İlüzyon

Bu terimi daha çocukken Zati Sungur – Sermet Erkin gibi o dönemin en meşhur (tek meşhur) 220px-Sermeterkinafisilüzyonistlerinden öğrendim. Çok temel prensipler üzerine kurulu bir sahne sanatı. Öyle mi ?Aslında hayatın içinde bir günde kaç kere karşılaştığımızı sayamayacağımız kadar fazla, fakat farkedemediğimiz için gerçekten sayamadığımız bir durum.

Beyninizin kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun bir kerede bir işe odaklanabilir. Böyle dizayn edilmiş ve böyle çalışıyor yapabileceğimiz birşey yok. Ben aynı anda birçek işi yapabilirim diyen çıkıntılar mutlaka olacaktır. Bahsettiğim motor hareket değil. Yani yürürken sakız çiğnemekten bahsetmiyorum. Neler oluyor diye birolayı inceleyen insan gözünü kulağını dikkatini olayın işleyişinde bir noktaya kilitler. İlüzyon da sizi bir noktaya kilitleyerek kilitlenmediğiniz alanda başka işler yapabilme sanatıdır.

Şimdi buna paralel bir konudan daha bahsedip eğlenceli kısma öyle geçeceğim. Karar vermek, çok yorucu ve fazlasıyla insansı bir işlem.  Bilgisayarlardaki karar verme işi aslında mota mottur. Sizin verdiğiniz parametreleri değerlendirip birtakım matematiksel formüllere sokarlar ve çıkan sonuca göre hep aynı şeyi seçerler. Halbuki seçmek ve karar vermek farklı iki konudur. Beynin duygu ile ilgili birimleri karar verir. Hiç şaşırmayın bu bölge zarar gördüğünde iki basit seçenekte bile karar veremeyen insanlar var. Bugün kırmızı mı yeşil mi giymek istersin diye sorduğunuzda çıldırma noktasına gelebiliyorlar. Bilgisayarlar bu yüzden karar veremiyor çünkü duygusal işlem birimleri yok.

Yani aslında mantıkla ilgili birimler seçenekleri tarayıp belli bir sayıya indirdiğinde duygusal bölüme karar için gönderir, duygusal birimler de kararı verip geri gönderirler. Hiç şaşırmayın aldığınız kararların tamamı duygusal yani.

Şimdi gelelim heyecanlı bölümlere…

Bir gün içinde kaç ilüzyona maruz kaldığınızı soracağım ve ciddi ciddi düşünerek cevap vermenizi istiyorum. Tahmin değil ama ilüzyonları gözünüzde canlandırarak sayın ve gerçek bir rakam vermeye çalışın.

Saydınız mı ?

Bulamadınız değil mi ?

Yoksa buldunuz mu ?

İki bilemedin üç tane bulduysanız analist falan olmalısınız.

images (1)Birlikte sayalım mı ? Sabah kalktınız ve kahvaltınızı ederken haberleri seyrediyorsunuz. Devletin en yetkili isimleri durduk yere hiç gündemde yokken kürtajı yasaklayacağız diyor. Hiç konusu da geçmedi ama nerden çıktı bu uygulama diyorsunuz. Sanane insanların kararından… Ve normal bir insansanız, dünkü ihale yolsuzluğunu sormaktan daha önemli bir konunuz var şimdi.

Hoppp hokus pokus…

Sonra markete gidiyorsunuz bir sürü promosyon var. Bir tanesi 5 TL olan malın iki tanesini birbirine bantlamışlar ve üzerine kocaman dev promosyon ikisi birarada 11 TL yazıyor.  Sen diyorsun ki vay matematik cahilleri tabi ki tek  tek alırım bunlar beni ne sanıyor. Ve bunu ispatlamak için bir tane alıp sepetinize atıyorsunuz. Halbuki bu mal geçen hafta 4 TL idi. Neden bu hafta 1 TL zam geldi acaba ?

Hopppp hokus pokus.

İbadet ederken birisi çıkıp diyor ki “Hiç Allah ile direk temas kurulur mu? Sen elektriği direk trafodan mı alıyorsun?” aaa mantıklı hakikaten elektrik direk oradan gelmiyor arada voltajı düşüren birimler var. O zaman ben en iyisi bu adamlar aracılığı ile dua edeyim. Hatta nasıl dua edeceğimi öğrettiği şu kitapları da alayım da iyi bir dindar olayım.

Hoppp hokus pokus.

Çalışırken patron toplantı yapıyor. Zamlar açıklanacak. %20nin altında zam yaparlarsa işten çıkmayı düşünüyorsunuz. Patron konuşmaya başlıyor “Arkadaşlar şirket zor durumda 20 kişiyi işten çıkartmamız lazım“. Zam mı ne zammı dur şimdi işi kaybetmek de söz konusu. “Ohh neyseki o 20 kişiden biri ben değilmişim neyse artık zam için bir 6 ay bekleyebilirim

Hooop hokus pokus…

Saymayı öğrendiniz şimdi siz sayın gerisini.

Size çok ilginç bir deneyden bahsedeceğim.  The Economist dergisi abonelikle ilgili önce şöyle bir seçenek sunuyor

a) Internet Aboneliği $59

b) Basılı dergi aboneliği $125

c) Her ikisi birden $125

Tahmin edeceğiniz gibi kimse b seçeneğini seçmiyor. Fakat sizce ekonomist salak mı böyle birşey yapsın ? Bu 3 seçenek sunulduğunda seçilenlerin yüzdesel dağılımı

%16 a seçeneğini %84 c seçeneğini seçiyor.

Sonra b seçeneği silinip tekrar abonelik istatistikleri alındığında durum biraz farklılaşıyor.

a) Internet Aboneliği $59

b) Basılı dergi ve Internet aboneliği $125

Bu sefer iki seçenek var. ve sonuçlar. %68 a seçeneğini, %32 b seçeneğini seçiyor.

O saçma seçeneğin ne işe yaradığını anladınız umarım.

Beyninizin çalışma şeklini öğrenen herkes bunu size karşı kullanmak için çalışıyor. Ve malesef oturup izlemekle sadece bilet değil cebinizdeki, hayatınızdaki herşeyi almaya çalışıyorlar.

Beyniniz sizi kandırır. Gördüklerinizi tekrar sorgulayın.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Gece

Çocukluğumda, boyanmış bir parça tahta üzerine vidalanmış küçük bir ampül ve yine ortada olan bir adaptörden ibaret bir gece lambası vardı koridorda. Geceleri cılız bir ışık yayardı. Karanlık sanki daha siyahtı o zamanlar. Ben de her çocuk gibi karanlıktan korkardım. Fakat bunun suçlusu, ikinci kattaki balkonumuzun önünü kapatan dallarıyla, yapraklarıyla, yattığım odanın duvarında her gece gölgeleriyle şekiller oluşturan yeni dünya ağacıdır. İşte o gölgeleri kesen tek şey bu uyduruk gece lambasıydı.

Night light

Biraz daha büyüdüm, başka bir eve taşındık. 5. kattaki evin camına yetişen ağaç olmayınca, korku yavaş yavaş geçti. Sonra o zifiri karanlığı sevmeye başladım. Sessiz, karanlık bir odada oturmak hoşuma bile gitmeye başlamıştı. Düşünmek için harika bir ortamdı. Özellikle çocukluk hayallerimin gözlerimin önünde canlanmasında karanlık çok işe yarıyordu.

Zamanla geceyi ve karanlığı sevmeye başladım. Gece, sessizliği ile kitap okumama, konsantre olmama, müzik dinlememe, hayaller kurmama yardımcı oldukça, gündüz başkalarına, gece kendime ayırdığım bir zaman dilimi haline geldi.

Lisedeyken gece sabaha kadar oturup güneşin doğuşunu seyretmenin keyfine vardım. Üniversitede sabahlamalar başladı. Sabaha kadar oturup ders çalıştıktan sonra (!), sabaha karşı fırından yeni çıkan poğaçaları almaya gitmenin keyfine vardım. Staja gittiğimde “Gece çalışır mısın?” dediler. “Tamam” dedim. Gece el ayak çekildikten sonra sakin sakin çalışmanın keyfine vardım. Okul bitti 2 sene boyunca gece çalıştım. Askere gittim gece nöbetlerinde gelecek planları kurmanın tadına vardım. Sonra geri döndüm ve gece gezmelerinin, gece hayatının tadına vardım.

Ben gecelerden hep çok keyif aldım.

Kendi kendine kaldığında karanlık çok samimidir. Seninle kavga eden bir gölgen bile olmaz karanlıkta. Kafanın içine girip kendi içinde gezmeyi öğrenirsin. Korkulacak birşey yoksa içinde, karanlıktan korkmazsın.

NOT : Bu seferki fotoğraf kendi çektiklerimden.  Devamı için aşağıda flickr linklerimi veriyorum.

https://www.flickr.com/photos/duopod2

https://www.flickr.com/photos/duopod

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tutku

Ortaokuldaydık sanırım. Cumaları okuldan sonra aynı mahallede, aynı apartmanda oturan yaşdaş arkadaşlar olarak birimizin evinde biraraya gelir birlikte zaman geçirirdik. Hava güzelse akşam apartmanın arkasında futbol oynar, güzel değilse evde toplanıp atari, sohbet oyun fıkra müzik gibi şeylerle oyalanırdık.

passion-at-workBir gün yine bizim evde toplanmıştık. Bir arkadaş koltuğunun altında bir poşet ile çıkageldi. İçinden o dönemin en meşhurlarından Sinclair Spectrum bir bilgisayar, bir kasetçalar ve bir sürü kaset çıktı. O gün uğraşa uğraşa saçma sapan bir oyun yükleyebildik. Gece geç saat olunca arkadaş bilgisayarı ertesi gün geri almak üzere bıraktı ve gitti. Tüm arkadaşları gönderdikten sonra bilgisayarı kurcalamaya başladım.

O klavyeden ne yazılıp, oyunun ortaya çıkarıldığı merakı sardı içimi. Ve o günden sonra bu konuyu araştırmaya başladım. O dönemler bu konuda bir tek kitap bile yoktu. Internet de olmayınca işim oldukça zor olmuştu. Çünkü tek kaynak kullanım kılavuzu idi ama onda da televizyona nasıl bağlanacağı, nasıl program yükleneceği vardı.

Gittikçe tutku haline geldi bu konu. Hatta İngilizce düz yazı yazıldığını sandığım için İngilizcemi çok geliştirmiştim. Başarılı bir karnenin ardından babam bana Commodore 64 alabileceğim kadar parayı verip “Haydi git al” dediğinde uçarak gitmiştim.

Eve getirip kurduğumda arkadaşlar da kardeşim de oyun yüklemek için bekliyordu ama ben o ilk programımı yazabileceğim anı iple çekiyordum. Tabi ki oyunları yükleyip oynamaya başladık. Sonra gece geç saatte el ayak çekilince oturup uzun uzun bunca zamandır kafamda şekillenen bir oyunun senaryosunu temiz düzgün bir ingilizce ile yazmaya başladım. Aşağı yukarı 1 sayfa boyunda komple bir hikaye yazdım

Return“e bastım. Karşımdaki ekrandaki cevap şuydu: “Syntax Error“.

Tabi ya” dedim “kesin virgülü yanlış yere koydum“.

Aynı yazıyı tekrar yazdım. “Return“e bastım. Karşımdaki ekrandaki cevap şuydu: “Syntax Error“.

Üç veya dördüncü seferden sonra  birşeylerin ters gittiğini farkettim. Ertesi gün bilgisayarı aldığım dükkana gittim. Adama bunun sebebini sordum. Öyle ya aldığım bilgisayar bozuk olabilirdi. Neticede ben İngilizcemin gramer olarak kusursuz olduğundan emindim.

Adam gülerek bilgisayar programının öyle birşey olmadığını, çok karışık birşey olduğunu hatta kendisinin bile anlamadığını söyledi.

Haydeeeee…. E ama ben program yazacağım diye almıştım bunu. Böylece araştırmalar başladı. Ve ilk commodore dergisi çıktığında koşa koşa aldım bayiden.  Kupon biriktirerek programcının el kılavuzu diye bir kitap vereceklerini duyurdular. Malesef o kitap piyasada satılan bir kitap değildi. Yani mecburen kupon kesip biriktirip çekilişe girmek gerekiyordu.

Kestim, yolladım, kazandım. Soğuk bir kış günü Karaköye giderek dağıtımın yapıldığı yeri buldum ve aldım kitabı. Dönüş yolunda vapurda zaman nasıl geçti anlamadım. Gerçi kitabı da anlamadım. Hatta konu haddinden fazla ürkütücü ve zordu.

Fakat tutku dünyanın en büyük itici gücü işte.

Okuya okuya anlamaya başladım. İkili sayı sistemi, onaltılı sayı sistemi, basic falan derken sis bulutları dağılmaya başladı. Aşağı yukarı 3 sayfa süren, tamamı hesaplanmış rakamlardan oluşan veriler ve programı yazıp da ekranda bir traktör çıkardığımda çıldırıyordum sevinçten. Annemi çağırmıştım. Kadıncağız anlayamamıştı ki ekrandaki ecüş bücüş şeyin traktör olduğunu. Neye bakacağını bile bilememişti yazık. Ama sevincime ortak olup aferin demişti.

Sonra zamanla ilerlettim iyice bu konuyu. Üniversitede benim o ilk öğrendiklerim ders olarak çıktı karşıma. Çocuk oyuncağı gibi geldi bana o ders. Sonra başka programlama dilleri geldi. Meslek olarak seçmesem de bilgisayar programı yazmak benim tutkumdu.

Gerçekten çok büyük keyif alıyordum bundan. Yazları çalıştığım otelde gece vardiyasında Night Auditor (Gece hesap kontrolörü) olunca sıkıntıdan geceleri otelin bilgisayarı alındığında bilgisayarla verilen UNIX kitaplarını okumaya başladım. Dünyada benim bildiğimden çok daha derin bir bilgisayar bilgisi olduğunu farkettim böylece. Bu benim tutkumu daha da coşturdu. Üniversite bitince bir PC almıştım ve sürekli ne yapabilirim nasıl daha fazla öğrenebilirim diye düşünüyorken Kuşadasının tek bilgisayarcısına düştü birgün yolum. Arkada rafta C programlama dilinin kitabını gördüm. “Biliyor musun?” dedim dükkandaki adama. “Biliyorum ama çok zor hiç başlama” dedi.

Ve ben başladım.

Geceleri otelde bilgisayarla veya programla ilgili çıkan sorunları halleder hale gelmiştim. Bir gün İstanbul’da yaşayan Bilgi İşlem müdürü “Pamukkaledeki oteldeki night auditor her akşam arıyor sorun çıktığını söylüyor sen hiç aramıyorsun. Bir gariplik var bu işte. Sende neden sorun çıkmıyor da onlarda çıkıyor sürekli” dedi. “Burada da çıkıyor ama ben hallediyorum” dediğimde hayatımın cümlesini kurduğumun farkında değildim. Beni merkeze, yanına alarak, bu işi profesyonelce yapmamı önerdi. Hiç düşünmedim. Hemen kabul ettim. 8 yıl okuduğum Turizmi bırakıp bilgisayar programcısı olmayı kabul etmek için yarım saniye düşünmemiştim.

balancing-ropeBir şeyi tutkuyla istemenin ne kadar önemli olduğunu da öğrendim. Resepsiyonda IBM’den gelenlere imrenerek bakarken 6 ay sonra IBM’den iş teklifi bile almıştım.

Hayatta neyi tutkuyla istediysem, hayat bana onu verdi. Tam artık olmaz dediğim anlarda çok keskin virajlar aldım. İmkansız diye birşey yok. İstiyorsan, gerçekten çok istiyorsan, olması için uğraşıyorsan, mutlaka oluyor.

Tutkun, işin olursa pazartesi sendromun hiç olmaz. Sürekli sorun çözmek, teknolojideki yenilikleri takip etmek, yeni çıkan dilleri öğrenmek ve tüm bunara enerji bulabilmek başka neyle açıklanabilir ki? Ne diyebilirim, 30 yıldır hala ilk günkü gibi seviyorum bu işi.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ertelemek

Ertelemek-yasamin-mayasini-kacirir.-Kizdiysan-bagir-sevindiysen-soyle-ozlediysen-arkasindan-kosGençliğimin en güzel etkinliği hafta sonları yaptığım sahaf gezileriydi. Tek başıma, Cumartesi sabahı çıkardım yola. Galatasaray Lisesi’nin karşısında, balık pazarının içinden geçerek soldaki ikinci iş hanına girer ve başka bir dünyaya ışınlanırdım. Bilenler bilir burası sahafların ve eski plakların gizli dünyasıdır. İşte bu dünyada sakin sakin tadını çıkara çıkara sahafları gezerdim. Köşeyi döner dönmez Narteks Kitap diye bir sahaf vardı. Eski bir edebiyat öğretmeni olan Sıtkı abinin sahafı. Burası bana her zaman ayrı bir lezzet verirdi.

Gide gele tanışmıştık artık. Benim kitap zevkimi, hangi türlere ilgi duyduğumu aldığım kitaplardan anlamıştı ve ona göre kitaplar önerirdi önceleri. Sonra zamanla ismen de tanışır olmuştuk. Ben rafların arasında kendimden geçip tek tek kitapları incelerken, kendine demlediği çaydan getirir. Yanıma bir tabureyi çekip otururdu. Çayımızı yudumlarken, baktığım kitaplar hakkında yorumlarını söyler, ikimizin de okumuş olduğu ortak kitapları tartışırdık. O sakin dingin konuışması, kitaplar hakkındaki engin bilgisi, hemen hemen her konudan konuşuyor olmak çok keyifliydi. Saatler nasıl geçer anlayamazdım. Hiç kitap almasam da bazen sadece sohbet etmek bile güzel bir haftasonu için yeterliydi.

Her hafta Sıtkı abiden ve diğer sahaflardan en az 3-4 kitap alırdım. Çıktıktan sonra da kitapçıları gezer son çıkan kitaplardan aklıma yatan, tarzım olan 1-2 tane daha alırdım.

Çoğunlukla bunları okuyacak zaman bulamazdım. Her ne kadar çok kitap okuduğum bir dönem olsa da, o kadar kitabı o kadar kısa zamanda okumamın imkanı yoktu elbette. Zaten çoğu ağır mevzular olurdu. Yani öyle roman gibi elime alıp bir çırpıda hızla okuyabileceğim şeyler değillerdi. Felsefe, tasavvuf, musiki, araştırma, roman, şiir gibi türler olduğu gibi ağır divan edebiyatı içeren kitaplar da olurdu. Osmanlıca – Türkçe sözlük elimde okuyabildiklerim çoğunluktaydı.

Okuma hızımdan daha fazla kitap almamın bir tek nedeni vardı. İleride okumak için stok yapıyordum. Yani yetişemediğim için erteliyordum. 

Zamanla, ertelemek bir yaşam felsefesi oldu. Çok zaman ve emek isteyen ama deliler gibi yapmayı istediğim bir sürü konu, altyapısı araştırılıp, kitapları alınıp, malzemeleri temin edilip ertelendi.

Ney üflemek mesela. Gece 11’den sabah 7 ye kadar çalışıp, sabah Kuşadası’ndan Ödemiş’e gidip birkaç saat ders alıp öğleden sonra dönerek uyuyup gece 11 deki işe tekrar yetiştiğim günlerde yeterli zaman ayıramadığım için, Neyleri, kitapları, şemaları, notaları alıp daha geniş bir zamana erteledim.

Elektronik mesela. Bilgisayarı meslek olarak ilk seçtiğim zamanlarda sabah 7 de kalkıp, servise binip, yolda programcılık üzerine okuyup, 9’dan 6’ya kadar çalışırdım. Sonra eve dönüş yolunda tekrar kitaplarını okur eve döndükten sonra da okuduklarımı uygulardım. Bu dönem içinde elektronik öğrenmek tutku gibiydi benim için. Tek sorun hiç zamanım yoktu. Ben de havyamı, ölçü aletlerimi, lehim tellerimi, dirençlerimi kapasitörlerimi ve konuyu anlatan en iyi kitapları alıp erteledim.

Üniversitede her gün bindiğim ve tek ulaşım aracım olan Bisiklet mesela. Alsam koyacak yerim, binecek yerim olmadığı için erteledim.

Zaman olmadı tatili erteledim, para olmadı fotoğraf tekniklerini erteledim, imkanım olmadı Arap alfabesini öğrenmeyi erteledim, yaşım gençti dini erteledim.

Birgün bir baktım hayatım ertelenmiş konularla dolu. O kadar fazlaydılar ki şimdi başlasam yıllarımı dolduracak kadar ertelenmiş konum vardı.

352350-3-4-4adaaErtelediklerimiz yaşadıklarımızdan fazla olduğunda ani bir fren ile durmanın tam zamanı gelmiş demektir. Ben de durdum. Tekrar herşeyi sıraya koydum ve ertelediklerime geri döndüm. Sırayla yapmaya çalışıyorum en baştan. Arapça alfabede okumaya başladım, fotoğraf için eksik malzemeleri tamamladım, bisikletimi aldım, elektronik için güncel malzemelerin siparişlerini verdim, Ney  için badem yağını aldım.

Tüm ertelenenlere başlıyorum yeniden. götürebildiğim yere kadar hepsini götüreceğim.

Kitaplarımdan çok uzaktayım ama onun da yolunu buluyorum yavaş yavaş.

Gençken erteleyip dondurduğum şeylerin buzları çözüldükçe gençliğim de buzların arasından çıkıyor. Artık ertelemiyorum. Yazmayı daha fazla ertelememeye karar vermem de bu yüzden işte.

Yani şu anda benim bir ertelenmişimi okudunuz. Teşekkür ederim.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Susmak

Hayata ilk geldiğimiz anda başlıyoruz bağırmaya. Başka bir iletişim yolu bilmediğimiz için herşey bağırarak elde ediliyor bir müddet. Çocuklukta da devam ediyor bu bağırma. Ne kadar konuşmayı öğrensek de, konuşarak elde etme ile bağırarak bunu güçlendirme içgüdüsel bir yöntem. Tartışmalarda ise bir çocuk için kesin galibiyet yöntemidir bağırmak. Unuttunuz mu o diyaloglardaki yerinizi :

kidsinworship– Delisin

+ Sensin

– Sensin

+ Sensin

– Sensin

……………..

Pes etmeyip, en son sen söyleyeceksin ki bu atışmayı kazanabilesin.

Sonra bağırmadan konuşmaya geçeriz yavaş yavaş.  Bağırmadığın zaman karşındakini dinleyebildiğin ve kendini ifade edebildiğini anlarız. Bu ciddi bir gelişmedir bir insanın hayatında. Neredeyse vahşilikten modern insan olmaya atılan ilk adım gibi birşey.

Zaman zaman geri dönsek de bağırmaya, konuşmak daha etkili olur. Sonra birgün susmayı öğreniriz. Konuşarak, bağırarak, yazarak, çizerek anlatamadıklarımızın birikimi gibidir susmak. Yani tam bir zirve.

duranadam_artworkÖyle kompleks bir eylemdir ki susmak, içinde avazı çıktığı kadar bağırmanı da çığlıklarını da barındırabilir, “Sensin“lerin en büyüğünü de. Minimum kalori maksimum sabır ister. Bağırınca kazanılmadığını görebilenlerin en etkili silahıdır. Karşında bağıranları çıldırtır çoğu zaman. günlerce konuşsan yapamayacağın etkiyi, ifade edersin bir anda.

Eğer kabullenmek için değilse, susmak isyandır.

Öğrendikçe, ustalaştıkça hayatta daha güzel susarız. Hayat bize güzelliklerini gösterdikçe, gördüğümüz, edindiğimiz güzellikler elimizden gitmesin diye susarız. Huzur için, karşımızdakini sevdiğimiz için, kazanarak bazen birşey elde edilemeyeceğini gördüğümüz için, insanları kırmanın gereği olmadığı için, için için için …

images (1)

Ve bu susulanlar birikince, basıncından patlamamak için yazarız. Yazarız ki çakılmayalım ama kontrollü serbest düşebilelim.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ne Olmadı?

Araba ile uzun yolculukları çok severim. Sık sık biryerlere gitmeye çalışırım hatta. Çok yorulursam mutlaka çeker bir yerlerde dinlenirim imagesBazen arabayı çekecek bir yer olmaz. Ortalama hızda giden bir kamyona rastladığımda, arkasından hiç sollamadan giderim. En stressiz zamanlardır onlar.  Sollamazsın, geçmezsin, ileri gitmezsin, sadece dinlenirsin. Sonra yeterince dinlendiğinde sollar yola devam edersin. (Bu da benim sistemim.)

Kimi zaman eski bir dostla karşılaşınca , eski günleri yad etme faslı bittikten sonra konuşma normal seyrine dönüyor ya hani. İşte o an dostlukların dönüm noktası olabiliyor. Beraber geçen dönemde, aşağı yukarı aynı kafada olunan insanların, zaman içinde geçirdiği aşamaları kıyaslaması safhasıdır bu.

Maddi imkan, sosyal statü falan da değil de asıl kafayı taktığım kısım kişisel gelişim. Ne oldu da ben değiştim ? Veya ne olmadı da sen aynı kalabildin?

O dar kalıplara nasıl sığdın ? Halbuki beraber yürürken ileriye doğru koşmaya hazırdın. Ne zaman vaz geçip oturdun ? Herkes oturuyor diye onlara mı uydun ? Kamyonun arkasından mı geldin şimdiye kadar ? Halbuki orası aralarda dinlenmen içindi bütün bir yolu öyle gelmemeliydin. Hiç düşünmemeyi seçmek çok dinlendirici olmalı ama düşünmeyi unutmuş olmamalı.

Sürü olarak başladığımız yolda, orada kalmayı seçenler ve koşanlar mutlaka olacak. Kalmasını ummadıklarınız kalınca hayal kırıklığı oluyor sadece.

 

 

Neyse ki sen bir yana koşarken, başka kulvarlarda koşan eski dostlar da var. Size yalnız olmadığınızı hatırlatıyorlar. Görmeseniz de onların da koştuğunu bilmek yetiyor kimi zaman. Hatta aynamda sinyallerini görmek ve beni geçmelerini istiyorum ki ben de hızlanayım.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Biraz daha zaman

 

Zaman çok ama çok ilginç bir konu. Aşağıda paylaşacağım videoda zamana bilimsel olarak  bir bakış açısını bulacaksınız.

Size kısa bir youtube ipucu da göstereyim hazır yeri gelmişken. İngilizce bilmiyorsanız bu video’yu Türkçe de seyredebilirsiniz.

Video’yu youtube’da açın. Sonra videonun üzerinde fareniz ile gezinirken videonun altında çıkan şerit üzerindeki Settings‘e (dişli şeklindeki ikon) tıklayın. Subtitle yazan yerin karşısında Off yazan yere tıklayın. Önce English‘i seçin sonra aktif hale gelecek olan Translate seçeneğine basıp Turkish seçeneğini seçin.

Böylece artık İngilizce videoları Türkçe alt yazı ile seyredebileceksiniz. Tabi çevirilerin çok iyi olacağını garanti edemem ama hiç yoktan iyidir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anı Kolleksiyonu

Turizm Pazarlaması dersinde Fikri hoca bahsetmişti bu konudan. “Nedir Turizm?” diye sorduğunda o dönem turizm eğitimimde 6. seneyi doldurmuş biri olarak aşağı yukarı 20 ayrı tanım yapabilecek durumdaydim ama hiç bir tanımım Fikri hocanın bu tanımıyla boy ölçüşemezdi. “Turizm anı kolleksiyonudur“.

Sonra tanımın çapını büyüttüm ve “Hayat” da bu tanımın karşılığı haline geldi. “Nedir hayat ?” sorusunun güzel cevabı “Anı Kolleksiyonu” değil mi ?

FB,5764,36,kanvas-tablo-saat-hatira-dekoratif-tablo-saatler-tictac-designNe yapıyoruz ki başka? Düne baktığınızda ne var elinizde anılardan başka ? O binbir emekle, zorluklarla yaşadığımız her an kolleksiyonda yerini alıyor. Bazen de kolleksiyonu biriktirdiğimiz defter çok da büyük olmadığından, eskilerden birkaç yaprağı silip yerine başkalarını koyuyoruz.

Yaşadığımız her an ancak o saniye için değerli. Geçmişte kaldığı anda kolleksiyona tabi oluveriyor. Geçen yaz gittiğiniz tatil ne kadar canlı hayallerde ? ondan önceki ? ya ondan önceki ? bir tane daha sorarsam tıkanacaksınız değil mi “ne yapmıştık 4 yaz önce ?”

Ben bu gerçekle yüzleştiğimden beri her tatili farklı yerde yapmaya çalıştım. En azından “10 senedir aynı yere giderim” deyip aynı anıdan 10 tane biriktirmedim.

Biriktiriyoruz biriktiriyoruz ve çıkışta defteri baştan sona tarayıp kısa bir özet geçiliyor, sonra da koltuğumuzun altına sıkıştırıp gidiyoruz buralardan. Geriye başkalarının defterlerinde kolleksiyon olmak kalıyor bir tek.

Kimsenin defterinde kötü birer kolleksiyon olmak istemem. Benim sayfama gelindiğinde insanların yüzünde oluşacak küçük bir gülümseme bile yeterli.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Restart

Bilgisayar işinde 20 seneyi geçtim. Artık hücrelerime kadar işledi bu meslek. Sorun gördüğümde kaynağını nasıl tespit edeceğim, nasıl çözüm yolları üreteceğim, aynı anda nasıl farklı konularla ilgileneceğim ve hatta çözemeyeceğim bir konu ile karşılaştığımda veya şöyle diyelim çözümü elimde olmayan bir sorun olunca nasıl restart edeceğim bile mesleğimden geçen alışkanlıklarla dolu.

Her yeni güne içimde bir proje yönetim sistemi ile başlıyorum, Gün içinde yeni konular geliyor, hallettiklerimi biten işler klasörüme taşıyorum. İşleri önem sırasına göre dizip başkalarını da işe dahile etmem gerekiyorsa onlara da birer “mail” gönderiyorum ve bekleyen işler klasörüne atıyorum. Mühim olan “inbox”ın çok dolu olmaması.

Bazen yeni bir güncelleme geliyor ve sistemin işleyişinde değişikliklere sebep oluyor. Bu bazen evlilik, bazen bebek, bazen başka bir iş, bazen okuduğunuz ve etkilendiğiniz bir kitap, bazen bir araştırma olabiliyor. O zaman işleyiş şeklimi gözden geçirip yeni duruma adapte oluyorum.

Bazen adapte olamayacağım bir durum oluştuğunda, sistemdeki başka bileşenlerle çakışma olmaması, dolayısıyla sistemin çökmemesi için herşeye baştan başlıyorum. Yeniden sistemi başlatırken geçici olarak biriken gereksiz tüm dosyalar da siliniyor. Bir hafifleme oluyor insanda.

İşte yabancı bir ülkeye böyle yerleşiliyor. Abartılacak birşey değil yani aslında basit bir restart. “Shutdown” olmasın diye bir önlem.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Empati

İnsanlık geçirdiği aşamalar sırasında her türlü duyguyu kullandı. Bugünkü seviyeye gelirken hırs da lazımdı, azim de, sevgi de lazımdı, nefret de, intikam da lazımdı, affetmek de. Ne gerekliyse o kullanıldı.

imagesBütün bu çağlar boyunca bir uyarıcı bize kitaplar ile uyarıcılar ile pek kullanılmayan birşeyi hatırlatıp durdu. Her uyarısında hepsi tamam ama “empati*“yi unutuyorsunuz diyordu. Eğer sana yapılmasını istemediğin birşey varsa sen de karşındakine yapma diyordu. Karşındaki aç ise onu anla, hatta senede bir ay yemek yeme ve bunu içselleştir diyordu. Acı çeken, aç, zor durumda insanlar varken, sen rahatça yaşama, birşeyler yap diyordu. Halbuki biz inatla “aç kalırken ciklet çiğnersek sorun olur mu?”, “peki aç kalalım ama sevişmemizde bir mahzur var mı?” kısmını merak ettik.

Bırakın kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı daha “adam yerine” bile koyamıyoruz ki.

İlk defa yönetici olduğumda karmakarışık duygular içindeydim. Hedefime ulaşmanın mutluluğu, başarımın takdir edilmesinin hazzı, işimi hakkıyla yapmanın ispatı olarak görüyordum bu durumu.  Birlikte çalıştığım herkese bildiklerimi öğretmeye, onlardan öğrenmeye, işimi hakkıyla yapmaya, dürüst olmaya, okumaya araştırmaya çalıştım. İlk yöneticilik tecrübemde çiçeğim burnumdayken ekonomik kriz geldi ve “haydi” dediler, “şirketçe küçülüyoruz, bir elemanının adını ver işten çıkartacağız“, önce birini düşündüm, 2-3 ay içinde evlilik düşünen, planlar yapan ve eğitim durumu dolayısıyla bu krizde iş bulması çok da kolay olmayacak olan birini… Kendimi onun yerine koydum. Mutluluğun eşiğinde herşeyin elimden alınması demekti bu. Bir daha bu noktaya asla gelemeyebilirdi. Diğerini düşündüm, yeni kredi çekmiş ev borcuna girmiş varını yoğunu bu eve yatırmış umut dolu pırıl pırıl gencecik bir insan. uyku uyuyamadım, kafamı toplayamadım, ve sonuçta isimleri bildirme zamanı geldiğinde hiç birni seçemedim. Kendi ismimi verdim. Yönetici olamasam da bir şekilde iş bulabilirdim. hem eşim de çalışıyordu o zamanlar. Bir şekilde idare ederdim.  Bu krizi zararsız atlattık sonunda.

Yıllar sonra başka bir şirkette yöneticilik yaparken kriz gene beni buldu ve gene aynı soru ile karşılaştım. Bu sefer yöneticilerin insanların hayatıyla daha rahat daha vahşice oynadığını gördüm. “Onu da çıkar”, “bunu da silelim”,  “banane ne iş yaparsa yapsın şirketin karlılığı daha önemli” toplantı sırasındaki bu laflar beni çok sarstı. Kimlerle çalıştığıma bir daha baktım. Ve yine isim veremedim.

Sonunda anladım. Ben yönetici olamayacak kadar empatik bir adamım. İş teknik konulara gelince, analize dayanınca kimse elime su dökemez ama iş insana gelince ve bir insanın hayatına değince, yönetici olamıyorum. Sonunda yine başa döndüm.

Yöneticilere şimdi acıyarak bakıyorum. Kendimi onların yerine koyuyorum ve içim ürperiyor.

Bu kadar acımasız olmayı benim bünyem kaldırmazdı iyi ki sizin yerinizde değilim.

 


 

*empati : bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Niyazi maaşı

Bir amaç uğruna başkalarının öldürülmesini isteyenler, salt kendi düşünceleri için ölecek insanları bir şekilde hayatlarından vaz geçmeye ikna etmek zorundadırlar.

imagesEğer çok zor durumdaki bir grup insan bulup, sen öl ben geride bıraktığın ailene bakarım denirse işin bir kısmı hallolur. Ama daha ulvi bir gerekçe her zaman daha çok iş görür.

Adamı karşına alır;  “Bak şimdi benim için öldüğünde aslında benim şahsi isteklerim için değil (ki yalan) bu topraklar için öleceksin ve dini mertebelerin maksimumuna ulaşacaksın. Zaten öldükten sonra benim bile ulaşamayacağım bir yerde, cennette olacaksın” dersen iş tamamdır.

Bunun alt yapısını hazırlamak uzun bir uğraştır. Ta çocukluktan başlayacaksın. Uğrunda ölünecek kavramlar oluşturacaksın ve bunun ne kadar asil bir şey olduğunu çocukluktan beyinlere kakacaksın. Yalnız sakın ama sakın düşünen sorgulayan beyin üretmemen lazım.

En güzeli sınavlarla, bilgi yığınlarıyla kafaları meşgul ederek, öğrenmesine fırsat vermeden bütün bilgileri ezberlemeleridir. Nasıl olsa ezberlenen bilgiler nöron oluşturmaz ve kolaylıkla unutulur.

Sonra din adına uğrunda ölünecek kavramları anlatman ve kabul ettirmen lazım. Dinin kitabında ‘Sadece ve sadece saldırıya uğradığında savaşma ehliyetin var ve ancak ve ancak din adına yaptığın savunma savaşında ölürsen şehit olursun’ deniyor olabilir. O halde önce burayı halletmen lazım. Bu cümlenin tamamı istediğin etkiyi yaratmıyorsa önce istediğin kelimeleri seçersin: “Savaş, ölüm, şehit” sonra bunu cümle haline getirirsin. “Ülken için savaşırken ölürsen şehit olursun“. Sonra bunu halka yedirmen lazım ama işin aslını bilmemeleri de gerekiyor.

Televizyona paraya aç birkaç adam çıkartırsın. İlk gün dinin kitabını direk okumak ne kadar tehlikeli olduğu anlattırılır. Bu kısım çok önemlidir. Çünkü o kitap kendi içinde “Sadece direk bu kitabı oku bu kitap anlaşılır açık ve nettir sakın başka kaynak arama” diye uyarıyor olduğu için, halk tarafından okunması durumunda senin ibişlerini kimse dinlemez.

Böylece kaynaktan direk bilgi almalarını engellersin. Sonra senin bu mutasyona uğramış lafını alır, hikayelerle süsler. Garip garip isimler bulup, bulamıyorsa uydurup, tarihte bu isimlerin bu lafı nasıl söyledikleri ve rüyalarında neler neler gördükleri anlatırlar. Halk hikaye dinlemeye bayılır. Hikayelerin inandırıcılığını artırmak için o garip isimli adamlara referans verip halkın bilmediği bir dilde birşeyler söylemek ve sonra çevirmek her zaman geçer akçe olmuştur. İlginç ama dinin kitabında ağızlarını eğip bükerek kitaptanmış gibi sana okunanlara inanma diye de yazıyor… Neyse…

PlatoonBu aşamaya getirdiğin halk artık hipnotize olmuş gibi o kutsal kitabı savunduğunu sanarak tam tersini savunur hale gelmiştir. Bu saatten sonra Televizyondaki ibişlere “trafik kazasında ölsen bile şehit olursun” dedirtsen de farketmez. Onu da kabul edecektir bu halk.

Sonra dersin ki şehit olursan ailene şehit maaşı bağlanacak, geride kalanlar benim sorumluluğumda olacak.

E ne duruyorsun ölmediğin kabahat.

Yalnız küçük bir dipnot. Öldüğünde resmi kayıtlara göre şehit olup şehit maaşı alacak olabilirsin ama dini kayıtlara göre ne şehit olmuşsundur ne gazi, aldığın maaş da dini kayıtlara niyazi maaşı olarak geçecektir

Kendi adına ölmesi gereken insanları yetiştirirken bazen zaten olgunlaşmış, hazır hale gelmiş meyvelerini başkaları kopartıp, “Cennette daha güzel bir yer vermek” vaadiyle sana karşı da kullanabilir.

O da işin riski.

Uçurumdan atlamaya koşan bir koyun sürüsünde durun diyen kara koyun olmak, sürüye karşı durmak, sabır, cesaret ve azim isteyen bir şeydir. Gerçekleri aramak, bulmak, yüzleşmek ve en hafifinden bunca yıl nasıl kandırıldığını kabul etmek büyük cesaret ister.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anlaşılmak

Hani hep anlaşılmayı, kendimizi doğru ifade edebilmeyi, karşımızdakinin bizi yanlış anlamamasını isteriz ya. Ben bir müddet önce vaz geçtim. Artık isteyen anlar, istemeyen anlamaz, isteyen başka organlarından anlar umurumda değil.

AnlasilmakBen artık farklı bir metod uyguluyorum hayata karşı. Ben ne istiyorsam anlatıyorum, yanlış anlaşılmamak için çaba da sarfetmiyorum. Bıraktım artık bu kaygıyı. Burayı açtım, ne istiyorsam yazıp geçiyorum. Deli gibi kendi kendime konuşuyorum bir açıdan. Sonra sitenin istatistiklerine bakıyorum. Bazen arama motorları bazen bir kişi ziyaret etti siteni diyor istatistikler. Allah bereket versin deyip seviniyorum. Her bir ziyaretçi, deli olmadığımı, o günlük kanıtlıyor bana. Aşağı yukarı her gün o bir ziyaretçiye birşeyler anlatıyorum. Cevap veren yok şimdilik. Halbuki açık bıraktım yorum yazmayı. Ama olsun en azından bir kişi okumuş oluyor ne dediğimi.

Konuşmaya kalkınca ne diyeceğimi biliyormuşçasına daha ortasında lafı ağzıma sokuyor insanlar. Yazınca en fazla pencereyi kapatıyorlar ama cümlenin geri kalanı orada kalıyor ya. Beni kimse bölemiyor burada. Bugün anlayan okuyan olmasa da yarın belki birisi okuyacak. Bir umut ki belki de anlayacak beni.

O kadar önemli işte anlaşılmak. Sırf bu yüzden bu kadar emek.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Morondan Nörona

Yıllar önce çalıştığım iş yerinde yöneticilik yaparken aldığım bir eğitim vardı. “Beyin gelişimi ve öğrenme” başlıklı bu eğitim gerçekten çok ilgimi çekmişti. Daha önce de beyin ile ilgili birşeyler okumuş araştırmıştım ama bu eğitim benim için dönüm noktası oldu. Bir bakıma kendimi keşfettim veya yeniden tanımladım.

brain-bulb

Bu eğitimi unutulmaz kılan eğitimin bir noktasında geçen bir cümle ve oradaki “yönetici”lerden birinin verdiği tepkiydi.  Cümle aynen şöyle. “Doğumdan itibaren 1 sene içinde beyin iki katına kadar büyür“, kadın yöneticinin tepkisi “Benim iki çocuğum var demek ki benim beynim 4 kat büyümüş“.

Eğer ki patronun kız kardeşi olduğunuz için yönetici olduysanız ve başka da meziyetiniz yoksa verilebilecek en güzel tepki bu olurdu herhalde. O eğitimde kimlerin olduğunu net hatırlamıyorum ama bu yöneticiyi üzerinden 15 sene geçmesine rağmen unutamadım.

Öğrenmenin fiziksel olarak nasıl birşey olduğunu bilmek, öğrenme hakkındaki düşüncenizi değiştirebiliyor. Tamam herkes için aynı değil mesela bahsettiğim yöneticide en ufak bir kıpırdama bile olmadığı çok açık.

Bu konu hakkında youtube’da harika belgeseller var. Özellikle BBC nin Türkçe yayınlanmış beyin belgeselleri mükemmel. (Aşk hakkında bir belgeseli var ki muhteşem ve ondan ileriki konularda mutlaka bahsedeceğim.) Yapacak birşeyiniz olmadığında ve TV sizin için de sıkıcıysa bunları arayıp seyredin. Bakış açınızı çok değiştirebiliyor.

imagesÖzetle beyin bütün bilgileri bir şekilde depolayan ve bu bilgiler arasında bağlantılar (nöron) kuran bir mekanizma. Bir bilgiye ne kadar çok bağlantı mevcutsa o bilgiye o kadar rahat ulaşıyorsunuz. Kullanmadığınız bağlantılar da zamanla kopuyor ki biz buna unutma diyoruz. Sonra bağlantı tekrar kurulduğunda bilgiye ulaşabiliyoruz. Bilgi hep orada duruyor. Sadece o bilgiye nasıl gidileceğine dair yollar kapanıyor. Bu yolların açılmasına hatırlama diyoruz işte.

Bunun çok güzel bir örneği vardı o kursta. Mesela “Elma” dediğim anda aklınıza gelen herşeyi sıralayın. Kırmızı, yeşil, yuvarlak, meyve, ağaç, sulu, pamuk prenses, elma kurdu…. ve daha başka ne geliyorsa. İşte bu aklınıza gelen herşey elmanın beyninizde depolandığı yer ile mesela kırmızının depolandığı yer arasındaki bir bağlantı, bir yol. Kırmızıya ulaştığınızda aklınıza gelenler ne mesela ? Bayrak, kan, gece lambası, en sevdiğiniz gömlek, elma, karpuz …. işte bunlar da “kırmızı” ile aklınıza gelen diğer şeylerin bağlantı yolları.

Beyninizin içinde her öğrendiğiniz yeni bilgi bir başka bilgi ile arasında yol oluşturmak zorunda. Bu yolların fazlalığı hem bu bilgiyi unutmamanızı, hem de ileride kullanırken, mesela bir sorunun çözümü sırasında, aklınıza hızla gelmesini sağlıyor.

Öğrenmenin yaşa bağlı olarak yavaşlamasını kabul etmek çok kolay değil. Evet eski enerjinizle öğrenemiyorsunuz ama öğrenme yaradılışımızın bir kodu ve asla ama asla körelmiyor. Biz kullanmaktan vaz geçiyoruz sadece.

Beynin yeni durumlara adaptasyon kabiliyeti ise başka bir harika yetenek. Beyninin %60ını kaybeden insanlarda bile hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek mümkün. En azından örnekleri var. Bir bölgenin görevini başka bir bölgeye aktarabiliyor ve hatta kendinizde hiç olmadığını sandığınız yeteneklerin birden bire ortaya çıkıverdiğine şahit bile olabiliyorsunuz. Beyin, inceledikçe mimarisine hayran olduğum bir mucize aslında .

Uzmanı değilim ama meraklısıyım. O yüzden ileride bütün olarak beyin yerine parça parça her bir özelliğini anlatmayı düşünüyorum. Siz de kendi araştırmanızı yapın bence.

Korkmayın öğrenmek çok güzel.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kim Kimden

Dünyanın evrilmesi esnasında bir konu evrilmeye direnç göstermiş hatta tersine geri gitmiş. Gruplaşmalar… Öyle hassas bir dengede duruyor ki bir adım ötesi de bir adım gerisi de mükemmel. Ancak olabilecek en kötü noktada kalmayı downloadbaşarabilen bir konu bu.

Hiç gruplaşma olmasa otomatikman kavga, sınır, çatışma bitecek, gruplaşma büyüyüp herkesi içine alsa çatışacak grup kalmadığı için yine çatışma ve sınır bitecek. Ama yok illa muhtelif gruplar olacak ve biribiriyle çatışacak ki huzur bulamayalım.

“Sen bizdensin !”, “Ben sizdenim !”, “O bizden değil !”, “Biz kimiz?”

Pekı o zaman “Ben kimdenim?”

ihtiyaclar-hiyerarsisi-piramitKimden olduğunu seçmeden de bir gruba dahil oluyorsun. Sonra bilinçli olarak seçerek de dahil oluyorsun. Sürü içinde yaşamak fıtratımızda var. Maslow ihtiyaç hiyerarşisinde* üçüncü sırada sayar bir gruba ait olmayı. Öyle bir içgüdü ki dayanamıyoruz, karşı koyamıyoruz.

Bir futbol takımı, siyasi parti, ideoloji, din, mezhep, ırk, ülke, mahalle, meslek grubu, arkadaş grubu farketmiyor. Mutlaka bir grubun içinde kabul edilmiş olarak, o gruba ait olarak yaşama dürtümüz var.

Bir gruba da girdik mi, dışlanmamak veya grup içinde saygın bir pozisyon elde etmek için yapmayacağımız şey kalmıyor.

Durup sakince düşününce son derece saçma gelebilen bir konu grup tarafından önünüme konduğunda deliler gibi savunuyoruz. En okumuş, aklı başında insanlarda bile gözlemledim bunu. Grubun dışındayken eleştirel yaklaşırken, gruba dahil olunca ölesiye haklı bulan insanlar gördüm. Özellikle siyasi parti söz konusu olunca hele vaziyet çok daha kötü.

Bu davranışı bilen bir grup lideri grupları birarada tutmak için ya ortak bir hedef ya ortak bir düşman belirlemek zorundadır. Böylece grup dağılmadan başarıya veya liderin akıl sağlığına göre cinnete birlikte koşabilir.

Buna çok güzel iki örnek var tarihte:

Mustafa Kemal, ortak bir düşman yerine ortak bir hedef belirledi. Yükselmek, ileri gitmek ve modern devletler seviyesine çıkmak. Ortak bir düşman da negatif bir yükleme ile aynı etkiyi sağlar aslında. Amerika yıllarca kominizmi dolayısıyla da Rusya’yı senelerce ortak düşman olarak göstererek ülkeyi başarıyla yönetti.

Bazen düşman yenilir. O zaman yeni bir düşman bulmanız gerekir. Tıpkı El-Kaide, Saddam, Esad veya ISID ya da DEAŞ gibi..

HiRes_0Madem ki gruplara dahil olmadan yaşayamıyoruz; o halde belki içinde bulunduğumuz grubu bu şekilde analiz edersek, grubumuza bundan sonra farklı bir gözle bakabilir, hatta belki de eleştirebiliriz.

Bir grup size bundan 100 belki 1000 yıl önce olmuş bir olayı gösteriyorsa ve karşınızdaki grubun düşman olduğunu söylüyorsa, düşmanınız hiç bitmiyorsa, hatta bütün dünya size karşıysa, tam herşey yolundayken birden ortalık karışıyor ve savaşmanın eşiğinde geziliyorsa bulunduğunuz grup sizi kullanıyor demektir.

Bu grup dini bir grupsa eğer elinizdeki dini kaynakları sorgulamanız doğru bulunmuyorsa, sürekli bir dini liderin söylediklerinden bahsediliyor ama işin özüne inmeniz istenmiyorsa; “Siz anlayamazsınız ben anlar size anlatırım” diyen adamın sizden daha zeki olmadığı gün gibi meydandaysa bu grup sizi kullanıyor demektir.

Ait olduğunuz mezhep, dinin en doğru  halinin kendi söyledikleri gibi olduğunu, diğer mezheplerin zamanla olayları çarpıttığını söylüyorsa kullanılıyorsunuz demektir. (Diğer mezhep de kendi taraftarlarına bunları söylüyordur)

Başarısız olan futbol takımınız; “federasyon ve hakemlerin zaten hep diğer takımları desteklediğini” söylüyor ve onları bir çeşit düşman olarak gösteriyorsa, kullanılıyorsunuz demektir.

Bugün bir durup düşünün, ait olduğunuz gruplar ne kadar doğru ? Ne konuşuyorlar ? Acaba söyledikleri şeyler ne kadar gerçek ? Başka gerçekler olabilir mi ?

Bunlara baktığınızda kullanılmadığınız yönünde bir fikriniz oluşursa ne ala. Demek ki kullanılmaktan aslında hoşlanıyorsunuz veya kendinizi grubun dışına itilmiş olarak görmekten ölesiye korkuyorsunuz demektir.

Gelin mantık ve düşünce etrafında gruplaşalım ve bu “cehalet ve kullanılma” kalıbına karşı savaşalım.. 

 

Yok yok sadece ironi yaptım. Kimseyle savaşacak halim yok benim.


 

* Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir.

  1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
  2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
  3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
  4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
  5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zarf mı Mazruf mu ?

Üniversite yıllarımızda ev arkadaşımla beyin jimnastiği yapardık bol bol. Düşündüğümüz konulardan biri de “eğer herkes birbirinin aklını okuyabilseydi dünya nasıl olurdu?” idi. Şu andaki halimizde birdenbire böyle birşeyin olması dünyanın sonu demek o kesin ama en baştan beri böyle olagelseydi bence dünya çok daha güzel bir yer olurdu.

Önce, bilmeyenler için bir açıklama: “Mazruf“, zarfın içindeki demektir.
Copy of PEAK COLOURED-8Gelelim meşhuuur zarf mı önemlidir mazruf mu tartışmasına. İşin özü mü önemli nasıl yaldızlayıp sattığınız mı? Dış görünüş mü önemli iç güzelliği mi? Yapılan işin faydası mı önemli, nasıl pazarlandığı mı? Kılınan namazın ritüeli mi önemli içeriği mi? Bindiğiniz arabanın markası mı önemli, sizi amaca yönelik taşıması mı ?

Eğer iş karşı cinsi etkileme ise zarf doğal olarak önemli. Bırakın insanları hayvanlar bile zarflarını süslüyorlar bu konuda. Bunu zaten yadırgamıyorum.

Eğer söz konusu işin ise zarfın önemliliği su götürmez. Sen dünyanın en iyi adamı olsan alıcın yoksa açsın. Dolayısıyla en azından satışı tamamlayana kadar zarfını süslü tutmak zorundasın.

Kısaca zarf önemli. Yapılan her işte, iş lafa gelince mazruf önemli deriz ki bunu dememiz de zarftır. Fakat bir noktadan sonra çoğumuz için kantarın topuzu kaçar ve madem zarf önemli, mazrufla uğraşmanın manası yok sadece zarfla işimi görürüm noktasına kayabiliriz.

Haydi birbirimizi kandırırken anlarım ama ibadette bile mazruf önemli değilse artık kronikleşmiş bir hastalık söz konusu değil mi?

Eğer senin içini, dışını, aklındakini, gizlini, saklını bilen bir varlığa bile samimi değilsen ve yaptığın ibadeti insanalara gösteriş için yapıyorsan durum gerçekten vahim.

letter-opener-butterfly

İnsanlığın daha iyi bir noktaya gelebilmesi için hepimize düşen iki görev var.

Önce mazruflarımızı düzelteceğiz sonra da önümüze gelen zarfları açacağız.

Hem kendin düzgün bir adam olacaksın hem karşındakinin süslerini ayıklayıp içinde iyi bir adam var mı diye bakacaksın.

Yoksa ömür boyu bir sürü okunmadık mektubumuz olacak benden uyarması.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Betonarme Fikirler

Her ne olursa olsun bir fikre beton sağlamlığında tutunmak kadar tehlikelisi yok. Hiçbirşeyin doğruluğu mutlak değil. Hatta doğruluğun mutlak olmadığı bile mutlak bir doğru değil.

Hani dünya düzdü? Yuvarlak dedi diye adamı öldüren insanlar sadece doğru da olsa yeni bir fikre karşı savaşıyorlardı. Sevmiyor insanoğlu yeni fikirleri. Eskisine sıkı sıkıya tutunmak daha çok hoşuna gidiyor. Acaba neden ?

ThinkerBence düşünmeyi sevmiyor insanlar. Her ne kadar bu bize verilmiş bir ödülse de ölesiye kaçıyoruz bu ödülden. Ha tabi düşünmek düşünen için ödül, düşünmeyi sevmeyene ceza bile sayılabilir.

Bir bakar mısınız etrafa. ne çok övünür değil mi insanlar inandıkları dinle. Ölesiye savunur hatta ölür, öldürürler bu uğurda.  Aslanlar gibi tartışır, bir sürü fikir ileri sürer, bir sürü fikre inanırlar. Sizce kaç tanesi o ölesiye inandıkları dinin tek kitabını okumuştur ve anlamıştır?

Öleceksin ama ne uğruna öldüğünü bile okumayacaksın. Ne acayip bir organizma şu insanoğlu. Bundaki tezatı bile görmüyorlar. Sağdan soldan duydukları yetiyor. Hiç merak etmiyorlar. Hatta duydukları arasında açık çelişki olduğunu biliyor ama çelişkili cümleyi söyleyen “Evet çelişkili ama düşünme bunu.. Günah… Böyle kabul edeceksin” diyor ve “Haa tamam öyleyse” deyip kabul ediyorlar.

Bir yerde bir acayiplik var.

Yok mu ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kartal Yavrusu

Bilir misiniz eski bir hikaye vardır.

Bir zamanlar bir kartalın yuvasındaki bir yumurta rüzgarla yuvadan düşüp, bir şekilde kırılmadan bir kümesin içine sürüklenir. Tavuklar da bir şekilde yadırgamadıkları bu yumurtayı kendilerinin sanarlar. Kuluçka zamanı bitip de yumurtalar kırılınca içinden çıkan bu çirkin hayvanı alıp kendi doğruları ile yetiştirirler.

Kartal iç güdülerine hakim olamayıp uçmak ister ama tavuklar engel olurlar ona. “Biz tavuğuz uçamayız hiç boşuna deneme bile” derler. Kartal yavrusu her uçmaya niyetlendiğinde, her gökyüzüne bakıp kanatlarını açtığında bir tavuk başında bitip “hayır sakın…. uçamayız !” diye hatırlatır.

Böylece yıllar geçer ve kartal kanatlarını bir kere bile çırpmadan hayatının sonuna gelir. Tavuk olarak yaşadığı ömrü biter ve hiç uçmadan hayata gözlerini yumar.

naissance de bébé

Hayırdır!? Size de uçma sakın diyenler mi var? Boşuna uğraşma o konuları sen anlayamazsın, oralara gidemezsin, o işleri yapamazsın, bu işler seni aşar bak yıllardır hiç birimiz uçamadık diyenler mi var?

Onları mı hatırladınız birden? Yapamayacağın hiç birşey yok sadece yapamayacağını söyleyenler var. Kanat çırpmak senin elinde, bak bakalım uçabilecek misin  Yoksa tavuk olarak mı kalacaksın?

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sürdürülebilir Saflık

Askerde bır kural vardı. Size öğretilmeyenden sorumlu değilsin. Yani sana selam vermek öğretilmediyse selam vermeyeceksin.

Bu kural hayat düsturumuz olmuş. Fakat her zamanki gibi işimize geldiği şekilde birazcık eğip bükmüşüz. Şimdi bu kural hayatımızda şu hale gelmiş. “Öğrenmezsem sorumlu da olmam” 

Beyin düşünmek için sanki benzin yakıyor. Tasarruf olsun diye hiç bir sorunun cevabını bulmayla uğraşmıyoruz. Tesadüfen karşılaştığımız birisi “bak çözüm budur” derse hop alıyoruz içeri. Hatta ondan sonra çelişkili bir başka cevap gelirse, yeni gelenle kıyasıya savaşıyoruz bir de. Sanki düşünüp de cevabı bulmuş gibi, başkasının fikrini sahipleniyoruz. Öyle ya kim düşünüp de hangi fikir doğru karar verecek ki şimdi ? Eski iyidir…

Bizi düşünmekten kurtaracak herşey iyidir. Mesela size bir fikri satacak olan adam “Bunu tarihte ünlü düşünür Mursini dedi” derse var ya, yeme de yanında yat. Tarihte öyle biri mi varmış, düşünür müymüş, ne düşünürmüş ? Amaaaan bize ne. Bir de üstelik bu düşünür 1000 yıl önce yaşadıysa var ya…. “Kardeşim 1000 yıldır adamlar yanlış yapıyor bir tek sen mi doğrusunu biliyorsun?” dedik mi karşıdakini kilitledik gitti. Hiç gerek kalmaz düşünmeye.

Bazen onbinlerce yıl dünya düz diyenlere karşı birisi çıkıp hayır yuvarlak der ya hani. Böyle bir işgüzarın aramızda yeri olmadığını, bundan sonra başkalarının da böyle abuk şeyler söylememesi gerektiğini açık bir mesajla anlatmak gerekir. Öldürürsek benzin tasarrufu olur. Beyinlerimiz az yakar. Aslında çabuk davranmak da lazım. Birkaç kişiyi zehirleyip sonradan bütün dünyanın hayret buna nasıl inanmışız şimdiye kadar diyeceği bir fikrin olgunlaşmasına sebep olabilir bu yaratıklar.

Kafamızdaki önceden yerleşmiş fikirleri sonradan destekleyen herkes çok değerlidir. Onlara ne versek azdır. Yeter ki başka bir fikir üretmesinler. Eskisini yaldızlaya yaldızlaya anlatsınlar isteriz. Hatta eskisinin motiflerine ters düşmeyen ilaveler de olabilir. Ne ücret ödense azdır bunlara. Yaptıkları ile söyledikleri ters olabilir onda bir sorun yok.

En çok da bu adamların ne mal olduklarını söyleyenlere kızmaz mıyız ? Kim ki bu eleştirenler? Daha dünyanın düz olduğundan haberleri yok. Bir de utanmadan gözlerimizi açıyorlar. Kardeşim açmasana gözümüzü ışık giriyor rahatsız oluyoruz.

Bizim bütün bilgimizin kaynağı olan bir kitabımız var. Öyle güzel bir kitap ki dantelden kılıf ördük, duvara astık, bırak okumayı açmaya kıyamıyoruz. Öyle harika bir kitap ki yapmamız gereken herseyi yazıyor. Ne demek orada yazmıyorsa yapmamız gerekmiyor ? Tabi ki yumurtanın nasıl kırılacağı da bizim bilgimiz dahilinde ve nasıl usulünce kırılması gerektiğini anlatan alimlerimiz olmuş. Hatta tavanın kenarına vurup kıranlar ile iki yumurtayı tokuşturanlar diye iki ekol çıkıp birbirleriyle yıllarca savaşmışlar. İnsanlar ölmüş bu yüzden. Onun için biz tavaya vurup kıranlar bu işin kurallarını 25 ciltlik dev bir eserde biraraya getirmişiz.

“Önemli olan yumurtanın kırılmış olması” ne demek  ? Nasıl kırılacağı lezzetini etkiler bir kere. stock-photo-idiot-word-cloud-283356002Tavanın kenarına vurarak kıranlar bu lezzete en yakın olanlardır. Ünlü alimlerimiz tavanın kenarının verdiği lezzet hakkında boşuna mı tartıştılar. yani bunca alim bilemedi ama sen biliyorsun doğruları öyle mi ?

 

Nedir bu düşünenlerden çektiğimiz. “İnsan düşünen bir hayvandır” diyorlar bir de. Biz düşünmüyoruz kardeşim var mı ötesi ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Denge

Balancing stonesZamanın ve dünyanın öyle bir dengesi var ki ve bu dengeyi size öyle bir şekilde gösteriyor ki, buna şahit olup da tesadüf demek için salak olmak lazım.

Yapacağınız bir işin neticesinin kötü olacağını öngöremediğinizde o işin olmasını egelleyen, veya tam zor bir duruma düştüğünüzde sizi o durumdan çekip çıkaran acayip bir olay zinciri oluşuyor. Üzerinde düşünmeyip son halkayı gördüğünüzde tesadüf demeniz çok normal.

Ben zincirin diğer halkalarını incelediğimde çok hassas bir mekanizma görüyorum ki büyülenmemek elde değil.

Bunu biraz önce yaşadım ve çok ilginç bir örnek.

Bir sürü sebepten dolayı çalışmakta olduğum sonsuz kontratlı işi değiştirmem gerekiyordu. Kasım ayında yeni bir kontrat aramaya başladım ve ancak Şubat ayında 6 aylık kontrat ile şimdiki işime başladım.

Öyle acayip bir zamanlama oldu ki o dönemde geç kaldığım için çok ciddi panik yapmıştım. Çünkü 5 Mayısta vizem dolduğu için 6 aylık kontrata imza atmak kolay değildi. Yine de bir şekilde imzaladım ve Temmuzda bitecek bu işe başladım.

Bu iş yerinin yeni bir müşterisi için mevcut sistemlerini modifiye etmem gerekiyordu. işin ortasında bir yerde müşterideki kontak adamımız hastalandı. 1-2 ay işe gelemedi. Biz bu dönemde bir hayli mesafe katetmiştik.

Sonra geldiğinde yapılan işlerin yapısını değiştirdi. Ve tekrar baştan birsürü noktayı yapmak zorunda kaldık.

Ve ben Mayıs’ta Vize başvurumu yaptım. Normalde Temmuz sonunda bitecek olan kontrattan önce cevap gelmesi gerekirken İngiltere’deki seçimlerden sonra göçmen politikası değiştirildi ve vizeler geciktirilmeye başlandı.

Vizeyi alamayınca yeni kontrat alamayacaktım, yani 31 Temmuzdan itibaren işsizim demekti. Her ne kadar 2 ay idare edecek kadar para ayırmış olsam da vize için maksimum dönüş süresinin 6 ay olması potansiyel sorun olarak önümde beni bekliyordu. Yani devlet Mayıstan itibaren 6 ay içinde yani Kasım başına kadar cevap vermeyebilirdi.

Bu da benim Ekim ayında maddi sorunlarım olacağına işaret ediyordu. hatta sonraki ayda ve hemen iş bulsam bile bir sonraki ayda da..

Sonra birden hastalanan adam yüzünden zamanında yetişmeyen işlerden dolayı projenin açılışı 1 ay ertelendi. Ve birden bana kontratı 1 ay uzatma teklifi geldi.

Olayların zincirini görebiliyor musunuz bilmiyorum ama öyle bir denge var ki inanılmaz. Mesela ben ta ilk başta Kasım ayında 6 aylık iş bulsaydım şu anda 3 aydır işsizdim ve daha da 3 ay işsiz kalabilirdim. Sonra adamın tam zamanında hastalanması da başka bir etken, ki burada zincirin ucunu merak etmiyor değilim. Acaba ne oldu da hastalandı ?

3264396897_71af56840f_bBen hayatı bir ip olarak düşünürüm. Bir yumak ipimiz var ve hayata başladığımız yerde ileriye doğru firlatılıyor veya yuvarlanıyor. Zaman yokuş aşağı engebeli bir tepe ve yumağınız taşlara takılıp bazen zıplayarak bazen başka yumaklarla çarpışarak aşağı yuvarlanıyor. Tabi sizden önce başkalarının yumakları da fırlatılmış, sizden sonra geçtiğiniz yerlerde başka yumaklar da atılıyor.

Sizin yumağınız bir müddet bazı yumaklarla beraber yuvarlanırken, ipler birbirinie değiyor. Sonra bir engele takılıp ayrı noktalara da savrulabiliyor, yandan gelen yumak sizinkine çarpıp size başka bir yola sokabiliyor. ve böyle böyle yumaklar bir yerde tamamen açılıp bitiyor. Ama başka yumaklar yuvarlanmaya devam ediyor.

Ve bu tepedeki bir çakıl taşının yer değiştirmesi veya küçük bir esinti hem sizin yumağınızın hem başkalarınınkini etkiliyor. Bence olan da bu. Siz bugün dua ediyorsunuz o dua geçmişte bir adamın terliyken sırtına doğru esen soğuk bir rüzgar olabiliyor.

Benim hayatımdaki bu kayma mutlaka başka birilerinin hayatında da bir kaymaya sebep oluyor ve bu dalgalanma devam edip gidiyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Soy sop ırk şu bu vs.

Kendi seçimin olmadan bir coğrafyada ortaya çıkıyorsun ve sana “Sen busun” diyorlar. Bunu nasıl büyük bir başarıyla söylüyorlarsa artık öyle bir inanıyorsun ki senden 100 sene önce birilerinin birilerine yaptığı bir fenalığın peşine düşüp, “sen şusun” denmiş olanlarla kavga ediyorsun

main_racism_416Sonra 3 günlüğüne ziyaret ettiğimiz dünyada şusunlarla busunlar birbirlerini yiyor ve bundan da 100 sene sonra başka şusunlarla busunlar bunun hesabını soruyor.

Sonra birileri çıkıp diyor ki “siz madem ki şusunuz haydi öbürlerinin yaşadığı yerleri ellerinden alalım ve bu arada hep beraber ölelim” ve sen yine 3 günlüğüne ziyaret ettiğin dünyanın 2 günü zaten fazla bana diyerek 1 gün sonra check out olmaya gönüllü oluyorsun.

Ö-LÜ-YOR-SUN … şaka değil bak bu. En kötü ihtimalle ölmeyip ÖL-DÜ-RÜ-YOR-SUN.

Peki NE-DEN ???

Bu arada “sen busun” derken, “ve biz O‘na bu şekilde inanırız” diyorlar. Şunlar da O‘na inanıyor ama bizim gibi inanmıyorlar haydi onları keselim yakalım yaşatmayalım diyorlar. Derhal ölmeye öldürmeye koşuyorsun.

Peki NE-DEN ???

Sen bu doğum piyangosunda diğer tarafta da olabilirdin. O zaman sana şusun deyip şu şekilde inanıyoruz diyeceklerdi ve yine düşünmeden ölmeye öldürmeye gidecektin.

NE-DEN ?

Çünkü;

2 metrekare yerimiz var birbuçuk sana iki bana paylaşmayla uğraşıyoruz. bunu paylaşmayla uğraşana kadar kucaklaşsak yarım metrekaresini anca kullanacağız ve gerisi bize ferah ferah yetecek. Zaten sonunda 1 metrekaresine sen 1 metrekaresine ben yatacağız bitip gidecek.

Sıkılmadınız mı tanımadığınız yüzünü görmediğiniz piyangoda size denk gelmiş insanların kan davasını gütmekten? Tartışmaktan yorulmadınız mı ?

Bir sünger çeksek de şusuz busuz ötekisiz biz olsak

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail