İnsan olmak

Biyolojik olarak iki ayağa kalkıp biraz yürüdükten sonra olmasına insan olduk da, hayvanlıktan kurtulmak biraz zaman alıyor anlaşılan.

Uzaydan gelip dünyanın gidişatına bakınca durumumuz pek de parlak gözükmüyor olsa gerek. O yüzden bir müddet daha uzaylıların gelmemesi yararımıza olur.

Ömrünün biteceğinin ayırdında olan tek canlı olarak, şu üç günlük dünyada kendi kendimizi sınırlayıp, olanı paylaşmadan, diğerinin elindekine göz dikerek, saygıyı, sevgiyi, hakkı, hukuku, adaleti, gözetmeyerek yaşayıp, hala insan olduğumuzu iddia ediyoruz.

Eğitim dediğimiz şey hayatta en kullanılmayacak şeyleri anlatıp en lazım olacakları atlayıp, en anlaşılmayacak yaşlarda en kendi kendine keşfedilmesi gerekenleri yalan yanlış çocukların kafasına çakmaktan ibaret. Hem de yıllarca!

Sadece insana değil planktona bile saygılı olmak zorundayken kristal dükkanındaki bir fil gibi herşeyi yıkıp kırıp sadece kendi istediğini yapanlarla doldu ortalık.

Din, millet, kavim, ırk, tarikat derken gruplaşabilecek ne bulduysa gruplaşan ve en doğrusunun kendi grubu olduğuna kendini inandıran, başkaları buna inanmadığı için hiç dinlemeden diğer grupları yok etmeye çalışan virüsten beter bir canlı türü oluştu.

Halbuki ben bu yüzyılda dünyanın herhangi bir yerini beğendiğimde orada yaşayabilen, çalışabilen, etrafımdaki insanlarla gülüp eğlenip konuşabilen sonra belki başka yerleri gezerken fikrimi değiştirebilen, artık savaş vs olmadan güvenle yaşayabileceğim, sınırlarla çevrilmemiş bir hayat bekliyordum.

Hırs, para, iktidar, cehalet, anormal nüfus artışları vırt zırt derken yine kendimizi ortaçağda bulduk malesef.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kurallar ve Nezaket

Neden İngiltere’de araç kullanmak daha kolay diye düşünürken bazı cevaplar geliştirdim. Belki de Türkiye’de özellikle de İstanbul’daki trafiğin çözülmesine sanıyorum ki katkısı olacaktır. (!)

1- Kurallar

Ehliyeti alırken kurallar kesinlikle öğretiliyor ve sınanıyor. Trafikteki herkes geçiş kimin hakkı, nerede beklenir nerede geçilir biliyor. Kuralları çiğnediğinizde cezayı elinizde buluveriyorsunuz. Ancak para cezası, miktarına rağmen bunların içinde caydırıcı olanı değil. Asıl puan cezası çok ciddi caydırıcılığa sahip. Toplam 12 puanınız var. O da ilk 2 seneye 6 puanla başlıyorsunuz ve 2 sene sonra 12 puana çıkabiliyorsunuz. Kırmızı ışıkta geçmek 3 puan, hız sınırını aşmak 3 ten başlıyor çok hızlıysanız daha da fazlasına kadar gidebiliyor. Puanlarınızı bitirdiğinizde ehliyete el koyuyorlar. Alkollü araç kullanmak ise puanı da aşan direk hapse kadar yolu olan bir hata.

Yani ehliyeti aldınız o gazla hızla (ki bu hız saatte 30 mil yani yaklaşık 50 km olabilir) kırmızı ışıkta geçtiniz hop gitti ehliyet.

Puan cezalarının bir başka yanı da zaten çok yüksek olan sigorta primlerini daha da yükseltmesi. Sadece o sene için de değil, sonraki senelerde de puan silinene kadar her sene yüksek prim ödemeniz söz konusu.

Etrafta hiç polis görmezsiniz, hatta ben daha hiç çevirmeye de rastlamadım. Daha da enteresanı kameraların yerleri de işaretlerle belirtilmiştir. Bazı kameralar ve işaretler sabittir. Bilirsiniz nerde ne var. Bazen de işaret vardır ama kamera yoktur onu da bilirsiniz. Ancak bir gün bir bakarsınız bir gün oraya mobil kamera koymuşlar ve gülümseyin çekiyoruz deyivermişler.

Ben bir kere 30 mil ile sınırlı yolda 35 mil ile hız cezası yedim. Onda da tam bir gün süren bir eğitime gelirsen puanı bir kerelik düşmeyiz ama sen bilirsin diye bir mektupla yönlendirdiler. İnsanın içini bayan ve tövbe ettiren bir gündü. Sabahtan akşama kadar hızlı gidersen ne olur, hız sınırını nasıl bileceksin gibi 3-4 konuyu döndür çevir anlattılar. Çıktığımda tövbekardım. Ancak puan cezası almadığım için yine de mutluydum. (evet parayı aldılar)

2- Nezaket

Bir de trafikte yazılı olmayan centilmenlik ilkeleri var. Eğer arkandaki trafiği engellemeyecekse yol vermek, sana yol verildiğinde avuç için karşıya gösterilerek veya dörtlüleri bir iki defa yakarak teşekkür etmek, yol verilmediyse kafa çıkartmadan sabırla beklemek, kornayı ota çöpe çalmamak, sırasıyla yayalara, bisikletlilere, motosikletlilere azami dikkat göstermek ve asla onları sıkıştırmamak bunlardan bir kaçı.

Bir döner kavşağa gelince kavşaktaki herkes yol kimin hakkı, ne zaman hak kendisine geçecek biliyor. Bu yüzden de trafik ışıklarından daha akıcı bir trafik sağlıyor. İngiltere bu sebeple dünyada en çok döner kavşağa sahip ülke.

Mesela sağa döneceksin. Sağdaki şerit dönüş için ve tıklım tıklım dolu. Soldaki şerit ise bomboş. Hiç kimsenin aklına soldan gidebildiğim yere kadar gideyim en son anda sağa burnumu sokarım demek gelmiyor.

Yine İngiltere’de selektör yapılırsa sen geç sana yol veriyorum manasına geliyor. Hayır ben geçeceğim yola çıkma diye bir işaret bile yok.

Peki Türkiyede durum ne ?’

Ben 20 yıl İstanbul trafiğinde araba kullandım. Türkiye’nin hemen her tarafına gittim. Zaman içinde trafik ve kural tanımazlık hep kötüye gitti. İngiltere’den Türkiye’ye gidişlerde araba kiralardım önceleri. Sonra bir seferinde pes ettim. Bir pazar sabahı saat 5 civarı havaalanından eve giderken önce bir araba en sol şeritte arkama takılıp tampon tampona selektörler kornalar ile yol istedi. Yolu verince beni geçip en sağ şeritten kıl payı kurtaracak şekilde ana yoldan çıktı. Madem çıkacaksın derdin neydi kardeşim diye düşünürken bir virajda hiç bir yol onarımı levhası falan olmamasına rağmen 3 şeritli yolun soldan 2 şeridinin hunilerle kesildiğini gördüm. Yol tamamen boş olmasa çarpmamak imkansızdı. Sonraki günlerde yürüyerek yarım saatte gideceğim mesafeyi arabayla 45 dakikada gidip bir de park derdiyle uğraşınca tamam dedim. Buraya kadarmış. Ben artık bozulmuşum. Kurallar içinde kullanan ve kuralsızlıkta şaşkın ördeğe dönen bir şoför olmuşum. Bu sebeple de artık Türkiye’de araba kullanmamak daha doğru diye düşünüyorum.

Sonrasında taksi ve minibüslerde kaldırımdan, tersten ışık mışık takmadan sürüşler gördüm. Hatta cenaze arabasında şoför emniyet şeridinden sürerken ‘abi millet sanki acil bir işi varmış gibi emniyet şeridine giriyor ya’ diye şikayet etti. ‘E sen ?’

Trafiğin normale dönmesinin ilk şartı önce herkesin kesin ve net kurallara uyması. Sonrasında cezaların yeterli caydırıcılıkta olması. Centilmenliğin ve nezaketin sürücüler arasında tekrar hakim olması. Yoksa istediğin kadar yeni yol yap istediğin kadar şerit aç hikaye.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kuşak Çatışması

Neyi ne kadar doğru öğrendik ki, öğrendiklerimizi çocuklarımıza aktarmakta böylesine ısrar edebiliyoruz? Şahsen, ne öğrendiysem hemen hepsinin yanlış olduğunu ilerki yaşlarda farkettim. Baştan öğrenmek kolay ama öğrendiğini silip yerine doğrusunu koymak, işte o zor.

İlk birkaç bilginin yanlış olduğunu farkettiğimde inatla “hayır doğru olmalı” diye kendime kanıtlar aradığımı hatırlıyorum. Ne zor gelmişti kabullenmek. Sonra bir kere o duvar yıkılınca, herşeyi sorgulayıp şaşkınlıkla nasıl bu kadar yanlış biriktirdiğime inanamamıştım.

Bir müddet sonra buna alışıyor insan ve “emin miyim belki bu da yanlış dur bir dinleyeyim karşı tezi belki bu bilginin de değişmesi gerekiyordur” kafasına geçiyor.

Burada listelemek çok uzun sürer ama kısaca sorularını sorayım isteyen araştırsın. Kimseyi ikna edecek halim yok zira.

  • Yumurta kolestrol yapar mı?
  • Çok para kazanmak başarı mıdır ?
  • Tereyağı . kuyruk yağı zararlı mı?
  • Tasavvuf islamın bir fraksiyonu mu?
  • En iyi okullarda okumak şart mı?
  • İslamın şartı beş mi?
  • Gaza ve şehitlik size öğretildiği gibi mi?
  • Agile yazılım geliştirirken sprint şart mıdır?
  • Sigortalı bir işte emekliliğe ertelenmiş bir hayat ne kadar doğru?
  • Vatan kutsal mı?
  • Gemisini kurtaran kaptan mı?

Daha da sayıp ayarlarınızı bozmayayım şimdi. Yeni kuşaklar artık internetin sayesinde mi bilinmez bunları bizler gibi hiç sorgulamadan kabul etmiyor. Sorduklarında tatmin edici bir cevap yerine “Çünkü o öyle” denirse kafadan reddediyorlar. Biz de buna “kuşak çatışması” diyoruz.

Ben bu manada kendi kuşağımla da çatışıyorum. Diyebilirim ki kuşak çatışması yaşla değil bakış açısıyla alakalı. Genç ailesinin karşısına geçip “ben teorik fizik okumak istiyorum” dediğinde aile “ama onda para yok sen ekonomi oku” derse, ben genci tutuyorum. Bırak istediğini yapsın, başarısız olursa başka bir işe geçer, ama belki de dünyaya büyük bir katkıda bulunacak adamın önünü kesiyorsundur.

Okuduğu mesleği yapmayanlar cemiyetinin birer üyesi olarak hiç ders almayıp aynı sıkıntıyı çocuğa aktarmanın manasını anlamıyorum.

Ben hiç gençlerle çatışmıyor muyum? Çatışıyorum elbette. Para kazanmak için başkalarını kullanan, etik değerleri hiçe sayan, gemisini kurtaran kaptan kafasıyla yetişmiş gençlerle aramda ciddi bir kuşak çatışması var. Bu konuda onların yanında olamıyorum. Hangi açıdan bakarsam bakayım haklı çıkmıyorlar benim kafamda.

Öğrendiklerimizi gençlere aktarmasak daha mı iyi olacak acaba şu dünya? Temel matematik, coğrafya, edebiyat, internet, bilgisayar biraz da fizik kimya öğretip bırakmak lazım. İsteyen olursa ilgilerini çekerse müzik, resim, heykel, fotoğraf, video, istediği dalda spor. Ama okul eğitiminin içine tarih, din, vatandaşlık vs gibi kavramları karıştırmamak lazım.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir Gezinin Ardından

Bir haftalığına gittiğim bir Tunus gezisinin ardınan, edindiğim izlenimleri sıcağı sıcağına yazıya dökmek istedim.

Uzun zamandır tatil yapamadığımdan, hazır okullar tatilken (İngiltere’de), bir haftalığına, sıcak ve güneşli olmasını beklediğim bir yere gitmek için araştırma yaparken rastladım Tunus’a. “Sonuçta Afrika’da yani ne kadar soğuk olabilir ki?” gibi bir ön kabul ile rezervasyonu yaptırdım. Neyse ki şans benden yanaymış. Zira gitmeden bir hafta öncesi ve döndükten sonrası yağmurlu ve soğuk olmasına rağmen tam güneşin açtığı havanın sıcak sayılabileceği bir haftaya denk geldim.

Giderken bir başka ön yargım da insanların daha tutucu, daha kapalı olacağı ve bu yüzden otel dışında rahat edemeyebileceğimizdi. Bunda da yanılmışım. Veya kısmen yanılmışım diyelim.

Tunus 30 yıl önceki Türkiye gibi bir ülke. Evet kısaca böyle özetleyebiliriz. 30 yıl önce Alanya’da 6 ay bir otelde çalıştığım için kendimi çoğu zaman o günlerde buldum.

Sokaktaki insanlar bugünün Türkiyesindeki gibi yobaz değiller. Rahat rahat gezebiliyorsunuz. Sokakta başı kapalı çok az kadına rastladım. Hatta rastladıklarımın bence büyük çoğunluğu da turistti. Şortla gezen kadınlara karşı hiç bir rahatsız edici bakış, davranış görmedim.

İş esnaf ve taksicilere gelince maalesef aynı “bir kerede yolalım şu turistleri” kafası burada da hakimdi. Türk dizileri çok gösterildiği için, aramızdaki konuşmalardan hemen Türk olduğumuzu anlayıp “müslüman mısın?” diye sorup arkasından da “vay benim kardeşim dur ben sana özel bir fiyat çıkartayım” deyip normal fiyatı üçle çarpıp önüne koyuyorlar. Yabancı bir ülkede önünüze konan fiyatın düşük mü yüksek mi normal mi olduğunu anlamanız bir kaç gün sürebiliyor. Çünkü kur çevriminden yola çıkarak çok anlaşılamıyor bu durum ve onlar da bunu çok iyi biliyorlar. Genelde “Ne var ki senin için 3 pound” dedikleri bir mal aslında yarım pound bile olmuyor. Taksiciler zaten ayrı bir alem. Şehire ilk gidişim için 7 dinar aldılar. Aynı yoldan geri dönüş 15 dinar tuttu. Taksiciye “Ben sadece turistim aptal değilim” dedim o zaman 10 ver dedi. Sonraki gün yoldan çevirdiğim başka bir taksici aynı yola 3.5 dinar aldı. Yani ilk gün zaten iki katını ödemişim ve adam benden 4 katını almaya kalkmış.

Bir de sakın ama sakın “Para önemli değil biz müslümanız gönlünden ne koparsa ver” lafına kanmayın. En çok bununla geçiriyorlar. Gönlünden kopanı verince “5 daha ver” “10 daha ver” diye parça parça yoluyorlar.

Ülkenin ve şehirlerin genel yapısına gelince. Bir kere her yer ya inşaat halinde, ya yıkılmak üzere terkedilmiş ya da alt kata inanılmaz özenle motiflerle başlanıp üst katta sadece sıva ile bırakılmış binalarla dolu. Para oldukça, biraz yapıp sonra bitince olduğu gibi bırakıyorlarmış. Ne zaman ellerine biraz daha para geçti o zaman kaldıkları yerden devam ediyorlarmış. Genelde sokaklar tozlu ve şişe ambalaj atıkları ile dolu. Kimsenin aklına süpürmek gelmemiş sanki.

Arabalar genelde her tarafından çarpılmış, yamulmuş ama yaptırılmamış. Neredeyse bütün arabalar eski ve yamuk. Sonra trafikte sebebi anlaşılıyor. Evet bir takım kurallar konmuş ama aynı Türkiye gibi kimse üzerine alınmıyor. Her yerden yer yere giren çıkan yandakini sıkıştıran arabalar var.

Oteller de eğer yeni yapılmamışsa bina olarak ya boyası dökülmüş, ya eşyası kırık ama idareten tutturulmuş, ya fayansında sıvalar kazınmamış böyle tam tarif edilemeyen bir durumda. Temiz olmasına temiz ama detaylar hep pas geçilmiş. Fakat personel süperdi. Son derece saygılı, temiz ve çalışkanlar.

Monastir Ribad Kulesinden bir Görünüm

Gelelim en takıldığım konuya. Din ve dindarların durumu. Yazılarımdan da anlamışsınızdır. Ben inanan / bilen bir müslümanım. Ama şunu tekrar anladım ki yer yüzündeki müslümanlarla aynı dinden değilim. Ne demek bu? Mevcut uygulanan dinin Kuran’a tamamen zıt hatta yasaklanan bir din olduğunu görüyor ve geleneklerle hurafelerle dolu bu anlayışı red ediyorum.

Gezi sırasında nedense bizi bir türbeye ve buraların en büyük camilerinden birine götürdüler. Çıldırmamak elde değildi. Türbe’de yatan peygamberin bir arkadaşı imiş. Ben bu zatı tanımıyorum ama peygamberin kendisi bile olsa farketmez. Önce türbenin içine müslüman olmayanların giremeyeceğini söyleyip turun biz hariç geri kalan yolcularını engellediler. Türbe için çok da umurumda değildi bu durum ama gördüklerimden sonra keşke ben de girmeseydim dedim. İçeride resmen alenen yatırdan bir şeyler isteyip isteklerinin karşılığında yatıra karşı secde eden insanlar vardı. Benim okuduğum anladığım dinde bu alenen affedilmeyecek tek günah olarak yazmasına rağmen hem de.

Camide durum daha da ilginçleşti. İçeri yine müslüman olmayanları almadılar, kadınların da başlarının örtülü olmasını istediler. İçeri almamalarına geleceğim ama bir kadının başörtüsü olmasına ragmen bir de üzerlerini tamamen kapatan uzun bir üstlük ile anca izin vereceklerini söylemelerine dayanamadım. Yahu madem cami Allahın evi (ki öyle bir durum da yok ya neyse) sen kim oluyorsun da insanların içeri girmesine engel olabiliyorsun. Belki içeri giren birisi bir şeyden etkilenecek, bir şeyden ilham alacak ve doğru yolu bulacak. Buna engel olmak ne demek? Müslüman bir kadının ne kadar kapalı olması gerektiğine dair ölçün nedir? Böyle davranarak sadece insanları islamdan soğutursun. Gayri müslümleri demiyorum. Müslümanları dahi dinden soğutan bir davranış bu.

Kısaca bu tip müslümanların daha çoook uzun bir süre düzelemeyeceklerini görüyorum. Umarım yeni nesil daha çok sorgular ve gerçeğe daha çok yaklaşır.

Bir müddettir sıcak ve güneşli bir iklimde bir ülkeye taşınma fikri var kafamda. O yüzden de gittiğim yerlere biraz da tartarak bakıyorum. Bu geziden öğrendiğim şey, asla bir müslüman, arap veya ortadoğu ülkesinde rahat edemeyeceğim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tortu

Farkettim de içimde yılların tortusu birikmiş. Anı demişim, bilgi demişim, deneyim demişim atmışım bir köşeye. Şimdi silkinmeye kalkınca farkettim ki silkinemeyecek kadar ağırlaşmış her şey tıpkı bedenim gibi. Halbuki daha yaşanacak çok şey, öğrenilecek çok deneyim, yapılacak ne kadar da çok hata var. Hele bir kalkalım gerisi gelecek ama yerime zımbalıyor tortular, kalkamıyorum.

Bir bahar temizliğinin zamanı geldi. Bedenimden başlayıp fazlalıklardan tamamen kurtulmak için bir karar aldım. Daha ilk hamlede farkettim ki o var sandığım kaslar bir çocuğunkine dönmüş. Mekik çekmek için bir hamle yapınca aradaki göbek kahkahalarla gülerek “hayırdır ne mekiği?” diye dalga geçiyor. Şınav için kollar “Birader o eskidendi” deyip pis pis sırıtıyor.

Ama bunlar hep birer tortu. Sanki bilmiyorum yola getirmeyi bu bedeni ?

Beden hallolur nasıl olsa. Alt tarafı alışkanlıkları değiştireceğiz o kadar. Bunca yıldır ertelenen hareketleri yapmaya başlamak bile fark getirecektir. Tabi salona gittiğimde kafasız tavuk gibi oradan oraya gezmek de fiyata dahil. En son 20 sene önce askerdeki “hop ki üç dört, son ki üç dört”de kalmış benim egzersiz bilgim. O birbirinden ilginç alet edevatı anlayıp doğru kullanmak biraz zaman alabilir ama olsun. Hallederiz.

Asıl kafadaki tortuların kazınması daha zor. Ön yargılarımı silip meditasyon da dahil her şeyi deneyeceğim. Bu aralar bazı şeylerin farkına varmak biraz uyandırdı beni aslında. Yıllardır ayıpladığım, küçümsediğim, daha doğrusu anlam veremediğim bazı konuları yeni yeni anlıyorum. Meğer ayıp da değilmiş, küçümsenecek bir şey de yokmuş çoğunda. Sadece belli bir yaşa gelmek lazımmış daha berrak görebilmek için.

Bir de bilimin ve deneylerin verdiği bir görüş ile insanın yaşadığı bazı duyguların aslında hormonlar, beyin salgıları ve altında yatan diğer sebepleri bilince kontrolün ele alınacağı yanılgısına kapılmışım zaman içinde. Çok enterasan ama ne olduğunu, beynimin beni mutluluk hormonu için nasıl yanılttığını da biliyorum ama engel olmuyorum. Bırakıyorum eğlensin organcağız. Bakalım bu sefer de böyle olsun.

Kazıyalım bakalım altından ne çıkacak bunca yılın tortusunun…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öncelik

Hep derli toplu ve çoğu zaman kapalı tutulan misafir odaları vardır bazı evlerde. Küçücük oturma odasında geçer bütün zaman ama o ferah ve rahat mobilyaların olduğu yasak bölgeye geçilmez hiç bir zaman.  Ömürleri evlerini toplu ve temiz tutmaya çalışarak geçen annelerin mabedi gibidir ve kırk yılda bir misafir gelirse diye maksimum güvenlik kordonu altında tutulur bu bölge.

Annelerinden öyle gören anneler, kızlarını da böyle yetiştirirler. ‘Aman kızım evin dağınık diye laf ederler sonra‘ ile başlayan bilinçaltı eğitimi, başkalarının hastalıklı dedikodularına maruz kaldığında dünyası yıkılan bireyler yetiştirmenin vazgeçilmez yoludur zira.

Düşünsenize o kadar gösterişe dayalı bir eğitimdir ki bu VİTRİN vardır evde. ‘Baaaakkk benim kristallerim vaaaarrrr‘ demek çok normal gelir bu eğitimden geçen beyinlere.

Hayatlarını kendilerine işkence haline getirir insanlar ama eğitimlerini sorgulamayı akıllarından bile geçirmezler. Temizlik için heba edilen zamana ütü için harcanan zamanı ekleyin, üstüne çocuğun dağıttığı oyuncakları daha havadayken planjon ile yere düşmeden kapıp toplamayı da koyun, gümüş parlatma, dantel kolalama falan derken ıskalanan hayata bir bakın. Çılgınlık resmen.

Hayır sadece kendi hayatını ıskalamakla kalmayıp, eşin çocuğun hayatlarının da ıskalanmasını sağlamak ne olacak? Daha da kötüsü, yargılanmaktan çekinilen ne varsa bir sonraki nesile farketmeden aktarıyor, en başta yargılayan da biz oluyoruz.

İngiltere’de tanıştığım insanlarda, gittiğim evlerde daha net görüyorum farkı. Adam üst düzey yönetici ama ütüsüz tişört ile işe gelebiliyor. Evlerde fazla hiç bir şey yok. Evet evden ziyade otel gibi ama bu da bir seçim. Evde vakit geçirmektense dışarıda olmayı tercih ediyor insanlar. Evde vakit geçirenleri de aman misafir gelecek diye sahte bir toplanma telaşında değiller. Çocukların oyuncakları her yerde, alt alta üst üste ama bu şahsen bana daha rahat bir ortam hissi veriyor. Kendimi misafirliğe gittiğimde ‘çocuk masada içsin daha rahat eder diye zorla masaya oturtulduğum temizlik hastalarının evindeki gibi huzursuz hissetmiyorum.

Bırakın oyuncak salonda kalsın, çocuğun odası dağılsın, koltukta leke olsun, vitrinde kristal yerine çocuğun oyun hamurundan yaptığı “heykel” dursun, elbise askılarınızın çengelleri aynı yöne bakmasın, sabah evden çıkarken yatak dağınık kalıversin. Hiç biri canınızı acıtmaz. Artan zamanda da parkta yürürsünüz ailenizle.

Şimdilerde ben de artık kot tişört vs ütülemiyorum. Hayatımda bundan dolayı bir yıkım da yaşamadım.

Önceliği yaşama vermek ve bu detaylarla uğraşmamak en iyisi. Ya da başka bir deyişle öğretilen hayatın doğruluğunu arada bir sorgulamak ve kırabildiğin kadar o sert kabuğu kırmak gerek. Kırana kadar zor, kırınca garip bir ferahlama hissi veriyor. Tecrübe konuşuyor.

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kaçmak cesaret ister

Bakmayın siz gemiyi ilk fareler terkeder laflarına. Kaçmak korkağın yapacağı iş değildir. Herkes birbirine ne kadar cesur olup, birlikte davranırlarsa nasıl kurtulacaklarını, olmadı ne kadar güzel boğulacağını anlatırken, henüz batmamış gemiden kendini suya atan faredir asıl cesur olan.  Bir kere saha avantajını ardında bırakırsın, bilinmeze atlarsın. Az mıdır bu ?

Korkak hic birsey yapmayan ve sonunda gemiyle batandir…

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vazife

İyi insan omaya dair her kaynak başkalarına iyilik yapmayı öğütler. Din de olsa, felsefe de olsa, hatta insan beyninin evrimsel süreci de olsa bu hep böyledir.

Yapılan iyilik ile ilgili insandaki en önemli hastalığı nasıl göz ardı ettiklerini anlayamıyorum. İyiliği yapan tarafında manevi bir haz oluştuğu doğrudur. Hatta beyin bunu ödüllendirmek için hormonlar da salgılar. Ancak iyiliğe maruz kalan için durum biraz farklı.

ilk iyilikte belki bira minnet, biraz saygı biraz sevgi oluşuyor tamam ama iyiliği yapmaya devam edince, işin rengi değişiyor. Her nedense iyilik yapılan bu iyiliğin aslında bir görev olduğu kanısına varıyor bir şekilde.

Tekrarlanmadığı zaman sinirlenebiliyor ve karşı tarafı azarlayabiliyor kimi zaman. Bu vazifenin nasıl olup da atlanabildiğine inanamıyor insanlar. Bildiğin fırça yiyorsun aksattığın iyilik için.

Sonra insanlar hiç bir iyiliğin cezasız kalmayacağına dair atasözleri üretiyorlar. Haksızlar mı derseniz? Valla haklılar.

Aynı duygu tersten de çalışıyor. Yani vazifesi olduğu halde yapmadığında hoş görülen bir adam bir müddet sonra o vazifenin yapılmasını kendisine yük olarak görebiliyor. Arada sırada yaptığında, dünyanın en büyük işini başarmış olmanın alkışını toplamak istiyor.

Neticede ne iyilik yapacaksın, ne de görevini yapmayana hoşgörü göstereceksin. Yoksa her halükarda fırçayı yiyen sen olursun.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamir

Henüz ilkokula gidiyordum. Soğuk odaların ve sobalı sıcak salonların olduğu yıllardı. Gündüzleri evde olan yalnız insanların tek eğlencesi radyoydu. Öyle FM falan da değil. Orta dalga. Radyo tiyatrolu, kah türkülü, kah sanat müzikli, bazen klasik müzik de çalan, konuklu programların olduğu, belli saatlerde ajans dinlenen, sabah açıp akşama kadar açık bırakılan bir eğlenceydi.

Aslında pilli ama pil parasına yetişilemediği için pil yuvalarındaki yaylara bir adaptörün telleri tutturularak elektrikli hale getirilmiş radyolar vardı genelde evlerde.

 

Hiç unutmam bir gün babaanneme gittiğimizde, önüme radyosunu getirip koydu. “Bozuldu” dedi. Normalde ilkokula giden birinin elinden “bozulur” diye alınırdı halbuki. “Eee?” dedim. “Sen tamir edersin bir bak bakalım kuzum” dedi. Canıma minnet. Zaten böyle şeyleri açmaya can atıyorum. aldım elime Marob  marka ucu sivri kahvaltı bıçağını vidalarını sökmeye başladım. Tornavida falan hak getire. Bu bile en gelişmiş alet sayılırdı o yaş için.

Tahminimden daha karışıktı içi ama sorun daha açar açmaz gözüktü. yayın arkasındaki kablo herhalde ısındığından lehiminden kurtulmuştu. Sorunu bulduk da nasıl düzelteceğiz diye düşündüğümü hatırlıyorum. Havya yok ki lehim yapalım. O ara galiba yeni takılmış bir camdan artan bir macun vardı elimin altında. Malum oyun hamuru yok o zamanlar. Onunla her gün yeni heykelcikler yapıyorum. Macunu kullanıp kabloyu tutturdum ve vidaları yerine taktım.

Çalıştı.

Ve o günden sonra adım tamirciye çıktı. Babaannem, yaşlı arkadaşlarının bozuk radyolarını bile getirmeye kalktı bir müddet.

Ben de bu özgüvenle her çalışan şeyin nasıl çalıştığını incelemeye başladım. Eğer nasıl çalışması gerektiğini bilirsen, sorunu bulmak kolay oluyordu.

Yıllar içinde o kadar çok şeyi açıp kapadım ki çok abuk dubuk cihazların bile nasıl çalıştığını bilir hale geldim. Sayısını bilemediğim kadar çok şeyi tamir ettim. Lehim yapmayı da öğrendim, tornavida takımı da aldım.

Tamir ederken bozduğum çok fazla birşey de olmadı. En fazla bir kaç vida artırmışımdır ki bu da tamirciliğin şanındandır.

Cihaz tamir edilmeyi istemez bazen. Bir tarafı düzeltirsin başka yeri patlar, dokunursun elinde kalır. Kimi zaman tek bir sorun olmaz. Bir sorunu çözersin altından buz dağı çıkar.

Yine de temel prensip hep aynı. Önce cihazı inceliyorsun. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorsun. Sonra problemin türüne bakıp ne olduğunu, nerede bir sorun çıktığını tahmin ediyorsun. Tahminini test edip haklı olup olmadığını anlıyorsun ve tamir edip tekrar test ediyorsun.

Bu sistem, radyo, çamaşır makinesi, araba veya insan olduğunda değişmiyor.

Evet insanlar ve hatta ilişkiler bile aynı şekilde tamir ediliyorlar.  Önceden vidalar eksik değilse ve tamir olmayı istiyorsa tabi.

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Huysuz

Çocukken, gençken gıcık olduğumuz huysuz yaşlılar vardı ya hani etrafta. Hani herşeye sinirlenir, bir türlü memnun olmaz, yapılanı beğenmez, bizim aklımızdan bile geçmeyen şeylere kafayı takar … Bilirsiniz işte klasik huysuz yaşlı tipi.

Galiba ben ona dönüşüyorum. Hala dönüşüm tamamlanmadı ama içimdeki huysuzun büyüme ivmesine bakarsak fazla değil birkaç seneye dönüşüm tamamlanacak sanki.

Kendimi bir anda karşımdaki kızın telefonda konuşurken “hığğğğ hığğğğ” diye insnanın içini eze eze çıkardığı seslere çıldırırken yakalıyorum.

Anladın mı diye sorduğumda anladım diyen ama iki dakika içinde sorduğu soruyla hiç anlamadığı belli olan çömezlere artık kolay sabredemiyorum.

Köylü kurnazlarına, çakallara artık katlanamıyorum

Arabayla sakin sakin giderken, karşıdan karşıya geçen baba ve çocuğun arabaların arasından aniden önüme atlayıp bana hönkürmesine söyleniyorum. “Yanında bir de çocuk var nasıl akıl edemezsin iki arabanın arasından aniden yola atlarsan benim seni görme ihtimalimin olmadığını… Salak herif.. Hem kendini hem çocuğunu sakat bıraktıracaksın … bir de bana kızıyorsun..”

Genellikle yeterince hızlı anlayamayanlara, hayattaki zorluklara direnmeyenlere, aklını kullanmayanlara, emek harcamadan birşeyler elde etmek isteyenlere, haksızlıklara, soysuzluklara, aptallıklara her geçen gün daha az tahammül edebiliyorum.

Bildiğin yaşlanıyorum. Huysuzlaşıyorum. Şimdilik dışımdan konuşmuyorum ama herhalde o da yakındır.

Ali Bukowski … Yakında bu sinemada…

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Rüya

Bütün gece süren o uzun metrajlı rüyanın etkisiyle uyandınız mı hiç? Bitmeyen koşturmacalar, karşılaşılan eski dostlar, akrabalar, uzun sohbetler. Neredeyse bütün bir gece boyunca uğraşıp durduğunuz rüyaları kastediyorum. Hatta sabah çalan saatin alarmı da rüyada başkasının saatidir belki. Peki o saat daha çalmadan önce nasıl oluyor da sizin kafanızda o saatin çalması ile ilgili senaryo önceden şekilleniyor. Yani birisini görmeye gidiyorsunuz da onun da saati var da koluna bakıyorsunuz da çalmaya başlıyor ya hani. Yani bir arkaplanı var o anki saat çalmasının.

Çünkü o rüya bütün gece görülmüyor. Belki saniyenin onda birinde bütün hikayeyi görüveriyorsunuz. Yani zaman aynı hızla akmıyor rüyalarda. Beyin şimşek çakması kadar bir zamanda birden bütün bir aylık anıyı dolduruveriyor gözünüzün önüne.

Tanıdık geldi mi bu senaryo ?

Yok matrix değil.

Yapılan bir deneyde insanlara hiç yaşamadıkları bir anı hakkında bir kaç hafta detaylar anlatıldıktan sonra, deneklerin aktarılan anıyı yaşadıkları konusunda emin oldukları gözlemlenmiş.  Yani anılar da rüyalar gibi. Beyin bir anda bir hayat dolusu anıyı doldurabilecek kadar enteresan davranabiliyor. Bazı anıları tamamen silerken, hiç olmayanları da olmuş gibi yazıyor.

 

Ve biz yaşadık diyoruz bu duruma. Bir gün bir bakacağız koca bir ömür yaşanmış ama o an bile, bir saniye mi, 70 yıl mı yaşadığımızı anlamadan geçecek.

Hala dün gibi üniversite yıllarım. O yıllarda tuttuğum günlüklerimi okudum geçen gün ve bahsettiğim bazı kişileri zerre kadar hatırlamadığımı farkettim. Ürkütücü ama hafızamla övündüm senelerce ve ne olayları ne insanları hatırlamadığım bütün bir hafta, bütün bir ay buldum kayda geçirdiğim anılarımda.

Kimbilir  belki de koskoca bir rüyayı yaşıyoruzdur şimdi.

Uyanınca göreceğiz…

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tik

Yirmili yaşlarda çalıştığım bir şirkette, müdürümün bir tiki vardı. Adam konuşurken ağzını sağ alta doğru gererdi arada. Konuşurken benim gibi karşımdakinin hareketlerini, gözlerini sıkı gözlem altına alan birisi için o müdür, imtahan sayılırdı.

Her konuşmasında takılırdım. Ne zaman tikin devreye girdiğini frekansını anlamaya çalışırdım. Yok ilginç birşey bulamadım. Ama artık kafayı ne kadar taktıysam bir departman toplantısında birşey yumurtlayıverdim. Belki onbeş kisinin olduğu bir ortamda adam konuşma yapıyordu. Departman bilgi işlem olduğu için hepimiz ya bilgisayar programcısı ya analistiz. Tip seri bir şekilde başladı. Alçak bir sesle “Müdürümün Screen Saver devreye girdi” dedim. Nasıl duydu herkes anlamadım ama ciddi bir kahkaha patladı odada.

Bir çocukluk arkadaşımda da gözlerini kırpıştırma ile ilgili bir tik vardı. Nam-ı diğer “Selektör”.

İstemsiz kas hareketlerine Tik diyoruz bulmacalara göre.

Bende de sanırım yazmak tik olmuş. Yıllardır her yere yazmışım. Bir sürü eski defter, mektup, dosya kağıdı, hatta ufak tefek not kağıtları bile çıkıyor sağdan soldan.  Kısaca benim tikim daha kompleks ama istemsiz fakat istekli bir kas hareketi.

Tedavi olmuyor ama okununca iyi geliyor.

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kıvılcım

Parlama ile sönme arasında geçen o kısa zamanda tek tek takip edilemese de bazıları göze çarpar. Işığa yakın duranlar birlikte ışığın aydınlığını oluştururken 99056__black-background-sparks-sparklers_370o aydınlıktan dolayı tek tek gözükmezler. Ancak ışıktan uzağa sıçrayanlar, karanlığa doğru ilerleyenler münferit olarak görülebilir.

Bazen de bir tanesi havalanır gider taa uzaklarda başka bir ateşi tutuşturur. Yolda sönmeme garantisi de yok ama gene de gider.

Sanki kalsa sönmeyecek mi o da ayrı konu.

 

 

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Aferini Kaybetmek

Farkındaysanız bir müddettir yazı yayınlayamıyorum. Babamdan sonra birkaç tane yayınladım ama genel anlamda şevkim kırıldı.

Düne kadar bir sürü yazıya başladım ve öylece de bıraktım. Çok güzel de başlasam ortada biryerlerde kopuyordum.

anerin

Şimdiye kadar bu blogu takip edenler genelde ya tanıdığım insanlar ya da tanıdıklarımın tanıdıkları. Ancak dün birisi SerbestDusus’ü takip etmeye başladı. Uyarı geldiğinde çok önemsemedim ama sonra profiline baktım. Hiç tanımıyordum, ortak tanıdıklarımız da yoktu, hatta Facebook’un bana önerebileceği ortak tanıdığımızın ortak tanıdığı bile çıkmadı. Uzun zamandır ilk defa şevke geldim.

Ben yazılarımı içimdekileri dökmek, beni anlamayanlara ileride anlayabilmeleri için bir referans bırakmak için yazıyordum. Yazdıklarıma bir tek kelimelik harika bir yorum gelene kadar Ciddiye de almıyordum bu yaptığımı.

“Aferin” yazmıştı babam bir yazımın altına. Meğer ne önemliymiş o aferin. Yazdıklarımı babam okuyup beğeniyor diye daha bir özenle daha çok yazmaya çalıştım sonrasında. Ama aferin’i kaybedince yazmak da anlamını yitirdi.

Sonra işte dün tanımadığım birisi takip etmeye başladı. Bunun benim için önemini anlatmak çok zor. Hiç tanımadığım, hikayelerimde geçmeyen birisi yazdıklarımı beğenmiş ve devamını görmek için takip etmişti beni. Demek ki başkalarının hayatlarına dokunmuştum. Yaptığım şeye saygımı tekrar kazandırdı o bir takip.

Teşekkür ederim sayın abim.

Şimdi kaldığımız yerden devam …Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sıfır

Bilgisayar programcıları için birşeyin olmaması ile sıfır olması arasında fark vardır. Yokluk ile var olmamak arasındaki fark gibi. Birşeyin yok olabilmesi için önce var olması gerekir. Çayınıza koyacağınız şeker yoksa ve eksikliğini hissediyorsanız şeker yoktur. Ama hayatında hiç şekerle tanışmamış birisi için şekersiz çay, olabileceği en mükemmel konumdadır. Yani şeker var olmamıştır. Dolayısıyla yokluğunu anlayamaz insan. Eksikliğini duymadığınız bir şey sizin için var olmamıştır. Dolayısıyla istemezsiniz. Özlemezsiniz.

İlkel bir kabilede günümüzde yaşayan birisi için, akıllı telefon diye birşey yoktur. Sıfırdır. Ancak bu akıllı telefonun var olmadığı anlamına gelmez. Kuantum’u anlayabilmen için önce kalıplaşmış, kemikleşmiş, kireçlenmiş düşünce yapını kırman gerekir. Her kırdığın kalıp ile daha özgür düşünmeye daha renkli görmeye, daha farklı bir açıdan bakmaya başlarsın.

LIT-L627Hayat algımız baktığımız pencereden gördüklerimiz kadar. Ne kadar genişletebilirsek o kadar bağlanıyoruz hayata. Çünkü o kadar var oluyor herşey, bizim için. Birşeyleri var etmek için öğreniyoruz. Öğrendikçe istiyoruz, istedikçe ulaşmaya çabalıyoruz, çabaladıkça hedeflerimiz oluyor, ulaştıkça yeni birşeyler öğreniyoruz ve var ettiklerimizle var oluyoruz.

Hayata olan bağlılık, öğrendiklerimizle doğru orantılı. Bugün radikal inançlar uğruna ortalığı kana bulayan ve kendilerini öldürenler; pencerelerini küçücük bırakan, karanlıkta oturan insanlar işte. Doğru bir başlangıç yapamazsan hayata neyi nasıl öğrenmen gerektiğini bile anlayamazsın. Kısaca pencerenin büyüyebildiğinden haberin olmaz. Bir mum alevini güneş sanıp oturursun odanda.

Herhalde en zor olanı ilk kalıbı kırmak, sürüden ayrılma korkusu inanılmaz güçlü insanlarda. “Ama herkes böyle diyor”, “beni dışlayacaklar” diye düşündüğün zaman aklına yatmasa bile kabul etmeye başlarsın kalıpları. Birşey seni rahatsız eder ama söylemezsin.

Ama bir kere de kırınca bağımlısı olursun ışığın. “Acaba bakmadığım açı kaldı mı?”, “Görmediğim acaba neler var ?”, “Daha ne kadar büyüyebilir bu pencere ?” derken bağımlısı olursun öğrenmenin, beynini esneterek kullanmanın.

Sıfır; “YOK” demek değildir. Sadece henüz bilmediğiniz ve öğrenilecek şeylerin olduğunun işaretidir. Bir çeşit başlangıç noktası. Sıfır noktası…Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Devamlılık

Seri bir şekilde çekilmiş fotoğrafları saniyede 24 kare hızda arka arkaya gösterdiğinizde gözünüz bunu kesintisiz bir hareket olarak algılar. Biz buna film diyoruz.

downloadBeynimiz tek tek kareleri görmüyor. Sanıyor ki kesintisiz olarak hayat akıyor. Onların kareler olduğunu bilmek bile bu zannı değiştirmiyor. Tıpkı hayat gibi. Arka arkaya gelmiş anları saniyede 24 kare akıttığımızda hayat diyoruz. Bazılarımızın hayatı HD ama yine de bu o bir saniyeye 24 değil de 50 kare sığdırabilmesinden başka birşey değil. Buna da “Hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz.

Şimdiye kadar binlerce kare, binlerce an aktı önümüzde, kimbilir belki de makaranın sonuna bile gelmiş olabiliriz. Kimi zaman içinden, kimi zaman dışından baktık hayata ama bir gün gelecek yakalanmış anlarda kalacak alaminut 33 kyüzümüz. Fotoğraflarda… O tek karede yani, hani akmayan tek kare. Benim için durum biraz daha farklı. O gün geldiğinde benim gözümden dünyanın nasıl gözüktüğünü görecekler ama ben çoğunun içinde olmayacağım. Fotoğraf çekmenin de yan etkisi bu olsa gerek.

Devamlılığa dönersek, bu dünyanın devamlılığı içinde başından beri yoktuk sonuna kadar da olmayacağız. Bizim hayatımız da dünyanın 24 karesinden biri sonuçta. Kendi çerçevenden bakınca göremeyeceği kısmını merak ettiğinden korkuyor insan biraz da. Yarım kalacak diziler, görülemeyen mürvetler, merak edilen torunlar, yargılanacak mı yırtacak mı diye merak ettiklerimiz, şampiyonun kim olacağı, gidilememiş uzak diyarlar hep yarım kalacak. Çok çok iyi seyredin kareleri, birbirimize anlatacak çok şeyimiz olacak yazılar akarken.

Bir gün hiç unutmam gene hayattayız….

 

 

 

(Benim gözümden nasıl gözüküyor dünya bakmak isteyenler için flickr adreslerim aşağıda)

https://www.flickr.com/photos/duopod2/

https://www.flickr.com/photos/duopod/Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eylül’de din başkadır

İlkokuldaydım 12 Eylülde. Anarşik ne demek tam anlamıyordum yani. Tek hatırladığım güneşli bir gün birden bire, sokağa çıkmanın yasak olduğunu öğrenmemdi. 3-4 ev sonraki teyzemlerin evine de mi gidemeyecektim yani. Sonra hin bir fikir geldiydi aklıma “bahçeden bahçeye atlayarak gitsek, sokağa çıkmamış oluruz” diye düşünmüştüm.

Sonra okullar açıldı ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile tanıştım. Sınıf öğretmeni yerine o dönemin il milli eğitiminden bir müdür giriyordu derse. Benim gibi herşeyin nedenini niçinini merak eden birisi için bir kabus başlamıştı bu dersle birlikte. Bütün derslerim “Pekiyi iken o dönemin sonunda ilk defa karnemde bu ders sayesinde “iyi” görecektim hatta.

66507Kafama takılan birşeyi sormaya kalktığım anda, sorma günah dinden çıkarsın diye kestirilip atılıyordu. “Çıkması böyle kolaysa beni hayatta tekrar geri almazlar” diye sormadım aklıma takılanları. Ama onlar hep birikti kafamda. Sureleri ezberletmeye başladıklarında tekerleme gibi gelmişti ilk zamanlar. Ne dediğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hatta doğru söylendiğine de emin değildim ama demek ki ancak böyle söyleyince Allah anlayacaktı beni. İlk ölüm korkusunu o sene yaşadım. Tüylerim ürpermişti bu konu ilk aklıma geldiğinde.

Bir çocuğa din eğitimini okulda vermek kadar büyük bir hata olamaz herhalde. Anlatanın konuyu ne kadar bildiği bile şüpheliyken, ruhsal travmalara bu kadar açık ve ciddi bir konu o yaşta kimsenin eline bırakılmamalı. Hoca, imam dediğimiz adamların konuya ne kadar vakıf olduğu ortada. Din bütün bilim dalları hakkında bilgi sahibi olunduktan sonra anlaşılması mümkün olan bir konu. Hiç bir şeyi bilmezken direk sure ezberlemek potansiyel ateist yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

40 yaşında anlamaya başladım çoğu şeyi. Kuran da aynı şeyi işaret ediyor aslında Ahkaf suresi 15. ayette*.

Körü körüne inanmak, temelsiz bir yapıdır. Çok hızlı yıkılabilir. Nedenine, niçinine inerek bir konuyu öğrendiğinizde eğer mantık kırılması yaşanmıyorsa konuyu öğrenir anlar ve en sağlam temelin üzerine inşaata başlarsın.

Bir çocuğun ne dediğini bilmeden tekerleme söyler gibi birşeyler mırıldanıp, yatıp kalkması din değildir. Ha büyüyüp aynı şeyi yapıyorsan o da din değildir. Anlatılacaksa en azından evrensel değerler, kul hakkı, adalet kavramları anlatılsın. Eğer sonradan anlatılanlarda, öncekilerle veya genel doğrularla ve insanın doğasıyla çelişen birşey varsa birşeylerin yanlış anlatıldığını anlarlar. Soru sormanın dinden çıkmak olmadığını hatta dinden çıkmak diye birşeyin olamayacağını da anlamış olurlar.

 

 

  • Ahkaf 15 : Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihâyet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: “Ya Rabbi dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin ni’mete şükretmeğe, râzı olacağın yararlı işler yapmağa sevk eyle. Benim için zürriyetim içinde de salâhı devam ettir (benden gelecek olanları da iyi insanlar yap). Ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım.”

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dikiz

Beyoğlu deyince benim aklıma hep bir dönemki haftasonu rituellerim gelir. images (2)Hemen hemen her haftasonu yalnız veya arkadaşlarımla beyoğluna gider, sahaf turlarını tamamlar sonra balık pazarının içinden çıkmadan önce yarım ekmek kokoreçi kağıda sardırır, tam balık pazarının karşısındaki bankanın camının önündeki çıkıntıya oturur, bir yandan kokoreçimi yer bir yandan gelen geçenleri seyrederdim.
İnsanları seyretmek benim en sevdiğim uğraşlarımdandır. Kimi akvaryumdaki balıkları seyreder ya hani aynen öyle. Her bulduğum fırsatta “görünmez olduğum” bir köşe bulup gelip geçen kalabalığı seyrederim. Hepsinin images (1)yüzlerine tek tek bakmak, mimiklerini yakalamak, yanındakilerle ilişkilerini tahmin etmek ama en çok da ortak yanlarını bulmak eğlenceli bir uğraş

Binlerce insanı izledikten sonra, aslında insan denen canlının, birkaç farklı özelliğin kombinasyonundan ibaret olduğu kanaatine vardım. Böyle bakınca ana hatlarıyla herkes aynı, farklılık sadece davranışlarda kendini geliştirme noktasında ortaya çıkıyor.

Bazılarını yakından izlemek fırsatı da oluyor. Mesela çalışırken karşındaki masaya gelen ilginç bir tip, bunun farkında olmasa da, iş hayatını çok renkli hale getirebiliyor.

Yıllar önce çalıştığım bir iş yerinde 50 yaşına merdiven dayamış bir programcı vardı. Masasında kalem bile yoktu. Zaten aslında yıllardır taaa ilk zamanlarında yazdığı program hata bile vermediği için, gündelik pek bir işi de yoktu. O kadar eski bir sistemle çalışıyordu ki  yeni bir proje geliştirmesi istenmiyordu, ancak o eski sistemde problem çıkma ihtimaline karşı da kimse oynatamıyordu yerinden. Kısaca hiç işi yoktu ama her ihtimale karşı hergün işe geliyordu.

Sabah işe ilk geldiğinde bir rutini vardı. Çaycıdan çay ister, adam çayı getirdiğinde 10 dakika futbol üzerine konuşur, sonra çayından bir yudum alıp bu çay soğuk diye geri gönderirdi. Çaycı için bu o kadar rutindi ki hiç itiraz ettiğini duymadım. Masasında hiç bir şey olmazdı, sadece bir bilgisayar ve çekmecesinde bir inç cetveli. (raporların kağıda düzgün oturması için lazımdı o zamanlar) O bilgisayarı da hiç açmadan günü kapattığı çok olmuştur. Zaten eski bir model olduğu için yeşil ekranlı bir bilgisayardı. Yani vakit öldürecek bir özelliği yoktu. Sabah çay rutininden sonra sırayla diğer departmanlardaki arkadaşlarını arar her biriyle bir gece öncesinin hasbıhalini yapar sonra da memleketteki anasını arardı. Ki bu arama, annesi az işittiğinden,  departmanın her köşesinden net olarak anlaşılırdı.

Bir diğeri bir projeyi başka bir programcıya anlatırken kafasında hayali kutular oluşturur, o kutulara bilgiler koyar, sonra anlatıren havada elleriyle hayali kutuları bir yerden bir yere taşır dururdu. Bunu farkettiğimde muzurlık olsun da kafası karışsın diye, hayali kutularını alıp havada başka yere koyardım. Bunu ilk yapışıma kadar ne kendisi ne de 20 yıldır beraber çalıştığı insanlar onun bu davranışına dikkat etmemişlerdi.

İyi bir izleyiciyseniz hayat size akvaryum gibi gözükmeye başlıyor. Hem balık olup yüzebilir hem seyirci olup seyredebilirsiniz. Arada siz de seyredin bazı balıklar çok renkli.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tiryaki

Kahve içmeye başladığımda daha ilkokula gitmiyordum bile. Yazları birkaç günlüğüne köye giderdik. O zamanlar küçük bir Trakya köyü olan Sazlıbosna benim çocukluğumda köyümüz diyebileceğim tek yerdi. Dünya tatlısı bir büyükannem vardı. Anneannemin annesi yani.

imagesİlerlemiş yaşına rağmen her fırsatını bulduğunda en büyük keyfi ve tiryakiliği olan kahvesini yapardı. Divanın altından çıkarttığı küçük tahta kutudaki ispirto ocağını yakar, kutudan cezvesini alır, usul usul suyunu koyar kahvesini ekler ve ispirto ocağıın cılız ateşinde hazırlardı kahvesini. Hazırlayınca da iki fincan çıkarır doldurur ve birini bana verirdi. Büyük bir ayrıcalık olarak (yada ben öyle gördüğüm için) onunla her seferinde karşılıklı kahvemizi yudumlar kıtlama şekerlerimizi emerdik. O küçük yaşımda ailenin en büyüğü ile kahve içebilmek benim için ne de önemliydi ama.

İşin garibi ben o kahveyi çok severdim. Hiç bir çocuk kahve içmezken hele sade kahveyi hiç içmezken ben kokusundan tadından herşeyinden çok hoşlanırdım.

Yıllar içinde benim en büyük tiryakiliğim haline geldi. Neredeyse 40 yıldır aralıksız içerim. İlla Türk kahvesi olacak diye bir derdim de yok. Kahve olduktan sonra, hele de sert olduktan sonra farketmiyor. İnsanların uykusunu kaçırıyormuş. Hiç bir fikrim yok bu konuda. Daha hiç uykumu kaçırmadı.

Sabah kalktığımda içeceğim o ilk kahveyi hazırladıktan sonra odaya yayılan koku var ya. İşte ben onu kokladığım anda yaşadığımı hissediyorum. O kahve kokusu bana 40 yılın iyi anılarını getiriyor, bütün mutlu anlarımın özdeşleştiği o ilk yudum hayat enerjim oluyor. 20 yıldan fazla sigara da içtim ama aynı şey değil. Kahve bambaşka birşey.

Sabah işe geldiğimde girişteki “Coffee Shop”tan gelen yoğun kahve ve tost kokusu ise iş kötü bile olsa, iş yerini sevmek için yeterli sanki.

 

Tiryakilik ilginç birşey. Tutkuyla bağlanmak demek. Dikkat ettiniz mi peki; biz aslında hep kalp atışlarımızı hızlandıran şeylerin tiryakisi oluyoruz. Kahve, çay, sigara, kola, alkol içlerindeki kafein, tein, nikotinden dolayı kimyasal olarak kalp atışlarını hızlandırıyorlar.  Spora olan bağımlılık da tehlikeli işlere olan adrenalin bağımlılığı da kalp atışını hızlandırıyor. Ha bir de AŞK.

Aşkın tiryakilik olmadan açıklamasını yapmak zaten mümkün olmamalıydı.

İşte sırf bu sebepten bir tiryaki size aşık olursa şanslısınız demektir. Hiç bir tiryaki kolay kolay bırakmaz.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vatka

80’lı yılların modası herhalde moda tarihinin en kötü dönemidir. Kar yıkama kotların, kelebek tokaların, yarı şalvar (!) pantalonların, püsküllü montların, kolları kıvrılan ceketlerin hepsinin birden moda olduğu bir dönemdi. Bu dönemin kilit özelliği ise galiba istisnasız bütün ceketlerde bütün montlarda balmain-uzunvatka kullanılıyor olmasıydı. Bugün gençlere anlatmakta zorlanacağımız kesin. deneyelim; vatka kısaca omuzlara kıyafetin iç kısmından konan bir sünger  parçasıydı. Sizi dik omuzlu gösterirdi. Hem erkeklerde hem kadınlarda kullanılırdı. Dışarıdan bakıldığında bildiğin üçgen vücutlu dururdunuz. Tabi ceketi çıkarana kadar…

Hatta üst üste giyilen kıyafetlerin ikisinde de vatka varsa sadece dik değil geniş açılı duracağınız için sonradan vatkaları cırt cırtlı yaptılar. Böylece çıkarması kolaylaşıyordu.

Aslında öyle olmadığımızı biz bilirdik ama insanlara geniş ve dik omuzlu gözükmek için bu sahte omuzları takardık yine de. Hatta herkes takar herkes birbirinin aslında geniş omuzlu olmadığını ama öyle gözüktüğünü bilirdi.

imagesBugün omuza takılan vatka kalmadı. Ancak zehirlenmiştik bir kere. Vatka artık omuz kadar masum değil başka bir deyişle. Vatkayı kafamıza takmaya başladık, paramıza takmaya başladık, ünvanımıza takmaya başladık, hayatımıza, yaşayışımıza, arabamıza, arkadaşlıklarımıza takmaya başladık.

Vatkasız bir tek omuzlarımız kaldı. Diğer bütün konularda aslında olmadığımız, cırt cırtlı, sökülebilir ama sökmediğimiz kabarıklarla yaşıyoruz.

Arabalarımız rahat etmek, güvenle seyahat etmek için değil, başkalarını etkilemek, daha yüksek bir sınıfa mensup olduğumuzu göstermek için kabardı. İş yerinde daha fazla statü için vatkalı ağızlar vatkalı tavırlar edindik. Kabaramayanları ezip geçerek en vatkalı biz olduk. Evimizde huzur değil, havuz olsun, zengin gözükelim dedik.

Herkes vatkalı gezince kimse yadırgamadı durumu. Hatta üst üste giyildiğinde çıkartılması gerekenler de çıkartılmadı ki en geniş omuzlu biz olalım.

İnsanların arasında vatkasız gezince komik duruyorum ama neyse ki gece çökünce herkes vatkasız pijamalarla uyuyacak.

 Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail