Kaçmak cesaret ister

Bakmayın siz gemiyi ilk fareler terkeder laflarına. Kaçmak korkağın yapacağı iş değildir. Herkes birbirine ne kadar cesur olup, birlikte davranırlarsa nasıl kurtulacaklarını, olmadı ne kadar güzel boğulacağını anlatırken, henüz batmamış gemiden kendini suya atan faredir asıl cesur olan.  Bir kere saha avantajını ardında bırakırsın, bilinmeze atlarsın. Az mıdır bu ?

Korkak hic birsey yapmayan ve sonunda gemiyle batandir…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vazife

İyi insan omaya dair her kaynak başkalarına iyilik yapmayı öğütler. Din de olsa, felsefe de olsa, hatta insan beyninin evrimsel süreci de olsa bu hep böyledir.

Yapılan iyilik ile ilgili insandaki en önemli hastalığı nasıl göz ardı ettiklerini anlayamıyorum. İyiliği yapan tarafında manevi bir haz oluştuğu doğrudur. Hatta beyin bunu ödüllendirmek için hormonlar da salgılar. Ancak iyiliğe maruz kalan için durum biraz farklı.

ilk iyilikte belki bira minnet, biraz saygı biraz sevgi oluşuyor tamam ama iyiliği yapmaya devam edince, işin rengi değişiyor. Her nedense iyilik yapılan bu iyiliğin aslında bir görev olduğu kanısına varıyor bir şekilde.

Tekrarlanmadığı zaman sinirlenebiliyor ve karşı tarafı azarlayabiliyor kimi zaman. Bu vazifenin nasıl olup da atlanabildiğine inanamıyor insanlar. Bildiğin fırça yiyorsun aksattığın iyilik için.

Sonra insanlar hiç bir iyiliğin cezasız kalmayacağına dair atasözleri üretiyorlar. Haksızlar mı derseniz? Valla haklılar.

Aynı duygu tersten de çalışıyor. Yani vazifesi olduğu halde yapmadığında hoş görülen bir adam bir müddet sonra o vazifenin yapılmasını kendisine yük olarak görebiliyor. Arada sırada yaptığında, dünyanın en büyük işini başarmış olmanın alkışını toplamak istiyor.

Neticede ne iyilik yapacaksın, ne de görevini yapmayana hoşgörü göstereceksin. Yoksa her halükarda fırçayı yiyen sen olursun.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamir

Henüz ilkokula gidiyordum. Soğuk odaların ve sobalı sıcak salonların olduğu yıllardı. Gündüzleri evde olan yalnız insanların tek eğlencesi radyoydu. Öyle FM falan da değil. Orta dalga. Radyo tiyatrolu, kah türkülü, kah sanat müzikli, bazen klasik müzik de çalan, konuklu programların olduğu, belli saatlerde ajans dinlenen, sabah açıp akşama kadar açık bırakılan bir eğlenceydi.

Aslında pilli ama pil parasına yetişilemediği için pil yuvalarındaki yaylara bir adaptörün telleri tutturularak elektrikli hale getirilmiş radyolar vardı genelde evlerde.

 

Hiç unutmam bir gün babaanneme gittiğimizde, önüme radyosunu getirip koydu. “Bozuldu” dedi. Normalde ilkokula giden birinin elinden “bozulur” diye alınırdı halbuki. “Eee?” dedim. “Sen tamir edersin bir bak bakalım kuzum” dedi. Canıma minnet. Zaten böyle şeyleri açmaya can atıyorum. aldım elime Marob  marka ucu sivri kahvaltı bıçağını vidalarını sökmeye başladım. Tornavida falan hak getire. Bu bile en gelişmiş alet sayılırdı o yaş için.

Tahminimden daha karışıktı içi ama sorun daha açar açmaz gözüktü. yayın arkasındaki kablo herhalde ısındığından lehiminden kurtulmuştu. Sorunu bulduk da nasıl düzelteceğiz diye düşündüğümü hatırlıyorum. Havya yok ki lehim yapalım. O ara galiba yeni takılmış bir camdan artan bir macun vardı elimin altında. Malum oyun hamuru yok o zamanlar. Onunla her gün yeni heykelcikler yapıyorum. Macunu kullanıp kabloyu tutturdum ve vidaları yerine taktım.

Çalıştı.

Ve o günden sonra adım tamirciye çıktı. Babaannem, yaşlı arkadaşlarının bozuk radyolarını bile getirmeye kalktı bir müddet.

Ben de bu özgüvenle her çalışan şeyin nasıl çalıştığını incelemeye başladım. Eğer nasıl çalışması gerektiğini bilirsen, sorunu bulmak kolay oluyordu.

Yıllar içinde o kadar çok şeyi açıp kapadım ki çok abuk dubuk cihazların bile nasıl çalıştığını bilir hale geldim. Sayısını bilemediğim kadar çok şeyi tamir ettim. Lehim yapmayı da öğrendim, tornavida takımı da aldım.

Tamir ederken bozduğum çok fazla birşey de olmadı. En fazla bir kaç vida artırmışımdır ki bu da tamirciliğin şanındandır.

Cihaz tamir edilmeyi istemez bazen. Bir tarafı düzeltirsin başka yeri patlar, dokunursun elinde kalır. Kimi zaman tek bir sorun olmaz. Bir sorunu çözersin altından buz dağı çıkar.

Yine de temel prensip hep aynı. Önce cihazı inceliyorsun. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorsun. Sonra problemin türüne bakıp ne olduğunu, nerede bir sorun çıktığını tahmin ediyorsun. Tahminini test edip haklı olup olmadığını anlıyorsun ve tamir edip tekrar test ediyorsun.

Bu sistem, radyo, çamaşır makinesi, araba veya insan olduğunda değişmiyor.

Evet insanlar ve hatta ilişkiler bile aynı şekilde tamir ediliyorlar.  Önceden vidalar eksik değilse ve tamir olmayı istiyorsa tabi.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Huysuz

Çocukken, gençken gıcık olduğumuz huysuz yaşlılar vardı ya hani etrafta. Hani herşeye sinirlenir, bir türlü memnun olmaz, yapılanı beğenmez, bizim aklımızdan bile geçmeyen şeylere kafayı takar … Bilirsiniz işte klasik huysuz yaşlı tipi.

Galiba ben ona dönüşüyorum. Hala dönüşüm tamamlanmadı ama içimdeki huysuzun büyüme ivmesine bakarsak fazla değil birkaç seneye dönüşüm tamamlanacak sanki.

Kendimi bir anda karşımdaki kızın telefonda konuşurken “hığğğğ hığğğğ” diye insnanın içini eze eze çıkardığı seslere çıldırırken yakalıyorum.

Anladın mı diye sorduğumda anladım diyen ama iki dakika içinde sorduğu soruyla hiç anlamadığı belli olan çömezlere artık kolay sabredemiyorum.

Köylü kurnazlarına, çakallara artık katlanamıyorum

Arabayla sakin sakin giderken, karşıdan karşıya geçen baba ve çocuğun arabaların arasından aniden önüme atlayıp bana hönkürmesine söyleniyorum. “Yanında bir de çocuk var nasıl akıl edemezsin iki arabanın arasından aniden yola atlarsan benim seni görme ihtimalimin olmadığını… Salak herif.. Hem kendini hem çocuğunu sakat bıraktıracaksın … bir de bana kızıyorsun..”

Genellikle yeterince hızlı anlayamayanlara, hayattaki zorluklara direnmeyenlere, aklını kullanmayanlara, emek harcamadan birşeyler elde etmek isteyenlere, haksızlıklara, soysuzluklara, aptallıklara her geçen gün daha az tahammül edebiliyorum.

Bildiğin yaşlanıyorum. Huysuzlaşıyorum. Şimdilik dışımdan konuşmuyorum ama herhalde o da yakındır.

Ali Bukowski … Yakında bu sinemada…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Rüya

Bütün gece süren o uzun metrajlı rüyanın etkisiyle uyandınız mı hiç? Bitmeyen koşturmacalar, karşılaşılan eski dostlar, akrabalar, uzun sohbetler. Neredeyse bütün bir gece boyunca uğraşıp durduğunuz rüyaları kastediyorum. Hatta sabah çalan saatin alarmı da rüyada başkasının saatidir belki. Peki o saat daha çalmadan önce nasıl oluyor da sizin kafanızda o saatin çalması ile ilgili senaryo önceden şekilleniyor. Yani birisini görmeye gidiyorsunuz da onun da saati var da koluna bakıyorsunuz da çalmaya başlıyor ya hani. Yani bir arkaplanı var o anki saat çalmasının.

Çünkü o rüya bütün gece görülmüyor. Belki saniyenin onda birinde bütün hikayeyi görüveriyorsunuz. Yani zaman aynı hızla akmıyor rüyalarda. Beyin şimşek çakması kadar bir zamanda birden bütün bir aylık anıyı dolduruveriyor gözünüzün önüne.

Tanıdık geldi mi bu senaryo ?

Yok matrix değil.

Yapılan bir deneyde insanlara hiç yaşamadıkları bir anı hakkında bir kaç hafta detaylar anlatıldıktan sonra, deneklerin aktarılan anıyı yaşadıkları konusunda emin oldukları gözlemlenmiş.  Yani anılar da rüyalar gibi. Beyin bir anda bir hayat dolusu anıyı doldurabilecek kadar enteresan davranabiliyor. Bazı anıları tamamen silerken, hiç olmayanları da olmuş gibi yazıyor.

 

Ve biz yaşadık diyoruz bu duruma. Bir gün bir bakacağız koca bir ömür yaşanmış ama o an bile, bir saniye mi, 70 yıl mı yaşadığımızı anlamadan geçecek.

Hala dün gibi üniversite yıllarım. O yıllarda tuttuğum günlüklerimi okudum geçen gün ve bahsettiğim bazı kişileri zerre kadar hatırlamadığımı farkettim. Ürkütücü ama hafızamla övündüm senelerce ve ne olayları ne insanları hatırlamadığım bütün bir hafta, bütün bir ay buldum kayda geçirdiğim anılarımda.

Kimbilir  belki de koskoca bir rüyayı yaşıyoruzdur şimdi.

Uyanınca göreceğiz…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tik

Yirmili yaşlarda çalıştığım bir şirkette, müdürümün bir tiki vardı. Adam konuşurken ağzını sağ alta doğru gererdi arada. Konuşurken benim gibi karşımdakinin hareketlerini, gözlerini sıkı gözlem altına alan birisi için o müdür, imtahan sayılırdı.

Her konuşmasında takılırdım. Ne zaman tikin devreye girdiğini frekansını anlamaya çalışırdım. Yok ilginç birşey bulamadım. Ama artık kafayı ne kadar taktıysam bir departman toplantısında birşey yumurtlayıverdim. Belki onbeş kisinin olduğu bir ortamda adam konuşma yapıyordu. Departman bilgi işlem olduğu için hepimiz ya bilgisayar programcısı ya analistiz. Tip seri bir şekilde başladı. Alçak bir sesle “Müdürümün Screen Saver devreye girdi” dedim. Nasıl duydu herkes anlamadım ama ciddi bir kahkaha patladı odada.

Bir çocukluk arkadaşımda da gözlerini kırpıştırma ile ilgili bir tik vardı. Nam-ı diğer “Selektör”.

İstemsiz kas hareketlerine Tik diyoruz bulmacalara göre.

Bende de sanırım yazmak tik olmuş. Yıllardır her yere yazmışım. Bir sürü eski defter, mektup, dosya kağıdı, hatta ufak tefek not kağıtları bile çıkıyor sağdan soldan.  Kısaca benim tikim daha kompleks ama istemsiz fakat istekli bir kas hareketi.

Tedavi olmuyor ama okununca iyi geliyor.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kıvılcım

Parlama ile sönme arasında geçen o kısa zamanda tek tek takip edilemese de bazıları göze çarpar. Işığa yakın duranlar birlikte ışığın aydınlığını oluştururken 99056__black-background-sparks-sparklers_370o aydınlıktan dolayı tek tek gözükmezler. Ancak ışıktan uzağa sıçrayanlar, karanlığa doğru ilerleyenler münferit olarak görülebilir.

Bazen de bir tanesi havalanır gider taa uzaklarda başka bir ateşi tutuşturur. Yolda sönmeme garantisi de yok ama gene de gider.

Sanki kalsa sönmeyecek mi o da ayrı konu.

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Aferini Kaybetmek

Farkındaysanız bir müddettir yazı yayınlayamıyorum. Babamdan sonra birkaç tane yayınladım ama genel anlamda şevkim kırıldı.

Düne kadar bir sürü yazıya başladım ve öylece de bıraktım. Çok güzel de başlasam ortada biryerlerde kopuyordum.

anerin

Şimdiye kadar bu blogu takip edenler genelde ya tanıdığım insanlar ya da tanıdıklarımın tanıdıkları. Ancak dün birisi SerbestDusus’ü takip etmeye başladı. Uyarı geldiğinde çok önemsemedim ama sonra profiline baktım. Hiç tanımıyordum, ortak tanıdıklarımız da yoktu, hatta Facebook’un bana önerebileceği ortak tanıdığımızın ortak tanıdığı bile çıkmadı. Uzun zamandır ilk defa şevke geldim.

Ben yazılarımı içimdekileri dökmek, beni anlamayanlara ileride anlayabilmeleri için bir referans bırakmak için yazıyordum. Yazdıklarıma bir tek kelimelik harika bir yorum gelene kadar Ciddiye de almıyordum bu yaptığımı.

“Aferin” yazmıştı babam bir yazımın altına. Meğer ne önemliymiş o aferin. Yazdıklarımı babam okuyup beğeniyor diye daha bir özenle daha çok yazmaya çalıştım sonrasında. Ama aferin’i kaybedince yazmak da anlamını yitirdi.

Sonra işte dün tanımadığım birisi takip etmeye başladı. Bunun benim için önemini anlatmak çok zor. Hiç tanımadığım, hikayelerimde geçmeyen birisi yazdıklarımı beğenmiş ve devamını görmek için takip etmişti beni. Demek ki başkalarının hayatlarına dokunmuştum. Yaptığım şeye saygımı tekrar kazandırdı o bir takip.

Teşekkür ederim sayın abim.

Şimdi kaldığımız yerden devam …

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sıfır

Bilgisayar programcıları için birşeyin olmaması ile sıfır olması arasında fark vardır. Yokluk ile var olmamak arasındaki fark gibi. Birşeyin yok olabilmesi için önce var olması gerekir. Çayınıza koyacağınız şeker yoksa ve eksikliğini hissediyorsanız şeker yoktur. Ama hayatında hiç şekerle tanışmamış birisi için şekersiz çay, olabileceği en mükemmel konumdadır. Yani şeker var olmamıştır. Dolayısıyla yokluğunu anlayamaz insan. Eksikliğini duymadığınız bir şey sizin için var olmamıştır. Dolayısıyla istemezsiniz. Özlemezsiniz.

İlkel bir kabilede günümüzde yaşayan birisi için, akıllı telefon diye birşey yoktur. Sıfırdır. Ancak bu akıllı telefonun var olmadığı anlamına gelmez. Kuantum’u anlayabilmen için önce kalıplaşmış, kemikleşmiş, kireçlenmiş düşünce yapını kırman gerekir. Her kırdığın kalıp ile daha özgür düşünmeye daha renkli görmeye, daha farklı bir açıdan bakmaya başlarsın.

LIT-L627Hayat algımız baktığımız pencereden gördüklerimiz kadar. Ne kadar genişletebilirsek o kadar bağlanıyoruz hayata. Çünkü o kadar var oluyor herşey, bizim için. Birşeyleri var etmek için öğreniyoruz. Öğrendikçe istiyoruz, istedikçe ulaşmaya çabalıyoruz, çabaladıkça hedeflerimiz oluyor, ulaştıkça yeni birşeyler öğreniyoruz ve var ettiklerimizle var oluyoruz.

Hayata olan bağlılık, öğrendiklerimizle doğru orantılı. Bugün radikal inançlar uğruna ortalığı kana bulayan ve kendilerini öldürenler; pencerelerini küçücük bırakan, karanlıkta oturan insanlar işte. Doğru bir başlangıç yapamazsan hayata neyi nasıl öğrenmen gerektiğini bile anlayamazsın. Kısaca pencerenin büyüyebildiğinden haberin olmaz. Bir mum alevini güneş sanıp oturursun odanda.

Herhalde en zor olanı ilk kalıbı kırmak, sürüden ayrılma korkusu inanılmaz güçlü insanlarda. “Ama herkes böyle diyor”, “beni dışlayacaklar” diye düşündüğün zaman aklına yatmasa bile kabul etmeye başlarsın kalıpları. Birşey seni rahatsız eder ama söylemezsin.

Ama bir kere de kırınca bağımlısı olursun ışığın. “Acaba bakmadığım açı kaldı mı?”, “Görmediğim acaba neler var ?”, “Daha ne kadar büyüyebilir bu pencere ?” derken bağımlısı olursun öğrenmenin, beynini esneterek kullanmanın.

Sıfır; “YOK” demek değildir. Sadece henüz bilmediğiniz ve öğrenilecek şeylerin olduğunun işaretidir. Bir çeşit başlangıç noktası. Sıfır noktası…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Devamlılık

Seri bir şekilde çekilmiş fotoğrafları saniyede 24 kare hızda arka arkaya gösterdiğinizde gözünüz bunu kesintisiz bir hareket olarak algılar. Biz buna film diyoruz.

downloadBeynimiz tek tek kareleri görmüyor. Sanıyor ki kesintisiz olarak hayat akıyor. Onların kareler olduğunu bilmek bile bu zannı değiştirmiyor. Tıpkı hayat gibi. Arka arkaya gelmiş anları saniyede 24 kare akıttığımızda hayat diyoruz. Bazılarımızın hayatı HD ama yine de bu o bir saniyeye 24 değil de 50 kare sığdırabilmesinden başka birşey değil. Buna da “Hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz.

Şimdiye kadar binlerce kare, binlerce an aktı önümüzde, kimbilir belki de makaranın sonuna bile gelmiş olabiliriz. Kimi zaman içinden, kimi zaman dışından baktık hayata ama bir gün gelecek yakalanmış anlarda kalacak alaminut 33 kyüzümüz. Fotoğraflarda… O tek karede yani, hani akmayan tek kare. Benim için durum biraz daha farklı. O gün geldiğinde benim gözümden dünyanın nasıl gözüktüğünü görecekler ama ben çoğunun içinde olmayacağım. Fotoğraf çekmenin de yan etkisi bu olsa gerek.

Devamlılığa dönersek, bu dünyanın devamlılığı içinde başından beri yoktuk sonuna kadar da olmayacağız. Bizim hayatımız da dünyanın 24 karesinden biri sonuçta. Kendi çerçevenden bakınca göremeyeceği kısmını merak ettiğinden korkuyor insan biraz da. Yarım kalacak diziler, görülemeyen mürvetler, merak edilen torunlar, yargılanacak mı yırtacak mı diye merak ettiklerimiz, şampiyonun kim olacağı, gidilememiş uzak diyarlar hep yarım kalacak. Çok çok iyi seyredin kareleri, birbirimize anlatacak çok şeyimiz olacak yazılar akarken.

Bir gün hiç unutmam gene hayattayız….

 

 

 

(Benim gözümden nasıl gözüküyor dünya bakmak isteyenler için flickr adreslerim aşağıda)

https://www.flickr.com/photos/duopod2/

https://www.flickr.com/photos/duopod/

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eylül’de din başkadır

İlkokuldaydım 12 Eylülde. Anarşik ne demek tam anlamıyordum yani. Tek hatırladığım güneşli bir gün birden bire, sokağa çıkmanın yasak olduğunu öğrenmemdi. 3-4 ev sonraki teyzemlerin evine de mi gidemeyecektim yani. Sonra hin bir fikir geldiydi aklıma “bahçeden bahçeye atlayarak gitsek, sokağa çıkmamış oluruz” diye düşünmüştüm.

Sonra okullar açıldı ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile tanıştım. Sınıf öğretmeni yerine o dönemin il milli eğitiminden bir müdür giriyordu derse. Benim gibi herşeyin nedenini niçinini merak eden birisi için bir kabus başlamıştı bu dersle birlikte. Bütün derslerim “Pekiyi iken o dönemin sonunda ilk defa karnemde bu ders sayesinde “iyi” görecektim hatta.

66507Kafama takılan birşeyi sormaya kalktığım anda, sorma günah dinden çıkarsın diye kestirilip atılıyordu. “Çıkması böyle kolaysa beni hayatta tekrar geri almazlar” diye sormadım aklıma takılanları. Ama onlar hep birikti kafamda. Sureleri ezberletmeye başladıklarında tekerleme gibi gelmişti ilk zamanlar. Ne dediğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hatta doğru söylendiğine de emin değildim ama demek ki ancak böyle söyleyince Allah anlayacaktı beni. İlk ölüm korkusunu o sene yaşadım. Tüylerim ürpermişti bu konu ilk aklıma geldiğinde.

Bir çocuğa din eğitimini okulda vermek kadar büyük bir hata olamaz herhalde. Anlatanın konuyu ne kadar bildiği bile şüpheliyken, ruhsal travmalara bu kadar açık ve ciddi bir konu o yaşta kimsenin eline bırakılmamalı. Hoca, imam dediğimiz adamların konuya ne kadar vakıf olduğu ortada. Din bütün bilim dalları hakkında bilgi sahibi olunduktan sonra anlaşılması mümkün olan bir konu. Hiç bir şeyi bilmezken direk sure ezberlemek potansiyel ateist yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

40 yaşında anlamaya başladım çoğu şeyi. Kuran da aynı şeyi işaret ediyor aslında Ahkaf suresi 15. ayette*.

Körü körüne inanmak, temelsiz bir yapıdır. Çok hızlı yıkılabilir. Nedenine, niçinine inerek bir konuyu öğrendiğinizde eğer mantık kırılması yaşanmıyorsa konuyu öğrenir anlar ve en sağlam temelin üzerine inşaata başlarsın.

Bir çocuğun ne dediğini bilmeden tekerleme söyler gibi birşeyler mırıldanıp, yatıp kalkması din değildir. Ha büyüyüp aynı şeyi yapıyorsan o da din değildir. Anlatılacaksa en azından evrensel değerler, kul hakkı, adalet kavramları anlatılsın. Eğer sonradan anlatılanlarda, öncekilerle veya genel doğrularla ve insanın doğasıyla çelişen birşey varsa birşeylerin yanlış anlatıldığını anlarlar. Soru sormanın dinden çıkmak olmadığını hatta dinden çıkmak diye birşeyin olamayacağını da anlamış olurlar.

 

 

  • Ahkaf 15 : Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) Taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Nihâyet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: “Ya Rabbi dedi, beni, bana ve anama, babama verdiğin ni’mete şükretmeğe, râzı olacağın yararlı işler yapmağa sevk eyle. Benim için zürriyetim içinde de salâhı devam ettir (benden gelecek olanları da iyi insanlar yap). Ben sana yüz tuttum ve ben (sana) teslim olanlardanım.”
Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dikiz

Beyoğlu deyince benim aklıma hep bir dönemki haftasonu rituellerim gelir. images (2)Hemen hemen her haftasonu yalnız veya arkadaşlarımla beyoğluna gider, sahaf turlarını tamamlar sonra balık pazarının içinden çıkmadan önce yarım ekmek kokoreçi kağıda sardırır, tam balık pazarının karşısındaki bankanın camının önündeki çıkıntıya oturur, bir yandan kokoreçimi yer bir yandan gelen geçenleri seyrederdim.
İnsanları seyretmek benim en sevdiğim uğraşlarımdandır. Kimi akvaryumdaki balıkları seyreder ya hani aynen öyle. Her bulduğum fırsatta “görünmez olduğum” bir köşe bulup gelip geçen kalabalığı seyrederim. Hepsinin images (1)yüzlerine tek tek bakmak, mimiklerini yakalamak, yanındakilerle ilişkilerini tahmin etmek ama en çok da ortak yanlarını bulmak eğlenceli bir uğraş

Binlerce insanı izledikten sonra, aslında insan denen canlının, birkaç farklı özelliğin kombinasyonundan ibaret olduğu kanaatine vardım. Böyle bakınca ana hatlarıyla herkes aynı, farklılık sadece davranışlarda kendini geliştirme noktasında ortaya çıkıyor.

Bazılarını yakından izlemek fırsatı da oluyor. Mesela çalışırken karşındaki masaya gelen ilginç bir tip, bunun farkında olmasa da, iş hayatını çok renkli hale getirebiliyor.

Yıllar önce çalıştığım bir iş yerinde 50 yaşına merdiven dayamış bir programcı vardı. Masasında kalem bile yoktu. Zaten aslında yıllardır taaa ilk zamanlarında yazdığı program hata bile vermediği için, gündelik pek bir işi de yoktu. O kadar eski bir sistemle çalışıyordu ki  yeni bir proje geliştirmesi istenmiyordu, ancak o eski sistemde problem çıkma ihtimaline karşı da kimse oynatamıyordu yerinden. Kısaca hiç işi yoktu ama her ihtimale karşı hergün işe geliyordu.

Sabah işe ilk geldiğinde bir rutini vardı. Çaycıdan çay ister, adam çayı getirdiğinde 10 dakika futbol üzerine konuşur, sonra çayından bir yudum alıp bu çay soğuk diye geri gönderirdi. Çaycı için bu o kadar rutindi ki hiç itiraz ettiğini duymadım. Masasında hiç bir şey olmazdı, sadece bir bilgisayar ve çekmecesinde bir inç cetveli. (raporların kağıda düzgün oturması için lazımdı o zamanlar) O bilgisayarı da hiç açmadan günü kapattığı çok olmuştur. Zaten eski bir model olduğu için yeşil ekranlı bir bilgisayardı. Yani vakit öldürecek bir özelliği yoktu. Sabah çay rutininden sonra sırayla diğer departmanlardaki arkadaşlarını arar her biriyle bir gece öncesinin hasbıhalini yapar sonra da memleketteki anasını arardı. Ki bu arama, annesi az işittiğinden,  departmanın her köşesinden net olarak anlaşılırdı.

Bir diğeri bir projeyi başka bir programcıya anlatırken kafasında hayali kutular oluşturur, o kutulara bilgiler koyar, sonra anlatıren havada elleriyle hayali kutuları bir yerden bir yere taşır dururdu. Bunu farkettiğimde muzurlık olsun da kafası karışsın diye, hayali kutularını alıp havada başka yere koyardım. Bunu ilk yapışıma kadar ne kendisi ne de 20 yıldır beraber çalıştığı insanlar onun bu davranışına dikkat etmemişlerdi.

İyi bir izleyiciyseniz hayat size akvaryum gibi gözükmeye başlıyor. Hem balık olup yüzebilir hem seyirci olup seyredebilirsiniz. Arada siz de seyredin bazı balıklar çok renkli.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tiryaki

Kahve içmeye başladığımda daha ilkokula gitmiyordum bile. Yazları birkaç günlüğüne köye giderdik. O zamanlar küçük bir Trakya köyü olan Sazlıbosna benim çocukluğumda köyümüz diyebileceğim tek yerdi. Dünya tatlısı bir büyükannem vardı. Anneannemin annesi yani.

imagesİlerlemiş yaşına rağmen her fırsatını bulduğunda en büyük keyfi ve tiryakiliği olan kahvesini yapardı. Divanın altından çıkarttığı küçük tahta kutudaki ispirto ocağını yakar, kutudan cezvesini alır, usul usul suyunu koyar kahvesini ekler ve ispirto ocağıın cılız ateşinde hazırlardı kahvesini. Hazırlayınca da iki fincan çıkarır doldurur ve birini bana verirdi. Büyük bir ayrıcalık olarak (yada ben öyle gördüğüm için) onunla her seferinde karşılıklı kahvemizi yudumlar kıtlama şekerlerimizi emerdik. O küçük yaşımda ailenin en büyüğü ile kahve içebilmek benim için ne de önemliydi ama.

İşin garibi ben o kahveyi çok severdim. Hiç bir çocuk kahve içmezken hele sade kahveyi hiç içmezken ben kokusundan tadından herşeyinden çok hoşlanırdım.

Yıllar içinde benim en büyük tiryakiliğim haline geldi. Neredeyse 40 yıldır aralıksız içerim. İlla Türk kahvesi olacak diye bir derdim de yok. Kahve olduktan sonra, hele de sert olduktan sonra farketmiyor. İnsanların uykusunu kaçırıyormuş. Hiç bir fikrim yok bu konuda. Daha hiç uykumu kaçırmadı.

Sabah kalktığımda içeceğim o ilk kahveyi hazırladıktan sonra odaya yayılan koku var ya. İşte ben onu kokladığım anda yaşadığımı hissediyorum. O kahve kokusu bana 40 yılın iyi anılarını getiriyor, bütün mutlu anlarımın özdeşleştiği o ilk yudum hayat enerjim oluyor. 20 yıldan fazla sigara da içtim ama aynı şey değil. Kahve bambaşka birşey.

Sabah işe geldiğimde girişteki “Coffee Shop”tan gelen yoğun kahve ve tost kokusu ise iş kötü bile olsa, iş yerini sevmek için yeterli sanki.

 

Tiryakilik ilginç birşey. Tutkuyla bağlanmak demek. Dikkat ettiniz mi peki; biz aslında hep kalp atışlarımızı hızlandıran şeylerin tiryakisi oluyoruz. Kahve, çay, sigara, kola, alkol içlerindeki kafein, tein, nikotinden dolayı kimyasal olarak kalp atışlarını hızlandırıyorlar.  Spora olan bağımlılık da tehlikeli işlere olan adrenalin bağımlılığı da kalp atışını hızlandırıyor. Ha bir de AŞK.

Aşkın tiryakilik olmadan açıklamasını yapmak zaten mümkün olmamalıydı.

İşte sırf bu sebepten bir tiryaki size aşık olursa şanslısınız demektir. Hiç bir tiryaki kolay kolay bırakmaz.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Vatka

80’lı yılların modası herhalde moda tarihinin en kötü dönemidir. Kar yıkama kotların, kelebek tokaların, yarı şalvar (!) pantalonların, püsküllü montların, kolları kıvrılan ceketlerin hepsinin birden moda olduğu bir dönemdi. Bu dönemin kilit özelliği ise galiba istisnasız bütün ceketlerde bütün montlarda balmain-uzunvatka kullanılıyor olmasıydı. Bugün gençlere anlatmakta zorlanacağımız kesin. deneyelim; vatka kısaca omuzlara kıyafetin iç kısmından konan bir sünger  parçasıydı. Sizi dik omuzlu gösterirdi. Hem erkeklerde hem kadınlarda kullanılırdı. Dışarıdan bakıldığında bildiğin üçgen vücutlu dururdunuz. Tabi ceketi çıkarana kadar…

Hatta üst üste giyilen kıyafetlerin ikisinde de vatka varsa sadece dik değil geniş açılı duracağınız için sonradan vatkaları cırt cırtlı yaptılar. Böylece çıkarması kolaylaşıyordu.

Aslında öyle olmadığımızı biz bilirdik ama insanlara geniş ve dik omuzlu gözükmek için bu sahte omuzları takardık yine de. Hatta herkes takar herkes birbirinin aslında geniş omuzlu olmadığını ama öyle gözüktüğünü bilirdi.

imagesBugün omuza takılan vatka kalmadı. Ancak zehirlenmiştik bir kere. Vatka artık omuz kadar masum değil başka bir deyişle. Vatkayı kafamıza takmaya başladık, paramıza takmaya başladık, ünvanımıza takmaya başladık, hayatımıza, yaşayışımıza, arabamıza, arkadaşlıklarımıza takmaya başladık.

Vatkasız bir tek omuzlarımız kaldı. Diğer bütün konularda aslında olmadığımız, cırt cırtlı, sökülebilir ama sökmediğimiz kabarıklarla yaşıyoruz.

Arabalarımız rahat etmek, güvenle seyahat etmek için değil, başkalarını etkilemek, daha yüksek bir sınıfa mensup olduğumuzu göstermek için kabardı. İş yerinde daha fazla statü için vatkalı ağızlar vatkalı tavırlar edindik. Kabaramayanları ezip geçerek en vatkalı biz olduk. Evimizde huzur değil, havuz olsun, zengin gözükelim dedik.

Herkes vatkalı gezince kimse yadırgamadı durumu. Hatta üst üste giyildiğinde çıkartılması gerekenler de çıkartılmadı ki en geniş omuzlu biz olalım.

İnsanların arasında vatkasız gezince komik duruyorum ama neyse ki gece çökünce herkes vatkasız pijamalarla uyuyacak.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Formül

Hayatta herşey, sürekli tekrarlanabildiği müddetçe formülize edilebiliyor. Ben işim gereği (bilgisayar programlarında tekrar edilen yapılar üzerine çalıştığım için) her konuyu tekrar edilebiliyor mu diye incelerim.

Şimdilerde en çok ilgimi çeken konu ise bizzat benim. Kendimi formülize etmeye çalışıyorum. Bu aslında belki 10 sene önce başladı. Yazılım şirketi açmıştım.Para kazanmak için web siteleri yaparken, grafiker bulmakta zorlandığım bir dönemdi. Matemeatik / mühendis kafa yapısında biri olarak sanatsal yönlerde yaratıcılığımın hiç olmadığını biliyordum. Fakat hayatın zorlamasıyla web sitelerinin grafik dizaynını da yapmam gerekiyordu.

Renkler, şekiller ve dizayn konusunda kitaplar buldum. Renklerin ve şekillerin insanlar üzerinde hissettirdiklerini öğrenmeye başlayınca sanatsal olarak yaratıcı olamasam da müşterilerin bayıldığı işleri yapmanın formülünü geliştirmiştim.

Bu formülde herkesin atladığı en büyük parametre müşterinin bizzat kendi zevkiydi. İnsanlar birşeye bayılabilirler ama işi yaptıran adam ona bayılmıyorsa kaybediyorsunuz.

Sanatın formülize edilmesi fikrinde, Serdar Ortaç’ın katkılarını yadsıyamam. Geliştirdiği formül ile yıllardır müzik kopyalıyor adam.  Sonra zamanla madem sanat formüle edilebiliyor neden başka şeyler de olmasın diye düşünmeye başladım.

İnsanları etkilemenin formülünü geliştirmek geldi aklıma. Bu bazılarında doğal bir yetenek ama bence formülü de geliştirilebilir.

Ve son olarak bugün biri beni etkilediğinde neden etkilendiğimi analiz etme noktasındayım. Bir insanı ilk gördüğümüzde o çok kısa anda beyin binlerce bilgisayarın biraraya gelip saatlerce yapabileceği analizi yapmaya başlıyor. Yaş ilerledikçe analizdeki hassasiyetin boyutu da değişiyor.

parts_of_face_by_taylorweaved-d5jb9oqGörüntü beyne ulaşır ulaşmaz hemen parçalara bölünüp daha önce tanıdığımız insanlarla ilgili parçalarla karşılaştırmalara başlanıyor. Gözü şuna, çenesi buna, kulağı filana, elleri falana benziyor gibi ışık hızında bir eşleşme sağlanıyor. Bunu illa bilinçli yaptığımızı söylemiyorum. Sonra eşleşen insanların karakter özellikleri toplanıyor.  Çenesi benzeyen utangaçtı, samimiydi, iyi yemek yapardı, gözü benzeyen, arkamdan konuşmuştu, güvenilmezdi gibi.. Sonra bunlar toplanıyor ve ilk anda yapılan bu analizdeki olumlu olumsuz oranına göre daha elimizi uzatmadan bir önyargı oluşmuş oluyor.

Tabi bir yandan da genlerle taşınmış içgüdüsel analizler çalışıyor. Kadınsa kalçalarının büyüklüğü, göğüsleri vs gibi doğurganlık ve anaçlık özellikleri ile ilgili ipuçları değerlendiriliyor. Erkek ise omuz genişliği, yapısı, maddi durumu gibi baba olması durumunda çocuğa aktarabileceği sağlıklı genler ve sağlayabileceği rahat yaşam tartılıyor.

Yine iç güdüsel olarak feromonlar, yani kokuların içine kodlanmış mesajlar değerlendiriliyor. Karşınızdaki insanın sağlıklı olup olmadığı, genetik olarak size doğru bir partner olup olamayacağı inceleniyor.

Sonra mimikleri, hareketleri ağzının kenarını büzüşü, gülerken çıkan gamzesi gibi başka detaylar aynı analize giriyor. Sonra duyabiliyorsanız sesi, ses tonu, konuşması, şivesi, aksanı, kullandığı kelimeler derken ilk 1 dakika içinde o kişi hakkında yapacağınız toplam analizin belki %70’i tamamlanmış oluyor.

 

images (2)Eğer hayatınızda çok fazla insan tanıdıysanız  ve elinizde yeterli veri varsa işin çok ilginç yanı olarak bu yargılarınızın büyük çoğunluğu tutuyor.

Tüm bunlar hayat boyu binlerce defa kullandığımız ama hiç farkında olmadığımız uzun bir formülün parçaları. İç güdüler ve bilinçaltını zaten çözmek pek kolay değil ama sadece hangi özelliğinden dolayı bir insanı hangi önyargıya yerleştirdiğimi çözmeye çalışmak bile çok eğlenceli birşey.

Şimdi bunu okudunuz ya, ilk karşılaştığınız yabancı hakkındaki önyargılarınız ne olursa olsun neden böyle olduğunu artık mecburen düşüneceksiniz. Geçmiş olsun.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sossal Medya

İnternetin ilk yıllarıydı. Bir bilgisayar programcısı olarak derhal girmiştim internete. İlk zamanlarda herkeste bilgisayar yoktu, internet cafeler de yaygınlaşmamıstı henüz. Zaten internet de bir kaç web sayfası bir kaç chat odasından ibaretti. Bir arkadaş ortamında, cafe gibi bir yerde, yeni tanıştığım birisi ile biraz hararetli bir tartışma yaşamıştık. Tartışma ileri gidince bana dönüp klasik soruyu sordu: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

sosyalNormalde “Kimsen kimsin, banane” der geçerdim ama bu sefer sordum “Kimsin?“. Hayatımdaki aldığım en ilginç cevaplardan biriydi. “Ben zurna’da opum” gülmekten tartıştığımı bile unutmuşum. Chat odalarında bazi devamlı kullanıcılara, odada konuşanlar seviyesizleştiginde atmak üzere odayı açanlar yetki verirlerdi. Bu yetkiyi almış olanlara “op” denirdi. Yani operatör. Zurna dediği de o dönemin meşhur chat odalarından birinin adıydı.

Hayatta hiç birşey olmamış birisi için meğer ne büyük bir payeymiş bu opluk. Sanal bir ünvanı sanki arşidük olmuşçasına taşımak hiç anlayamadığım bir konu oldu.

1414873206_social-media-companiesYıllar geçti internet yayıldı chat odaları silindi gitti. Sonra sosyal medya çıktı ortaya. Ve sosyal medya da kendi arşidüklerini yarattı. Fenomenler türedi. “Ben bu noktaya gelene kadar ne emek verdim biliyor musun?” dediklerinde “bilmiyorum ne?” diye sordum safça. “Geceleri bazen uyumadan insanlara like yaptım” dediklerinde gene bir gülme geldi. Allahtan “emekleri” zayi olmamış, bu çalışmanın meyvesi olarak bir sürü insan tarafından takip edilir hale gelmişler.

Bu arkadaşların bazıları kendilerini öyle bir noktada gördüler ki bir baktık kitap yazıyorlar, reklam alıyorlar. Seneye de kaymakam çıkacaklar hayırlısıyla.

Çeşit çeşit kullanıcı bulabiliyorsun sosyal medyada. Ne koyarsam “like”layıncılar gibi bir de “Allah rızasi için paylaşın”cılar var. Onlar da paylaşırsan bereket yağdırılacağından yana olanlar. Ha bir de acındıra acındıra paylaşanlar var değil mi?  “Bu bebenin derisi yüzüldü ama facebook 1000 kere paylaşılırsa ona deri alacak”.

Yahu hiç bir şirket komple gerizekalı değilse bunu demez. Bir hayır işini reklama bağlayan şirketi hangi PR kurtarabilir ki bir daha?

40 kere like yaparsan tüm günahların silinirciler de ayrı bir konu. Ne diyeceksin o yana gidince? “Ama ben 40 kere like yapmıştım neden cehennem ?” mi?

Hiç anlayamadılar interneti ve sosyal medyayı. Sen dilediğini yazacaksın, Dileyen yazdığını okuyacak, bakacak ve beğenirse “like”layacak. beğenmezse, yazdığın doğru degilse veya salakçaysa hakaret olmadan dileyen eleştirecek.

images (1)Fikir özgürlüğü bu işte. Her ne kadar yabancı olsak da, böyle bir kavram var. Tartışamadıktan sonra bir anlamı yok ki zaten. Mesela bence bu konuda yapılan en büyük terbiyesizlik karşındaki hakaret etmediği halde yazısını silmek. Çok lazımsa söyle kendisi silsin sen silme.

Ben fikrini adam gibi tartışan adama saygı duyarım şahsen. Arşidükleri ve ne dediğini bilmeyenleri sevemedim ne yapayım. Tamam itiraf ediyorum tartışmalar sırasında fikrinin zayıflığından dolayı köşeye sıkışan bir sürü insan efendice geri çekilmiyor. Hemen hakarete başvuruyor ama bu da bir süreç. Öğrenecekler tartışmayı.

Benim her yayınladığımı “like” layan adam samimi değildir ki. Ben ne bileceğim neyi güzel yapmışım neyi kötü yapmışım o zaman.

Sonuçta hayatınızın merkezi değil ama ana yemeğin sosu olması gereken sossal medya malesef ana yemek oldu. İçinden geçeni aman ne derler diye aktaramadığın, aktardıkların karşısında hakaret aldığın, fikirlerinin silindiği ucube birşey.

Ne yapalım belki yeni bir sosyal medya kurulur biz de oradaki yerimizi alırız.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Taşları boyamak

Liseye gittiğim dönemdi. Yazın Çınarcık’ta sezonluk tuttuğumuz evde yaz tatilini geçiriyorduk. Birkaç sezondur gitmenin avantajı olarak her yaz gelen veya oralı olanlarla sohbeti ilerletmiştim. Yazın ortasından itibaren kaldırıma tezgah açarak o yazın sonunda okulun açılacağını “müjdeleyen” ve kokulu silgi, cicili kalem satan Profosör Atilla, birkaç sezon gidip de tanışmayan kimsenin kalmadığı meşhur Erkan Abi, pansiyoncu Kadir abi gibi, hatta ismen tanımasam da plaj boyunca, simaen tanıdığım yazlıkçılar. Ve o sene yeni görmeye başladığım “Fuck Off“.

Gerçek adını hiç öğrenemedik. O dönemin meşhur bir Atari oyununda dbd759883c0110397de6e8f78db741efsürekli birinci olup sabah erkenden oyundaki sınırlı harf yazılabilen en iyiler listesine yazdığı “Fuck Off” bizim için onun ismiydi. uzun kıvırcık saçlı 20 li yaşlarında birisiydi. üzerinde genelde paçası kesilmiş bir kot şort ve eski bir tişört olurdu. Ayağında da espadril. Sık sık rastlardık ona sahilde. Kimseyle konuşmazdı. Sabah erkenden kalkıp sahilde orta büyüklükte taşlar toplar sonra onlara yağlıboya manzara resimleri yapardı. Güzel de yapardı. Öğlene doğru boyası kuruyan resimlerinden bir tane satar ve yemek yemeye giderdi. Sonra başka bir noktada başka bir tane satar bir bira alırdı üstüyle de Atari oynardı. (zaten günde 4-5 resim anca yapardı). Akşama doğru sattığı resimle de akşam yemeğini yerdi. Herhalde bir iki resimden artanlarla da boya alıyordu.

Bu adam annelerimizin bize gösterdiği kötü örnekti o dönem. “Bak okumazsan böyle olursun. Gördün mü o resmi satamazsa aç kalacak işte” derlerdi. Hep bu öğütle adamın sefil bir hayat yaşadığını düşündük. O gazla, bir meslek sahibi olmak, onun gibi olmamak için uğraştık. Sorumluluk sahibi olup çok çalışmalıydık. Öyle sorumsuz ne yiyeceği nerede uyuyacağı belli olmayan bir adam olmamalıydık.

7699c8b864da50b30af7566e9336461bHatta öyle çok çalıştım ki bazı yazlar hiç tatil yapmadım. Aman tatile çıkma bu sene çok zor durumdayız sen çıkarsan bu işler duracak dediler, işler durmasın diye tatil yapmadım, tatil parasını ayrıca verelim ama tatile çıkma dediler, aldığım arabanın taksidindeki açık için çıkmadım.

Her çıkamadığım tatilde aklıma Fuck Off geldi. Her altında ezildiğim sorumlulukta, taşların üzerindeki resimler gözümün önündeydi. Onun gibi olmamalıydım ama zaman içinde, yaşam adına hep O, bana gol atan adam oldu.

Zaman geçtikçe Fuck Off’tan nefret ettim. Benim yapamadıklarımı yapıyordu bu kıvırcık. Yaz boyunca güneşin altında yatıyor, denize giriyordu. Ben yeni bir araba alıyordum, adam güneşin sıcağını hissedip yatıyordu. Ben arabaya birşey olmasın diye sigorta, kasko parasını kazanmak için tatile çıkamıyordum, adam denizden çıkmıyordu. Ben benzini ve vergisi için daha da çok çalışıyordum adam otostop çekiyordu. Ben yemek yiyordum, hatta kilo alıyordum bol bol. Sonra onları vermek için zaman harcıyordum. O çok değerli zamanı. Fuck Off zaten fazla yemediği için hiç bununla vakit kaybetmiyordu. Adam hayatı emiyordu göz göre göre.

Arabayı borçları ödemek için sattığım gün Fuck Off benim gözümde artık sadece hayran olduğum, hiç bir zaman onun gibi olamayacağımı bildiğim ama hayallerimde hep o olduğum bir kahramandı.

Hayat boyu biriktirdiklerim ayağıma dolandığında hep Fuck Off’a öykündüm. En değer verdiğim kitaplarım bile koyacak yerim olmayınca ayağıma dolandı.

picture_7_1241423375Sonra bir gün aynı Fuck Off gibi yaşayan bir arkadaşım oldu. Hiç kimse ama hiç kimse anlamadı neden onunla arkadaş olduğumu. Cebinde genellikle 5 kuruşu olmazdı. Hiç bir zaman geri ödemeyeceğini bildiğim küçük borçlar alırdı benden, Dışarıda yemek yesek, ben ısmarlardım. Hiç beklemedim onun ısmarlamasını. Çoğu geceler kalacak yeri olmazdı. Salondaki koltukta uyurdu. Anlattığı her şeyin yalan olduğunu bilirdim. Bir gün bile inanmadım anlattıklarına ama hiç yüzüne vurmadım.

O benim asla olmayı başaramadığım yanımdı. Bir bakıma evde Fuck Off besledim yıllarca. Hiç dokunmadı ona verdiğim borçlar. Zaten geri de istemedim hiç. Sonra ben daha da büyük sorumluluklara batınca gitti. Ben de ittirdim biraz itiraf ediyorum.

Eskiye baktığımda, bir gün tekrar genç olsam, bu kafayla asla yapamam biliyorum ama en çok sorumsuz biri olmayı dilerim herhalde. Taşları boyamak, güneşi emmek isterdim. Otostopla gitmek, gidemediğim yerde kalmak ve gene taşları boyamak. Annem duymasın ama bir sefer sorumsuz bir hayat yaşamak isterdim.

30 yıldır düşünüyorum da bir Fuck Off olamadım şu hayatta…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öğrenme Bağımlılığı Tedavisi

Bu içimdeki öğrenme bağımlısı var ya, artık hiç doyuramaz oldum onu. Taaa ilk başta dur demeliydim ama anlayamadım işin bu boyutlara geleceğini.

knowledge-translation-exchangeGeçen senenin listesinin neredeyse sonuna geldim ki aşağı yukarı 18 başlık vardı. Bu sene için liste daha karışık. Her öğrenilen konu  kendi ismini silerken alt ve yan başlıklarını ekliyor listeye. Anlık kısa bir huzur ve “haaaa anladım !..“ın ardından “peki öyleyse bu ne?” geliyor. Yıllardır böyle. Zamanla dünyayı anladıkça geçer sandım ama geometrik olarak artıyor malesef. İnternet işimi biraz kolaylaştırmasaydı şimdiye daha beter bir durumda olabilirdim.

Normal birşey mi şimdi 40 yaşını geçmişken fraktal geometri ve kaos teorisini merak etmek ? Aklı baiında adamın işi mi bu saatte arapça öğrenmek için kitaplar sipariş etmek ?

Öğrendiklerimi organize etmek de ayrı bir sorun. Defterlerde tuttuğum notları yağmurlu bir günde defteri ıslatıp, mürekkepler birbirine girince bıraktım. Dijital ajandaya geçtim ama onun da pil değiştirme esnasında hafıza silinince, tekrar kağıda döndüm. Bu sefer dosya kağıtlarına yazıp scan ederek tuttum notları, sonra her yazdığımı dijital olarak hafızasında tutan kalemler denendi. Fakat sonradan bu notların arasında birşeyler bulmak ciddi sorun olmaya başladı.

Son 1 senedir kendi wiki sitemi açtım. Benden başka herkese açıktı ama güvenlik sorunu çıktı sonra. Ben de artık benden başka kimsenin giremeyeceği hale getirdim. Şimdi ne ararsam bulduğum organize bir wiki sitem var.

Aklımdan geçenleri ve çeşitli konulardaki tecrübelerimi yazdığım bir sürü blog var. Anlık olarak tepki verdiğim sosyal medya hesaplarım var. Burası var.

Ancak bir sorun var. Bunları konuşup tartışabileceğim kimse yok. Ben diyorum “fraktal geometri”, karşımdaki diyor “kesin şampiyonuz”.

Bilgi insanı anormal bir yalnızlığa itiyor. İşte bu yüzden tedavi edilmeli içimdeki bağımlı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zombiyiz Elhamdurillah

Bizim kültürümüzde zombi, vampir, kurtadam gibi varlıkların olmamasının dini sebepleri olduğunu düşünüyorum. Bizde tabi ki eşdeğer saçmalıklar var ama daha belirgin olmadıklarından yani şekilsiz olduklarından, her kıyafetin altına giyilebiliyorlar.

Bir zombinin kıçında pamukla sizi kovalaması herşeyden önce komik. Vampirlik zaten mümkün değil zira kan içmek haram.  Kurt adam da olamazsın çünkü hemen hemen her Türk çömelince senin birşey yapamayacağını bilir.  Geriye şekli şemali belli olmayan bir gulyabani kalıyor ki o da Kemal Sunal sayesinde ciddiyetini tamamen kaybetti.

Cin çarpması artık “Gordon” ile özdeş ancak tek gideri olan konu da bu olduğundan wiki’deki Türk korku filmleri başlığının %90 ı bu konuya ayrılmış.

Okunmuş prinç ile %100 koruma sağlanan bir alanda top çevirmek kolay değil kabul. Bizim bilim kurgu ve korku edebiyatımızın neredeyse tamamı dini(!) yayınların işgali altında. Dünyanın sonu hakkında anlatılanlar zaten neredeyse dakika dakika anlatılmış. Kalkıp mesela “güneşteki patlama” desen, canla başla “saçmalamayın daha dabbet ül arz çıkmadı deliliniz ne?” diye itirazlar gelecektir.

Kısaca, korku alnından uzak durun.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Okuyacak mısınız ?

Bir sürü taslak yazı var kafamda ama okuyacak mısınız emin değilim. İçimi dökmek için her aklıma geleni yazıp okumazsanız okumayın demek de geliyor içimden, ama okunmak da istiyorum bazen. İçimi dökmek derken kastettiğim sadece dertleşmek değil, aynı zamanda beyin kıvrımlarının arasına sıkışıp kalmış düşünceler ve çooook daha derinlerdekiler de var.

Hayat zaten “beni anlayın” yolculuğu değil mi?

Hayata baktığım espirili gözlükle burada yazmamı önerdi ilk yazılarımı okuyanlar. Ama benim ciddi hallerim de var. O yüzden bundan sonra yazılarımı kategorize etmeye karar verdim. Ciddi, espirili, felsefik gibi etiketler ile size okuma kolaylığı sağlamayı düşünüyorum.

Benim hayata baktığım mizah çerçevesi genelde diyalog esnasında karşıdan gelen pasa şut vurmam şeklinde gelişiyor. Monolog olarak pek bir deneyimim yok. Olanlar ise twitter kıvamında kısa kısa.

Bak reklam almıyorum, para kazanmıyorum, sponsor istemiyorum ama sen de söz ver okuyup altına (istediğin zaman) yorumunu yazacaksın. Hatta burada yayınlamamı istediğin yazın varsa bana göndereceksin. (bil@serbestdusus.com)

O halde başlıyoruz… Her iki günde bir yazı yazmaya çalışacağım sen de okuyacaksın. Tamam mı, anlaştık mı ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail