerimin gelişmesine katkısını yadsıyamam. Birinin beni seyrettiği ve sıcak havayı açıp kapatarak beni dansettirdiğini bile düşünüyorum.

Bir de son zamanlarda su tasarruflu pisuarlar çıktı ki sormayın. İngiltere’de gittikçe yayılıyor. Yalnız benim anlam veremediğim birkaç nokta var.

1 – Pisuardaki suyun görevi, zaten sıvı olan çıktıların üzerinden bir kere su ile geçerek kokuyu engellemek. E o zaman normal pisuar koyup vanayı kapat gitsin. Nasıl inanıyorsunuz bu su tasarruflu pisuar hikayesine anlamıyorum. Koku olduğu gibi kalıyor çünkü

2 – İngiltere’de su tasarrufunu ne yapacaksınız çok merak ediyorum. Her 10 dakikada bir yağmur yağıyor zaten. Yani su stoklarınızda bir eksilme olacağını sanmıyorum. E fazla olunca boruyla Afrikaya da göndermiyorsunuz. Peki su tasarrufu ile ne yapıyorsunuz ?

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Saygı

1nVG6wIGenelde ortadoğu coğrafyasından olanlarda daha fazla gözlemlediğim bir durum var. Eminim siz de gördünüz, hatta kimbilir belki de yaptınız ama farkında değilsiniz.

Havaalanının o daracık çıkış kapısından karşılayanların olduğu bölüme geçerken 6 kişilik aile, artı bavulları, yıllardır onları görmeyen tanıdıkları tarafından karşılanır ya hani. Tam o kapının ağzında, herkes herkesi kucaklayana kadar bitmeyen bir hasret giderme başlar.  Arkadan gelen 5 farklı uçuşun yolcuları çıkamıyor olabilir. “Ne var beklesinler… Ben sizi 5 yıl sonra ilk defa görmüşüm… Hasret gidermeyeyim mi ?

Biri de demez ki “bavulları bari di_20090222-023314-narita-arrivals-rightkapının ağzından alalım“.

Toplu taşıma araçlarında, bazı ülkelerde,  normalde insanlar kitap gazete dergi falan okurlar, olmadı facebooklarını, twitterlarını kaydırırlar. Fakat o bindiği ilk duraktan itibaren, canı çok sıkıldığı için 1 saatlik yolculuğun çekilmeyeceğini düşünen abla, açar telefonu memleketteki az duyan arkadaşına, kaynıgille arasında geçen diyaloğu uzun uzun, bağıra bağıra anlatır.

Sabahın üçünde alkol duvarını aşan genç arkadaşın %95 alkol %5 beyin karışımı kafasından geçen fikir: “Ben uyumuyorum siz de uyumayın“dır ve bu fikre sıkı sıkıya sarılmıştır. Adeta bir ideoloji gibi o sessizlikte bağıra bağıra bunların ona yapılmasının etik olarak yanlış olduğunu anlatır yanındakine.

Trafikte geçen ambulansın arkasına takılmak ve trafik sörfü yapmak için birbirlerinin üzerine kıranlar, endişeli hasta yakını ile ambulansın arasına koydukları mesafeden hiç rahatsız olmazlar. Hatta trafikteki bu arkadaşlar emniyet şeridinin üzerindeyken yanındakine dönüp hiç kimsenin kurallara uymadığından dert yanarlar. Her yaptıkları açıkgözlülük bir başkasının hakkına hukukuna tecavüzdür ve trafiğin daha da içinden çıkılmaz şekilde tıkanmasına sebep oluyordur ama suç onlarda değildir ki hiç bir zaman.

Temizlik konusunda dillere destan abla balkonundan halısını silkerken evindeki toz zerrelerinden kurtulmanın haklı gururunu yaşar ve bunun şerefine halısının tüm tozunu, alt kattakinin temiz çamaşırlarına bağışlar.

Döner kavşağın ortasında piknik yapan aile gelip geçen trafikte sıkılan şöförlerin dikkatlerini toplamalarına yardım etmek için, arada topunu yola kaçırır ve sebep olabileceği kazalarla değil topu kimin getireceği ile ilgili derin düşüncelere dalarlar. Hatta yola aniden atlayan top getirici için, korna çalan şöförlerin, saygısızlıkları hakkında dert yandıklarına da eminim.

Aksam sekizde oturmaya geleceğini söyleyen aile, saat on olduğunda sallana sallana kapıdan girdiğinde, bırakın özür dilemeyi bir buçuk saattir dümdüz bir yolda evinizi bulamadığından dert yanarken, sizi angut yerine koyar ama bu zerre kadar umurlarında olmaz. Yalan olduğunu anlamak için normal ilkokul zekası yeter. (kaldı ki on dakika sonra söylediği yalanı unutup ağzından işin aslını kaçırırlar genelde). Sen iki saat beklerken, zahmet edip bir telefon açamayacak kadar saygı kırıntısı yoktur içinde. Kendi işi görülmüştür ya, mühim olan o değil midir? Beklesinler işleri ne?

Bu arkadaşların hepsi saygı konusunda en az bir saat nutuk atabilirler ve hatta saygılarından her bayram büyüklerin ellerini öpmeyi de ihmal etmezler.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

An

Her saniye bir hayat alternatifini seçerek yaşıyoruz.

imagesYürürken bağcığı çözülen ayakkabıyı bağlamak veya umursamayıp bağlamamak arasındaki farkın ne olacağını kestirmek imkansız. O eğilip bağladığın beş saniye, ilerideki köşeyi dönmeni geciktirecek ve belki de hayatının aşkı arkasını dönmüş olacak ve göremeyeceksin. Dolayısıyla tanışamayacaksın, birlikte gittiğiniz tatilde, tanışamadığın bir kişi ile ortak kuracağın bir işin olmayacak. O büyük paraları kazanamayacak ve yatını alamayıp dünya turuna çıkamayacaksın.

Karşıdan karşıya geçerken sağlam olsun diye geçmesini beklediğin o uzaktaki araba sayesinde 3 saniye geç karşıya geçip, bir önceki asansörü yakalayamayacaksın ve bu yüzden kaybettiğin bir dakika ile gelen telefonu kaçıracaksın. Telefonun başındaki de başka birisini arayarak işi başkasına verecek.

iuuq_NV_00xxx_SL_gfz_AP_jovs_SL_dpn0xq_NK_dpoufou0vqmpbet031220230_AP_bnbo_SL_kqhİhtimaller sonsuz. Her an yeniden yaratılıyor dünya. Her yaratılışta milyarlarca insanın ayakkabı bağcıkları, kaçırdıkları asansörler, ayaklarına takılan taşlar rol alıyor. Kimisinin etkisini o saat, kimisininkini o gün, kimisininkini yıllar sonra göreceksin. Aradan geçen yirmi yıldan sonra bir konuşma sırasında çıkacak belki, “Aaa o gün sen de mi oradaydın nasıl oldu da göremedim seni?” Halbuki görseydin kimbilir ne şekilde gelişecekti zaman. Belki o zaman bu konuşmayı bir cafede değil, karşındakinin dizine uzanmışken yapıyor olacaktın. “O ilk karşılaştığımız günü hatırlıyor musun?” Kimbilir sen o konuşmayı yaparken başka bir yerlerde de başka bir çift senin nikahında nasıl tanıştıklarını anlatıyor olacak. Ve yine dünyanın öbür ucunda birileri nasıl olup da 20 yıl önceki o ticaret anlaşmasını kaçırdıklarını anlamıyor olacaklardı.

Her an yeniden yaratılıyor dünya. Unutma sen de bu denklemdesin. Çıkana kadar her şeyi değiştirebileceğin bir denklem..

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Veda

Bir şehri terkettiğinde artık o şehrin zamanında akmazsın. Senin için zaman donmuştur orası için. Yıllar geçip de tekrar ziyaret ettiğinde o bildiğin sokaklar bile yoktur artık. Orada değişmiştir herşey, senin donmuş anılarındaki gibi bulamazsın aradıklarını.

Bir hayatı terkeden için hayat o noktada kalır. Zaman donmuştur onun için. Artık içinde değildir zamanın. Kalanlar için ise, giden donmuştur.

En çok bir da2013-03-23T08-41-06_1ha sohbet edemeyecek olmak koyar kalana. Hele ki seni anlayan nadir azınlıktan biri ise giden, sen de bir parçanı gönderirsin onunla. Eksilirsin…Her giden, biraz biraz götürür seni de ama böyleleri yok mu ? En büyük parçalarını onlar alır gider.

O güzel gülüşünle, pozitifliğinle, mantığınla, aklınla, götürdüğün parçalarımızla dondurdun ya zamanı, hoşçakal güzel insan..

Hoşçakal baba…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Değer

“Benim için ne kadar değerli olduğunu biliyor musun ?” doğru cevap her zaman için “Bilmiyorum” olmalı. Bilemezsin ve bilemeyeceksin. Çünkü o değer normal şartlar altında sana denilen iki süslü kelime değil. Değer dediğin özel bir günde alınan yüzük veya kravat da değil. Hatırlanan bir doğumgünü, mum ışığında bir yemek, çantandan çıkan süpriz bir post it falan da değil. Bunların hepsi güzel ama değeri göstermiyor. Değer zor zamanlarda üzerinden alınan yüktür.

dirty-diamond-i-1346148374_bKafan karışıkken, dertliyken, stres altındayken taşıman gereken yükten alınan her bir parça sana verilen değerdir. Çünkü normalde taşıdıkların bir kat daha ağırlaşır böyle zamanda, altından kalkmak bir yana ezilmeye başlarsın. Elbet kalkacaksındır ama ezilmeden kalkmak için bir el beklersin. Her uzanan el ne kadar değerli olduğunun ispatıdır.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sıvı

Biraz eskilere “Fen Bilgisi” dersine dair bilgilere gidin, sıvıların bir özelliği vardı, hatırladınız mı hani “Bulundukları kabın şeklini alırlar“.

Captureİnsan vücudunun %70’i su olmasına rağmen bulunduğu şartlara uyum konusunda sıvı özellikleri göstermemesi o lanet %30 mineral bölümün suçu.  Halbuki bulunduğun ortamın şartları ile uyumlu olunca sorunlara karşı daha kesin ve kalıcı çözümler üretebilir, hayattan daha fazla keyif de alabiliriz. İlla her şartta, akıntıya karşı savaşmanın alemi yok yani.

İngiltere’nin yağmurunu en azından şarkılardan biliyorsunuzdur. Gerçekten anormal yağış alan bir ülke. Bunun yanısıra son derece tutarsız bir hava durumu da söz konusu. Sabah evden çıkarken güneş gözünüze girer, sokağın köşesinden dönerken sağnak bastırır, ana yola çıkarken silecekler yetişmez, anayolda ilk sapağa gelmeden güneşliği indirebilirsiniz. Her 10 dakikada bir değişen bir hava var. Yani  “Haftaya pazar günü pikniğe gidelim” diyemiyorsunuz.  Buradaki insanları inceleyince ne kadar sıvı bir mantıkla yaşadıklarını görebilirsiniz. Hayran olunası bir yaşama şekli. Yağmur yağıyor diye planını erteleyen bir tek İngiliz yok mesela. Her evde en azından birer tane lastik çizme, su geçirmez pantalon, yağmurluk, yürüyüş ayakkabısı var. En sevdiğim şey ise katlanıp 15 – 20 santimlik bir kare çantaya dönüşebilen yağmurluklar. Rahatlıkla çantanızın dibinde bir yere sığıyor. Sokakta normal kıyafetleri ile yürüyen insanların, yağmur başlayınca aniden yağmurluklu insanlara dönüşümünün sırrı bu işte.

Güneşe İngilizler kadar hasret kimse olamaz herhalde. Ancak şartları biliyorlar. Güneşi gördükleri anda tadını çıkarmaya da hazırlıklılar. Birden arabaların üstleri açılıyor, parklarda güneşe dönüp üstlerindekini çıkarıp maksimum güneşlenme moduna geçiyorlar. Ve mutlaka yaz kış güneşli bir yerlere tatile gidiyorlar.

Buraya gelip de havadan şikayet etmek yerine, yüzyıllardır bu hava ile yaşayanlara bakıp ders almak ve sıvı gibi düşünmek gerekiyor.

Hayatın her evresinde mutluluğun sırrı biraz sıvı olabilmekte. Bulunduğumuz kabın şeklini alınca çok daha mutlu oluyoruz inanın. Direnmeyin %70 iniz sıvı sonuçta…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

“UNDO”suz yaşamak

Bilgisayar programlamaya başladığımız zamanlar o ilk tutkuyla ve gençliğin enerjisi ile, bir projeye kendimizi kaptırınca günlerce hiç başından kalkmazdık. O dönemler hatta hiç uınutmam, mesai bitiminde servis kalkacağı halde ben ortada olmayınca, beni aramaya gelen birisi koridorun başından adımı seslenmişti. Bir, üç, beş, ses gelmedikçe daha da yükeselen bir tonda bağırıyordu adam. En sonunda kafamı kaldırıp “Kimse bu Ali cevap versin yeter be” diye söylendiğimi hatırlıyorum. Öyle yoğun bir konsantrasyondu ki saatin kaç olduğunu tamamen unutmuşum ama daha da beteri adımı da üstüme alınmıyordum.

Undo-Send-in-GmailO dönemler bir başka programcı arkadaşım anlatmıştı. Beraber program yazdıkları birisi kahveyi klavyenin üzerine dökünce CTRL + Z tuşlarına basmaya başlamış. 5-10 saniye sonra UNDO komutunun gerçek hayatta fonksiyonunun olmadığını anlayabilmiş.

Halbuki olsa ne güzel olurdu. Özgürce hata yap, neticesini gör, beğenmediğin noktada hooop UNDO. Mükemmele ulaşıncaya kadar yaptığın işlemleri geri al dur. Tabi bu hak herkeste olursa durum sakat. hayatın ilk 5 saniyesine kilitlenir kalırdık muhtemelen.

old-typewriterBu yüzden galiba hayat daktilo ile yazmaya benziyor. Tek bir beyaz sayfa var ve CTRL + Z çalışmıyor. Her yazacağın harfi cümlenin sonuna kadar hatta paragrafın sonuna kadar düşünüp, planlayacaksın, önce kafanda kuracaksın, sorun yoksa yazacaksın ki cümlelerin devrik olmasın. Yoksa çöp sepetindeki, buruşturulmuş ama yenisi de yerine konmamış, bir parça kağıt olabilirsin. En olmadı beyaz bir sayfada bir merhaba, bir elveda iki kelime…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail