Huysuz

Çocukken, gençken gıcık olduğumuz huysuz yaşlılar vardı ya hani etrafta. Hani herşeye sinirlenir, bir türlü memnun olmaz, yapılanı beğenmez, bizim aklımızdan bile geçmeyen şeylere kafayı takar … Bilirsiniz işte klasik huysuz yaşlı tipi.

Galiba ben ona dönüşüyorum. Hala dönüşüm tamamlanmadı ama içimdeki huysuzun büyüme ivmesine bakarsak fazla değil birkaç seneye dönüşüm tamamlanacak sanki.

Kendimi bir anda karşımdaki kızın telefonda konuşurken “hığğğğ hığğğğ” diye insnanın içini eze eze çıkardığı seslere çıldırırken yakalıyorum.

Anladın mı diye sorduğumda anladım diyen ama iki dakika içinde sorduğu soruyla hiç anlamadığı belli olan çömezlere artık kolay sabredemiyorum.

Köylü kurnazlarına, çakallara artık katlanamıyorum

Arabayla sakin sakin giderken, karşıdan karşıya geçen baba ve çocuğun arabaların arasından aniden önüme atlayıp bana hönkürmesine söyleniyorum. “Yanında bir de çocuk var nasıl akıl edemezsin iki arabanın arasından aniden yola atlarsan benim seni görme ihtimalimin olmadığını… Salak herif.. Hem kendini hem çocuğunu sakat bıraktıracaksın … bir de bana kızıyorsun..”

Genellikle yeterince hızlı anlayamayanlara, hayattaki zorluklara direnmeyenlere, aklını kullanmayanlara, emek harcamadan birşeyler elde etmek isteyenlere, haksızlıklara, soysuzluklara, aptallıklara her geçen gün daha az tahammül edebiliyorum.

Bildiğin yaşlanıyorum. Huysuzlaşıyorum. Şimdilik dışımdan konuşmuyorum ama herhalde o da yakındır.

Ali Bukowski … Yakında bu sinemada…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eğitim

Bir evin içinden bakarak, dışındaki mozaiklerle hangi resmin çizildiğini bilmek imkansızdır. Bunun için dışına çıkmanız ve resme dışarıdan bakmanız gerekir.

Önceden yaşayanların edindiği bilgi ve tecrübeyi bir sonrakilere aktarmasına öğretim, toplum içinde makbul davranışları edindirmeye de eğitim diyoruz.

Yetişen nesil eğer içiden odaların nasıl gözüktüğünü biliyorsa, sorunsuz olarak bizimle birlikte içeride yaşayabiliyor. Eğer dışarıdaki resmi merak ediyorsa bizi bir adım daha ileri götürüyor.

Bazen biri çıkıp diğer binaların içlerini, mozaiklerini, mahalleyi, sokağı, denizi merak ediyor. Nadir de olsalar, işte bunlar bütün insanlığı ileri taşıyorlar.

Arada sırada bizim kurallarımızı farklı algılayanlar çıkıyor. Bazen itaatsizlikten, bazen neyin normal olduğuna dair farklı fikirleri olduğu için aykırı davrananlar…

Son zamanlarda olan bazı olaylar yüzünden bu detayları düşünmeye başladım. Bir çocuk içinde ciddi bir kötülük olmadan, sadece kuralları farklı algıladığı için, bir hata yapıyor. Sonuç okuldan atılma.

Okuldan atılma ne demek?

Biz, çocuk yetiştirmeyi meslek olarak edinmiş, maaşımızı bu yolla kazanan profesyoneller olarak çuvalladık. Bunun yüzümüze vurulmasındansa çocuğu okuldan atarak kendi egolarımıza leke sürdürtmüyoruz. 

Tıpkı programcı olarak, yazdığım programı kullanan bir kullanıcı, programdaki hatayı bulduğunda, kullanıcıyı işten çıkartmam gibi bir şey bu.

O kadar kibirliyiz ki kurduğumuz sisteme laf gelmemesi için bir hayatı karartmak, egolarımız zedelenmesin diye yolun başındaki bir çocuğun üzerine basmak yadırganmıyor bile.

Bir öncekilerin edindiği bilgi ve tecrübe yanlış olsa bile inatla yanlışı bir sonraki nesile aktarmaya devam ediyoruz. Çünkü eğitimimiz sırasında bunun doüru olduğuna ikna edilmiş beyinlerimiz var. Okulda öğrendiğimiz, her gün tekrarlayarak doğruluğunu beyinlerimize kazıdığımız yanlışlarla yaşayıp, doğruyu gösterenleri öldürerek mutlu oluyoruz.

Çoğunluk, doğru demek değildir. Dünya yuvarlak diyen bir kişi karşısına bütün dünyayı aldı. Sonuç olarak hayatını kaybetti ama bugün adamın haklılığını her gün okullarımızda okutuyoruz. Doğruyu görmenin ve göstermenin bedeli bir hayat oldu. Olmamalıydı.

Sınırların olmadığı, kaynakların adilce paylaşıldığı bir dünyaya neden inanmıyoruz. Çünkü bunun erişilemez olduğuna her ülkenin okulunda ayrı ayrı inandırılmış insanlar yetiştirmişiz.

Ülke, vatan, millet, din, para, ekonomi, tarih vs vs. Onlarca konuda defalarca tekrarlandığı için beynimizin aksini düşündüğünde rahatsız olduğu konular var.

Okulda öğrenilen her bir birim doğru, yanında bir birim önyargı hediyesi ile geliyor.  Çok radikal kararlar almadan da insanlık değişeceğe pek benzemiyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Geç-miş

Sanki başka birisinin hayatı gibi geliyor bugün baktığımda yirmi otuz sene öncesi. Sanki izlediğim ama unutmak üzere olduğum bir filmin hafızamda kalan parçaları gibi. O günkü beni hatırladıkça ne çok alıp karşıma konuşasım geliyor anlatamam. Hiç birşeye yetişmek için acelesi olmayan o zamanki ben ile, bugün, o günkü çoğu planına geç kalmış benin konuşması muhtemelen çok tehlikeli olurdu. Konuşmamak galiba en iyisi.

Bu yüzden belki de o, zamanın adı “geç-miş”. Konuşmak için geç, planlar için geç geri dönmek için geç. “Miş”lisiyle, “di”lisiyle, geç geç geç-miş zaman.

O değil de, en kötüsü “keşkeli geçmiş zaman” diye düşünürdüm hep. Fakat hatırlamadıktan sonra ne kıymeti var keşkenin değil mi? Yıllar öncesinden bir günlük sayfası geçti elime geçenlerde. Hiç bir fikrim olmayan bir haftalık bir seyehati anlatmışım. El yazısı benim olmasa, günlüğüm hacklendi diyeceğim kadar yabancı geldi yazdıklarım. Orada bahsettiğim olayları ve kişileri hiç hatırlamıyorum. Oysa hafızam da oldukça güçlüdür.

Demek ki üzerinde düşünmeyince silinip gidiyor. Üstelik cümlelerin birkaçı da keşke ile başlıyordu. Acaba keşkeler gerçek olsa mı hatırlayacaktım olanları. Kimbilir.

En iyisi yaşayıp geçmek, zaten hatırlanması gerekenler bir şekilde yeterli izi bırakıyor ve benden söylemesi üzerinden 20 sene geçince, keşke “keşke” dediğim konuyu hatırlayabilsemden fazlası da kalmıyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Mobilet Sesi

Kesin herkesin aklından en az bir kere geçmişe gitmek, zamanı geri sarmak geçer. Sabah gözünü bir açacaksın ki çocukluğundasın. Hani o günlerin daha güneşli olduğu, herkesin hayatta olduğu mutlu sabaha uyanacaksın.

Benim ilkokul yıllarım Denizli’de geçti. Her kücük anadolu şehrinde karşılaşılacağı gibi Denizli’de de mobilet en yaygin ulaşım aracıydı o zamanlar. Sabah saat alarmına gerek kalmadan sokaktan geçen ve o saatte cok hızlı geçmesi için kendince mutlaka iyi bir sebebi olan mobiletin tek silindiri zorlayan sesine kalkılırdı. Zaten o ilkinin arkasından sinek vızıltısı gibi arka arkaya, yavaş yavaş artan bir tempo ile geçmeye başlarlardı.

O sesten ne kadar nefret ettiğimi hala çok iyi hatırlıyorum. Gördüğün rüyanın en güzel yerinde seni gerçek hayata döndüren o lanet ses. Birazdan saatin çalacağını ve o siyah önlüğü ve boğazımı kesen kolalı beyaz yakayı takacağımı hatırlatan vızıltı. Tabi ki nefret ederdim.

Sonra taşınınca bir müddet silindi bu ses hafızamdan. Üniversite için gittiğim Mersin’de çıktı karşıma ama artık eskisi kadar rahatsız etmiyordu. Galiba alışmıştım ve kulağım duysa da beynim sallamıyordu.

Yavaş yavaş hayatımdan çıktı gitti. İngiltere’ye taşınınca hiç duymaz oldum bu sesi. Neredeyse tamamen unuttum.

Zaten pek de hatırlanacak yanı olmayan bir gürültüydü en nihayetinde.

Geçenlerde güneşli bir sabaha bu sesle uyanıncaya kadar unuttuğumun bile farkında değildim. Sabah gözümü açmadan güneşi yüzümde, mobileti de kulağımda hissedince sanki zamanda geri gittim birkaç saniyeliğine. Gözümü açmasam, o birkaç saniyede daha fazla kalsam ne güzel olacaktı. Beyaz yakaların boynumu kesmesine de ses çıkartmayacaktım. Dedemle, anneannemle, babamla, annemle, kardeşimle dolu o güneşli güne uyanacaktım. Zaman duracaktı. Bir enerji patlamasıyla fırlayacaktım yataktan. Her birine sarılıp kokularını içime çekecek ve “günaydınnnnn” diyecektim.

Ama dayanamadım. Açtım gözümü. Ve bugüne geri döndüm.

Olsun bugün yanımdakilere sarılırım ben de. Hem ileride mobilet sesi duyunca beni hatırlarlar, ben civarda olmasam da.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sosyal Sorumluluk Projesi

Bu sefer anı ve hikaye ile karışık başka bir şey anlatacağım size. Ard arda zincirleme gelen ve bana ilham veren birkaç olayın neticesinde, başlatmaya karar verdiğim bir sosyal sorumluluk projesinden bahsedeceğim.

Aslında bilen bilir daha önce de başlattığım ve başımı belaya sokan sosyal sorumluluk projelerim oldu. Bir gün belki onlardan da bahsederim. Ama umarım bu sefer bir sorun / sekte yaşamam.

Uzun zamandır yapmayı düşündüğüm ama formatı bir türlü oturtamadığım bir proje bu. Yine bilen bilir ben bilginin paylaştıkça çoğaldığına inananlardanım.

20 yılı aşan profesyonel bilgisayar programcılığı kariyerimde iki tip insanla karşılaştım. Bilgiyi kendine saklayıp, ölümüne gizleyenler ve  bu şekilde kendilerini vazgeçilmez kılanlar ve bildiklerini paylaşanlar, sürekli yeni bilgiler öğrenen, her zaman piyasadakilerden bir adım önde olmak için çaba sarfedenler ve sonucunda vazgeçilmez olanlar. Bugüne kadar birlikte çalıştığım herkese elimden geldiğince, gücüm yettiğince bildiklerimi aktarmaya çalıştım. Hiç bir bilgiyi gerçekten gizli değilse saklamadım. Hatta böylece sıfırdan öğrene öğrene programcı, webmaster, sistem yöneticisi gibi sıfatlarla mesleğe girmesine önayak olduğum arkadaşlarım oldu.

Kendi küçük çevremin dışına çıkıp daha fazla insana ulaşmaya çalıştım ancak bunda çok başarılı olamadım. Mesela bir ara “yazılımcılar kooperatifi” diye bir projem vardı. Bir dernek altında birleşip bir mekan tutmak ve işten arta kalan zamanlarda bir araya gelerek birbirimize bildiklerimizi aktarmak, yeni teknolojiler hakkında araştırmalar yapmak ve yeni başlayanlara piyasanın içinden insanlar olarak yol göstermek hatta cüzi rakamlarla kurslar düzenlemek vardı planlarımın arasında. Farklı çalışma grupları şeklinde organize olacaktık. Dernek maliyetlerini az miktardaki aidat ve dışarıdan alınacak projeler ile finanse edecektik. Projede yer alacak arkadaşlar katkıları oranında bir pay alacak geri kalanı da gelir olarak derneğe kalacaktı. Dernek de elde ettiği gelirle dışarıdan başka profesyonelleri konuşmacı, eğitimci olarak çağıracaktı. Daha çok detayı var ama her noktasını ince ince düşünüp planlamıştım. Bunu sanırım 2000 yılında o zamanki newsgroup ve chat odalarında duyurdum. İlk toplantıya 20-30 kişilik bir katılımcı grubu gelecekti. Fakat daha ta en başında kim başkan olacak tartışması çıktı. Proje benim olmasına rağmen ben böyle birşey talep etmemiştim ancak iş tartışmaya gitti, büyüdü büyüdü ve tahmin edeceğiniz gibi herşey daha başlamadan bitti.

Yıllar sonra bugün Manchester’da benzer 2 grubun üyesiyim. Benim projemin yarısını yapıyorlar burada. Ayda birer kere bir araya gelip yeni teknolojiler üzerinde konuşmalar yapıyor, Amerikadan, Avrupadan gelen davetlileri dinleyip farklı yaklaşımları inceliyoruz.

Neyse tekrar konumuza dönelim. Zamanında yeterince zaman ayırıp, bildiklerimi daha fazla paylaşamadığım bir arkadaşıma bir müddettir yeni teknolojilerin kilit noktalarını uzaktan kah bilgisayarına bağlanarak, kah canlı yüzyüze bağlantılarla aktarmaya çalışıyorum. Ancak bu hem aynı zamanı denk getirebilme zorluğu hem de yoğunluktan dolayı istediğim gibi ilerlemiyor. Arkadaşım da açılan makas yüzünden iş almakta zorlanıyor ve haliyle maddi sıkıntı içine düşüyordu.

Bu arada yazdığım başka bloglardan ve hatta bu bloğu okuyanlardan birkaç kişi bana ulaşıp, “nereden başlayacaklarını, neleri öğrenmeleri gerektiğini” soruyor. Her ne kadar üretken bir yapım olsa da, bu arkadaşlara bazen yeterli zamanı ayıramıyorum. Kendi araştırmalarım için de bana zaman lazım. Çok farklı konularda çok derin bilgi ve konsantrasyon isteyen onlarca konu ile ilgileniyorum. Öğrenmek isteyen herkese yetişmeyi gerçekten istiyorum ama yeterli önceliği onlara veremiyorum.

26 Mayıs’ta aşağıdaki tweeti gördüm.

Bu durum içimi acıttı. Evet birşeyler yapmalı ama ne?

Aslında bu gibi durumlardan ülkece çıkmak için Tayvan örneği muhteşemdir. (Bilmeyenler için uzun uzun bir başka yazıda anlatırım.) Ancak bizde bunu gerçekleştirebilecek bilinç ve yeterlilikte bir devlet zekası olduğunu düşünmüyorum.

Sonra 28 Mayıs’ta ramazan münasebeti ile tekrar okumaya başladığım Kuran’da birkaç ayet bana bir ilham verdi. Birisi şöyleydi.

Demek ki zorluğun yanında bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık kesinlikle var. O halde boş kalır kalmaz hemen yeni bir şeye başla ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt. (İnşirah 5-8)

Anlamı üzerinde düşünürken birden diğer konu ile birleşiverdi ve aklıma bir format geldi. Format o kadar önemliydi ki, bildiklerimi aktarmak için bulduğum bir sürü yolun üzerini sırf format yüzünden çizmiştim. Bizim insanımızı tanımadan başka yerlerde başarılı olmuş birşeyi aynen sunarak başarılı olunması imkansız.

Belli bir noktaya gelmiş uzmanlar bu kapsamın dışında elbet ama bizim insanımız şu özellikleri taşıyor.

  • Okumayı çok sevmiyor,
  • Yabancı dille arası çok iyi değil
  • Kitap okur gibi okunan derslerde konsantrasyonu koruyamıyor
  • Samimi bir yanı var
  • Direk sonuca gitmeyi seviyor.
  • Sonuca gidebilmek için akla hayale gelmeyecek yöntemler icat edebiliyor.
  • Kuralları pek sevmiyor.

Bu özellikleri bir araya getirerek ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı düşünmek zorundayız.

Bilgisayar sadece bugünün değil geleceğin de mesleği. Çok zor ve çok hızla değişen bir meslek evet. Ancak bir insanın da bir ülkenin de kurtuluşu bilgisayardan geçiyor bence. Hammadde gerektirmiyor.  Dolayısıyla depolama ve lojistik dertleriniz de yok. Ofis veya lokasyon gerektirmiyor. Bir laptopu elinize alıp internete girdiğiniz her yerden çalışabiliyorsunuz.  Dünyanın her yeri ile entegre olabiliyorsunuz.

Ancak bu mesleği yapabilmek için beyninizi yakacak kadar çok çalıştırmanız gerekiyor. Azimli ve inatçı olmanız gerekiyor. Temel kavramları ve yapıtaşlarını çok iyi bilmeniz gerekiyor. Hepsinden önemlisi nasıl araştırma yapacağınızı bilmeniz gerekiyor.

Ve sosyal sorumluluk projesini şöyle şekillendirdim kafamda. Bir site açacağım ve adı kolay bulunması kolay olacak mesela haydibaslayalim.com . Sitede konulara göre öğrenme sırasını takip eden bir yol haritası oluşturacağım ve konulara böleceğim. Elimden geldiğince hızlı bir şekilde Türkçe videolar çekerek konuları anlatacağım. Videoları kısa ve öze yönelik yapmaya çalışacağım. Her konunun ekinde varsa program dosyaları, sunum ve dokümanlar, internet linkleri bulunacak. Videolar ayrıca Youtube aracılığıyla yayınlanacak. Tamamı ücretsiz olacak. Belki site maliyetleri için bir tane küçük reklam alabilirim ama mümkün olduğunca maddi tarafı olmayacak bu işin. Videolarda bir sınıfa hitap eder gibi değil bir tek arkadaşıma anlatır gibi anlatacağım konuları. Hatta bir de ismi olacak o arkadaşın ama şimdi söylemem.

Amacım yolun başında olup da bilgisayar programcısı olmak isteyenlere bunun yolunu açmak. Nereden başlarım nasıl yaparım diye düşünenlere Türkçe bir kaynak vermek. Akademik veya sertifika amaçlı bir iş değil benim yapacağım. Kaybolmuş zeki gençlere ne yapabilirsem o. Umarım başarılı olur da birkaç gencin hayata umutla bakmasına sebep olabilirim.

 

NOT : Gelişmeleri duyururum

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tırtıl

Tırtılın yürüyüşünü bilir misiniz ? Önce ileri atılıp dümdüz olur sonra vücudunun arka tarafını kendine çeker. Yani bir adımda upuzun dümdüz uzanmıştır, diğer adımda büzüşüp küçücük yer kaplar zeminde.

Trafikteki dur kalkların yoğun olduğu dönemlere, trafik durunca bütün arabalar birbirlerine yaklaşırlar, araları kapanır sonra en baştaki hareket edince hepsi aynı anda hareket edemediğinden aynı tırtıl gibi yavaşça açılır. Bu duruma tırtıl etkisi denir.

Tırtıl etkisi böyle işlere harcanmayacak kadar güzel bir tanım bana kalırsa. Hayatın ta kendisine tırtıl etkisi denmeli.

Son zamanlarda o kadar çok şey öğrendim ki, birbirinden farklı onlarca konuda. Üniversitede öğrendiğimin belki 10 katı. Ama bu arada bulduğum eski günlüğüm sayesinde birbaşka gerçekle yüzleştim. Son derece güçlü olduğuna inandığım hafızamdan bir sürü anının silinip gittiğini farkettim. Yani yeni giren binlerce bilgi ile uzarken eski bilgileri kayberderek büzüşüyormuşum. Bildiğin tırtıl etkisi yaşıyormuşum meğer.

Zaman içinde bazen birşeylerin olmasını beklerken büzüşüp büzüşüp, sonra aniden herşeyin çözülmesiyle birden uzarız ya hani. İşte her uzamanın ardından, bir müddet durup, bekleme evresine geçilmesiyle tırtıl etkisi yine kendini gösterir.

Hayat bir yolculuk ve biz tırtıllar üzerinde ilerleriz yavaş yavaş.

Bir gün kelebek olma hayaliyle…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Siz

Bu sabah buradaki yerel bir internet sitesinde birisi kafede ayrı ayrı tek başına oturup laptopları ile işlerini yaparken kahve içenlerden şikayetçi olmuş. “Hem tek başlarınalar, hem de dörder kişilik masaları işgal ediyorlar. Biz ayakta kaldık” diyor. Ona göre herhalde laptopu olanlar aslında aynı kabileden ve sırf pislik olsun diye ayrı oturuyorlar. Sabki kendisi, oturacak bir tane dört kişilik masa bulsa, tek başına oturmayıp bekleyecekmiş gibi bir de sinirleniyor.

Şu aralar çok arttı bu “SİZ”ciler. Hem de her yerde. Bir siyasi görüşünü paylaşmayagör hemen “Siz filan partililer” oluyorsun. Hadislerin gereksizliğinden bahset “Siz Edipçiler” oluyorsun. Ne yaparsan yap illa bir grubun içine sokuveriyorlar seni. Senin o sokulduğun gruptakilerle taban tabana zıt fikirlerin olmasının önemi yok.

Sanırım insanlar karşısındaki topluluğu yekpare bir organizma olarak görmeye meyilliler. Bir köpek başığı saldırdığında ondan kaçan balık sürülerini nasıl tek bir canlı gibi algılıyorlarsa, onların binlerce canını kurtarmaya çalışan küçük canlı olduklarını görmezden geliyorlarsa, bir fikri söyleyeni de hemen daha önce söyleyenlerin olduğu sürünün içine ittiriveriyorlar vesselam.

Kendisi, sürünün bir parçası olanlar, bir çobanın peşinden gitmekten başka bir yaşam şekli olduğunu bilmeyenler herkesi kendileri gibi düşünüyorlar galiba.

Evet bir “biz” var ama binlerce kümenin kesişiminde yer alıyor.  Kolay değil o “biz”i kategorize etmek. Bu yüzden “Siz”, boşverin “Biz”i  gruplandırmayın.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kulaklık Kuralı

İngiltere’de çalıştığım iş yerlerinden birinde bir kural vardı. “Kulaklık Kuralı”. Eğer çalışan birinin kulağında kulaklık varsa gerçekten acil olmadığı müddetçe onunla konuşmak, dikkatini dağıtmak, seslenmek vs yasaktı. Sadece firma içi mesajlaşma programından mesaj atmak serbestti. Yani konsantre olup bölünmeden bir iş yapmanız gerektiğinde takıyordunuz kulaklığı ve kimse sizi rahatsız etmiyordu.

Özellikle konsantrasyon ve düşünce gücü isteyen iş kollarında son derece faydalı olduğuna inandığım bir kural.

Bu kurala bir kere alışınca hiçbirşey dinlemeseniz bile, eğer rahatsız edilmek istemiyorsanız, kulaklığı kafanızda tutmaya başlıyorsunuz. Çünkü bazen müzik bile dikkat dağıtabiliyor. Hala kulağımda hiç birşey çalmayan kulaklıkla oturduğum oluyor.

İlk zamanlarda kulak içi kulaklıkları kullanıyorduk. Ancak arkadan gözükmediği için pek işe yaramadığını gördük. Sonra sonra büyük, kulağı örten hatta abartılı derecede kocaman kulaklıklara geçtik. Yani “Kulağımdaki bu devasa nesneyi görüyor musun? Hah işte sakın yanıma bile yaklaşma!” mesajı gönderiyorduk çevreye.

Birgün işe, ellili yaşlarının sonunda bir kadın başladı. Kulaklık kuralını bir türlü anlatamadık kendisine. Arkadan yaklaşıp kulaklığı kafanızdan çekip başlıyordu konuşmaya. Bütün huzur ve ahenk gidiverdi sayesinde. Konsantrasyon hak getire. Kadın etraftayken kulaklık fayda etmiyordu. Hatta sistemli bir şekilde yürüyen bütün işlere kestirmeler bulmaya başladı.

Burada bir bilgi vermem gerekiyor. Biz Türkler daha doğrusu Akdeniz insanları aceleci ve hızla sonuca gitmek isteyen insanlarız. Dolayısıyla beynimiz buna alışmış. Bir sorun görür görmez hemen yanına sapar, sağını solunu eşeler ve bir çıkış buluruz. Evet hızla çözeriz ancak sistemsizdir. Atı koşarken nallamak diye bir tabirimiz vardır. Durup da nallarsak zaman kaybederiz zira. Halbuki İngilizler sistem üzerine kurmuşlar herşeylerini. İş yapma şekilleri de böyle. Bir işi yapmanın kural zincirini yazmışlar uzun zaman önce ve herhangi bir şekilde sapma eğme bükme olmadan o zinciri takip ederlerse işin başarıya ulaşacağını kesin olarak bilerek çalışırlar. Zincirdeki en ufak bozulma çileden çıkartır onları.

Bir Akdeniz insanı için İngiliz tarzı çalışmak çok rahattır ama işi bekleyen için delirticidir. Bir nevi tatildir ingiliz tarzı çalışmak. Kimse peşinizden koşmaz, iki ayağınızı bir pabuca sokmaz, atınızı adam gibi nallarsınız, hatta suyunu yemini verip bir müddet nalın ayağına oturup oturmadığını anlamak için gezinirsiniz.

Yani kulaklığı takarsınız ve kimse size dokunmaz.

O işe başlayan tek bir kadın yüzünden bütün dişliler bozulmaya başladı. Önce işin analizini yapan arkadaş kendisinin başka bir birime atanmasını sağladı. Proje yöneticisi de, kadına engel olamayınca kendi haline bıraktı. Ben başka sebepler olsa da, onun yadsınamaz katkılarıyla işi bıraktım. Benden sonra işe aldıkları herkes öğrendiğim kadarıyla 1-2 ay içinde işi bırakmış. Yani kendi işini kısa zamanda yaptırdığını ve başarılı olduğunu düşünen bir eleman yüzünden sistem darmadağın oldu. Uzun vadede kadın işini yaptıracak işin ehli kimse kalmadığı için acemilerle çok daha uzun zamanda iş teslim eder hale geldi.

Kulaklık kuralı böyle birşey işte. İşler yürüyorsa ve kulaklığı da takılıysa kimseyi dürtmeyeceksin.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tartışmak

Son zamanlarda kendimde tartışacak güç kalmadığını seziyorum. Belki de “tartışma”nın ne demek olduğunu gördüm. Gerçekten akıllı, bilgili birisi ile tartışmaktan bahsetmiyorum. Öyle bir tartışmada zıt fikirlere sahip de olsanız karşılıklı çok şey öğrenebilir ve belki karşı tarafın görüşünü benimseyip “Ben hatalıymışım” da diyebilirsiniz. Nitekim ben bizzat böyle birçok tartışmada yenildim de ufkum açıldı. Şimdi benimle tartışanlara minnettarım hatta.

Ancak bir de körü körüne tartışanlar var ki bunların yaptığına tartışma değil en iyi ihtimalle “kavga” diyebiliriz. Ne dediğinin farkında bile olmayan bir güruh bu. Beylik 3-5 cümle etrafında yeknesak bir tartışma üslupları vardır ve hemen tanırsınız. Benim en sevmediğim gruptur. Senin ne dediğini dinlemez bile. Dinlerse ve eskaza bir de anlarsa, fikrinin değişeceğinden ödü patlar.  Sen “siyah” dersin o sana “beyaz” diyeceğine “o zaman açıkla bakalım 1792’de Alparslan İzmirde Malazgirtlileri nasıl göle döktü?” der. Sen cümlenin neresini düzelteceğini düşünürken karşına geçer “Ne oldu tıkandın değil mi? açıklayamadın işte” der. Tam baştan alayım madem dersin bu sefer de “sen kimin adamısın? kime hizmet ediyorsun?” diye tutturur. Onun kafasında herkes birinin adamıdır ve herkes birilerine hizmet eder. Bağımsızlığı hayal edebilecek kadar evrilmemiştir henüz. Senin belki yüzlerce kişiyi dinleyip bunların haklı ve doğru gördüğün yanlarını benimseyip haksız yerlerini eleştirebileceğini idrak edemez. Onun kafasında bir kişiye %100 inanılır ve onun dışındakiler %100 reddedilir.

Son zamanlarda mesela Pakistan’lılarla çok temasım oluyor. Bir yerden sonra benim müslüman olmama rağmen, onlar gibi olmadığımı farkederek punduna getirip bana sorular soruyorlar. Sadece Kuranı baz aldığımı ve bu yüzden hadisleri dolayısıyla, mezhepleri reddettiğimi bazen anlatmaya çalışıyorum. Eğer ilk cümle “O zaman nasıl namaz kılabiliyorsun?” olunca tartışmaya girmiyorum bile. Çünkü bu en klasik ezbere tartışma cümlesi. Tecrübeyle sabittir ki bununla cümleye başlayan sizin ne dediğinizi dinlemiyor bile. Halbuki dinlese devamında bunun bir açıklamasınu duyacak ve hatta kendi bildikleri konusunda ciddi bir şüpheye düşüp belki de bazı şeyleri hayatında ilk defa anlayacak.

Siyasi bir tartışmada ise cümleye “Siz CHP’liler” diye başlayanlarla detaya girmiyorum. Çünkü onun kafasında bir takım kategoriler var ve benim herhangi bir siyasi partiye %100 bir bağlılığım olacağı hükmüne varmış. Bugün desteklediğimin bir gerekçeye dayandığı ve yarın o gerekçe değişirse başka bir partiye oy verebileceğimi, oy verdiğim adama hesap da sorabileceğimi algılayamıyor.

Bilimsel konularda da böyle klasik fizik %100 doğrudurdan ötesini düşünemeyen adamla ben zamanın durduğunu bizim aktığımızı nasıl tartışayım. (Kesin böyledir demiyorum. Bu sadece benim de katıldığım bir öngörü)

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi bazı beyinler saçma da olsa, hatta saçma sapan da olsa fikrinin değişeceğinden ödü patladığı için, bu durum beyinlerinde kaosa yol açacağı için asla düşündükleri şeyleri terketmezler. Kaos güzeldir halbuki. Beyin bu sancı ile yeni yollar açar kendine. Farklı bakabilemeye başlar dünyaya. Muhteşem bir sistemi, mucizevi bir dengeyi ama onun yanısıra orada fesat çıkaran ve kan döken türümüzü görür.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Saçma

Saçmalıklara öyle büyük bir istekle, azimle ve kararlılıkla inanırız ki, sorgulamayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz.

Beyin bir konuyu bir yere yerleştirdiğinde, onu oradan çıkarırsa oluşacak kaos, büyük bir sıkıntı yaşamaya sebep olur. Bu yüzden yanlış olduğunu sezse bile beyin, o yanlışa sarılmayı, sıkıntı ile boğuşmaya tercih eder.

Dolayısıyla yanlış öğretilene, saçmalıklara, hurafelere inanan insanlar bunları hayatları pahasına sorgulamadan savunurlar. Sorgularlarsa düşecekleri boşluktan korkarlar.

Bu hep diğer insanlarda böyle ama sende kesinlikle farklı değil mi? O cahiller sorgulamıyorlar ama sen sorguluyorsun değil mi? Malesef değil.

Bence okulun amacı bu. Henüz sorgulama yaşına gelmeden bazı ön kabüllerle beyinleri dolduruyoruz ki, sonraki nesiller de aynı saçmalıkları hayatları pahasına korusunlar.

Sayalım mı birkaç tane? Şimdi yazının bundan sonrasını okuduğunuzda ya gerçekten objektif olarak sorgulayacaksınız ve oluşacak kaos ile uğraşacaksınız ya da beyniniz sizi, bunların saçmalık değil olması gereken en düzgün, en doğru şeyler olduğuna ikna edecek bir savunmaya geçecek ve “ne diyor bu deli, boşver sen onu” diyecek.

Bir ay içinde ne kadar para kazanıp ne kadarını vergi diye bir devlete veriyorsunuz ?

100 lira kazansanız 30 lirası gelir vergisine gidiyor kafadan. 70 liranızı alıyorsunuz elinize.

Birşeyler almak zorundasınız o ay içinde doğru mu? Aldığınız diğer malları satanlar da sattıkları mallardan elde ettikleri gelir için gelir vergisi ödeyeceklerinden fiyata onları da ekliyorlar ve 10 liralık malı size 10+3+2.34 (%18 KDV) ye yani 15.34 e satıyorlar. O da lüks tüketim veya benzin gibi ekstra vergiler konulmamışsa. yani her aldığınız maldan dolaylı olarak bir %35 daha ödüyorsunuz. yani 24.5 lira. Yani en kaba haliyle 100 lira kazanıp 54.5 lirasını devlete veriyorsunuz. Daha bunun emlak, otomobil, çevre, çöp vırt zırt vergileri yok.

O devlete kazancınızın çoğunu vermekle kalmıyor bir de üstelik erkekseniz hayatınızın birbuçuk senesini de askerlik olarak veriyorsunuz.

Karşılığında ne alıyorsunuz ? Neden var devlet ? Ne yapıyor bu paraların karşılığında ? Yol mu ? Devlet olmasa inanın çok daha ucuza halledebilirdik. Sağlık mı ? Elektrik mi ? Su mu ? E bunlar da bedava değil ki ! Güvenlik mi ? Her gün bir yerlerde bombalar patlıyor, insanlar ölüyor. Peki neden böyle saçma bir sistemde direniyor insanoğlu? Savaşmadan, devletleşmeden kollektif yaşayabilecek, adam gibi üretip adam gibi satabilecek, başka yerlerdeki kaynaklara göz dikmeden adilce paylaşabilecek akıl seviyesine gelmek için ne gerekiyor ?

Din konusuna girmiyorum bile. Sadece şu kadarını söyleyeyim Evet bir din var, bir yaratıcı var bence ama bu yaşadığımızın, yaratıcının gönderdikleri ile ilgisi yok. İnanmıyor musun ? Kaosa katlanabileceksen sorgula.

Mesela zaman’ı sorgula. Okulu sorgula, hayatı sorgula, insanları sorgula. Nelere körü körüne inandırıldığımızı görünce korkmayacaksan eğer, cesaretin varsa…

Ya da kesin ben saçmalıyorumdur!..

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Hırs

Dünyadaki ilk düşünebilen canlıların sahneye çıkışında başladı herşey. Birinin bulduğu parlak bir taşı, diğeri de istedi. Kendi taşını aramak, bulmak yerine bulandan almak, akıl edebildiği tek çözümdü. “Nereden buldun? Bana da bulalım?” diyemeyecek kadar aptaldı belki de. Kanlı bir kavga sonrasında taşı ele geçirdi. Ve böylece kavga etmeyi öğrendi o ilk “akıllı !” yaratık.

Sonrasında yemek için, bölge için, hayvan için, taş için, taç için, hatta bazen bir hiç için kavga etti.

Her şey evrildi, kavga etmek evrilmedi. Kendi türünü öldüren bu garip organizma öldürmenin değişik yollarını bulacak kadar gelişti her nedense.

Herkese yetecek kaynakları paylaşmamak için ülkeler kurdu. Kendi taşı için adına savaşacak, ölecek, insanlar buldu. Ölmeyi seven insanlar… Dünyanın öbür ucundaki diğerinin taşını, aşını daha hızlı alabilmek için daha hızlı giden daha çok öldüren silahlarla donandı. Ölmeyi seven insanlarını, ölmeye gönderdi oralara ve oradaki ölmeyi seven insanlar karşıladılar ve zevkle, şevkle öldüler.

Sadece karşısındakinin taşını almak değil bazen kendisinden başkasında taş olmaması için milyonlarca insanı öldürüp, akşam bunun rahatlığı ile uyudu bu organizma. Kendisini medeni sanan bir vahşi olarak kaldı.

Azınlıktaki, paylaşmayı seven ölümden hoşlanmayanlar da durumu kurtarmaya yetmedi.

Keşke kavga yerine, huzur evrilseydi.

Herkes sonunda kendi büyük parlak taşına kavuşuyor. İstese de istemese de.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Ohh

Sanki bütün bir sistem “ohh” diyememe üzerine kurulu. Mücadelenin, savaşın, kargaşanın bittiği, huzurun, düzenin, refahın yaşanacağı anda, evet tam o anda mutlaka birşey olması tesadüf olamaz.

Sanıyorum mücadelenin bittiğini çaktırmamak gerekiyor. Gizli gizli, saklanarak oh çekeceksin, eğer çekebiliyorsan.

Acaba diyorum sürekli herşeyden şikayetçi olanlar, mevzuyu anladılar da bize numara mı yapıyorlar?

Ama mutlaka en az bir kere bir oh çekeceğiz ve o “ohhh” ile bütün havayı vereceğiz ciğerlerimizden. O ana hazırlıyoruz kendimizi şişerek belki de. ve üzerine başka nefes de almayacağız ki problem çıkamasın …

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Islak Ayaklar

Hala Anadolu’da yaygın bir adettir, gidenin arkasından su dökülür. Eski şaman kültürümüzün bir parçası ve bugünlere kadar ulaşmış. Su şaman kültüründe berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel” demek için su dökülür gidenin arkasından.

Ancak asıl mesela elinizin mi ayağınızın mı ıslandığı bence. Gidiyorsan ayağın, gönderiyorsan elin ıslanır su dökerken.

Şimdiye kadar genelde ayağım ıslandı benim. Ellerimi ıslak sevmiyorum ama bazen ıslanıyorlar istemesem de.

Gitmek kendine yeni bir yaşam eklemektir. Zaten devam eden rutinin içinde neyi hangi gün farklı yapıyorsan o an yaşamına eklenir. Ve eğer aynı rutinin içinde geçiyorsa ömrün, birbirinden farkı yoksa günlerinin aynı günü aynı yaşamı yaşar durursun aslında. Bu yüzden mevcut sistemini bozmak, başka hayatları görmeye, yaşamaya, acısıyla tatlısıyla farklı birşeyler yaşamaktır gitmek. Her gidiş, bonus bir yaşamdır insana. Bir düşünün, geçen sene içindeki işe gidiş gelişlerinizin kaçını gittiğiniz bir haftalık tatil kadar hatırlıyorsunuz? O bir hafta, hafızada bir senelik rutin hayat kadar yer tutmuyor mu ?

İnsanoğlu statüye bağımlıdır. Statükocudur yani. Hayatı fazla kurcalamayı, zorlamayı sevmez. Eğer yaşıyorsa bir şekilde, doyuyorsa karnı bozmak istemez bu sistemi. O yüzden ıslananın elleri olmasını tercih eder. Gidenlerin ardından döker suyu. O esnada ayaklarına düşen bir kaç damla da, saldığı köklerine iyi gelir.

Nasıl olsa bir gün gelecek, her ziyarete gelen sulayacak madem, ayakları topuğundan ıslatmaya başlamak lazım şimdiden.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Uygun

Bilgisayar programcısı olduğum için, çevremdeki insanlar yıllardır benden alacakları bilgisayarlar için tavsiye isterler. Hepsine ilk sorum “Ne için kullanacaksın?” olur ama bu soruyu genelde yadırgarlar.

İstedikleri tavsiye amaca uygun olanını almak için değil, piyasadaki en güçlü, en yüksek kapasiteli bilgisayarı almak için olur genelde. Sadece yazı yazmak için bile son derece süratli ve hayatları boyunca yüzde birini bile kullanamayacakları hafıza ve depolama kapasitesine sahip olmak isterler. İhtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacak ürün yerine ENNN bi mükemmelini alıp beş katı para öderler ama olsun.

Yıllardır iş ilanlarında gördüğüm bir zırvalık da programcı arayan firmalar illa belli bir üniversitenin bilgisayar mühendisliğinden mezun adam ararlar. Mühendislik ile yazılımın apayrı iki konu olduğunu anlamazlar. Sadece “en mükemmelini alalım” mantığı devrededir yine.

Şirket aracını kullanmak için pilot almak gibi birşey bu.

Saatte 130 km hız limiti olan yollar için neden 240 km sürat yapan arabalar üretilir ? Çünkü uygun olanı değil mükemmel olanı almanın peşindedir insanlar. Bu yüzden, hırsı da, çabası da bitmez insanın. Kendine, doğasına, doğaya uygun seçimleri yakıştıramaz kendine. “İnsanlar ne der?” diye kaşınır içindeki kurt ve tatmin edilemez bir hırs, yüzünden yaşanır mutsuzluklar. Hiç birşeyin üst limiti yok, uygunun ise limiti belli.

Kendine en uygun olanı seçmek içindeki kurda “kes sesini” demektir kısaca.

Konuşamazsa yiyemez…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dokunmak

Yeni doğan bir bebek, hayata olan bağını, annesine ilk dokunduğunda kurmaya başlar ve her dokunduğuyla şekillendirir, güçlendirir bağlarını. O rengarenk oyuncakların arasında gördüğünüz kadife, tırtıklı, pürüzsüz, yuvarlak, köşeli dokular hep dokunma ve öğrenmeyi güçlendirebilmek için özellikle tasarlanmıştır mesela. Dokundukça öğrenir, mutlu olur insan.

Hatta bir gün sevdiğine dokunur ve bütün kimyası değişir. Ama benim bahsedeceğim şey biraz daha farklı.

Hayatımın her döneminde, bir şekilde yollarımın kesiştiği, bazı insanlar oldu. Bazen hayat çalıştığım yerlerde denk getirdi bizleri bazen kapı komşusu yaptı, bazen hiç yüzünü bile görmediğim email arkadaşları. Kimi zaman mesleki bir bilgide daha iyiydim, kimi zaman bir iş veya hayat tecrübesinde, kimi zaman okuduğum okuldan, kitaptan edindiğim bilgilerde. Sadece belki de benim yakaladığım fırsatı, hayat onlara sunarken bir şekilde ıskaladıklarından dolayı, aynı noktaya erişememiştik basitçe.

Her kim benden birşey öğrenmek istediyse, kim birşey sorduysa, bilgimin elverdiği kadarını vermeye çalıştım. Hatta bazen sormalarını da beklemedim, gerekli olduğunu düşündüğümde bazen biraz da zorlayarak anlattım. Bazen bildiklerimi yazdım ve ücretsiz yayınladım. Karşılık beklemedim bunun için. Peki hadi dürüst olayım. Karşılık bekledim. Ama karşımdakilerden değil.

Ben insanların hayatlarına olumlu bir katkıda bulunduğumda, hayatlarına dokunduğumda kendimi iyi hissettim. Bildiklerimi paylaşmak  adeta bir zorunluluktu benim için ve her zorunluluğu yerine getirişimde kendimi iyi hissettim.

Dokunarak öğrendim. Dokundukça mutlu olduklarını gördüm insanların. Dokundukça yere daha güçlü bastıklarını gördüm ve her dokunduğum hayatla mutlu oldum.

Tıpkı bir bebek gibi.

Hala bir bebek gibi.

Dokunun!… Paylaşın bilginizi de, sahip olduklarınızı da. Nasıl olsa hiç biri sonsuza kadar sizin değil, ama karşılığında gördüğünüz gülen bir yüz hep sizin…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Fatih

Henüz sabrı öğrenmediğimiz, kolay parladığımız, yaşamayı el yordamıyla öğrendiğimiz fakat herşeyi çok iyi bildiğimize emin olduğumuz yaşlarda tanıdım onu. Üniversitesinde okuduğum mesleği yapmaya ve bu meslekte yükselmeye azimliydim. Müdürümün olaydan habersiz olması ve buna ilaveten yöneticilik vasıflarının da olmamasından dolayı toplantılarda çok sık parlama, patlama noktasına gelirdim. İşte tam bu zamanlarda O bir espiri yapardı, bir anda bütün sinirimi alıp götürürdü. Ondan öğrendiğim ilk şey “böyle ciddi anları tiye alabilmenin, yaşamayı mümkün kıldığı” olmalıydı herhalde.

Benden yaşça büyüktü ama kaç yaş büyüktü bilmiyorum. Hiç dikkat etmedim çünkü büyük olan nüfus cüzdanıydı. Kendisi tam da benimle yaşıttı.

Dertleri koskoca bir yumak olarak versen içindeki kıl kadar yerden bakıp gülünecek, tekrar yaşayabilecek kadar bile olsa pozitif enerjiyi o anda hücrelerine dolduracak bir sebep, bir olay bulurdu.

Hayatla ve uzun maltepesi ile çok barışıktı. Sigarayı kül tablasında bırakır bir işi halletmeye giderdi dönünce sigarasını bıraktığı yerde sönmüş olarak bulur, tekrar yakar iki fırt çeker başka bir işe bakmak üzere gene bırakırdı. Bizim sigaralarımızı bırakınca dibine kadar yanar biter kül olurdu ama adamın sigarası bile onun temposuna ayak uyduruyordu. (Bıraktık bıraktık.. içmiyoruz artık. Panik yok. Eskidendi bunlar, çok eskiden)

Şikayet ettiğini pek duymadım veya duyduğumun şikayet olduğunu hiç anlayamadım. Kariyer ve şehir değiştirip ondan ayrıldıktan bir müddet sonra o da öyle yaptı. Kısa bir aradan sonra farklı mesleklerde de olsak yine aynı şehirdeydik.

Hiç unutmam bir gün ansızın kapısını çalmıştım. Uyuyordu herhalde ki mahmur gözlerle açtı. “Haydi” dedim “Kalk giyin, gidiyoruz”. Kalktı giyindi, aşağı indik, arabaya bindik, yola koyulduk, 1 saat sonra falandı dayanamadım. “Lan sormayacak mısın nereye diye?” dedim. “Yoo” dedi. “Sen diyorsan, tamamdır.” “İşte” demiştim. “Arkadaş böyle olmalı”.

Çok gezdik onunla. Dağda, bayırda, İstiklal Caddesinde, kitap fuarlarında, sahaflarda, köylerde, ormanlarda, Old Trafford’larda, sahaflarda, istanbul barlarında. Gerçi gittiğimiz barda demli çay, ayran falan isterdi ama olsun.

Adını her duyduğumda, okuduğumda, hatırladığımda, yüzlerce hatıra canlanıveriyor ve mutlaka gülümsüyorum. Hangi birini anlatayım ki. Belki binlerce var.

Balkondan manzarayı gösterirken, heyecandan elinden fırlayıp 4 kat aşağı düşen akvaryum balığından mı başlasam. (Aslında akvaryumdaki diğer balıklara saldırdığı için sinirle balkondan fırlatmış ama öyle anlatmıyordu işte bize) Yoksa İtalyancadan başka dil konuşmayan 80lik teyzeye Meryem Anaya hangi minibüsle gidileceğini Türkçe tarif etmesinden mi başlasam. (Teyze akşam elinde Meryem ana kartpostalları ile gelip “Grazia … Grazia …” diye teşekkür etti valla)

Herkese lazım böyle en az bir dost.

Bugün facebook uyardı beni.. Doğum günüymüş. Dile kolay neredeyse 30 senelik bir dostluk olmuş. Umarım uzun uzun sağlıkla mutlulukla yaşar bu hayata renk katmaya devam edersin dostum. Doğum günün kutlu olsun Fatih.

 

 

NOT : Söz arada anlatacağım birkaç hikayemizi.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zincir

Bulutlu bir akşam üstüydü. Okuldan eve dönerken elindeki lastik topu havaya atıp tutuyordu çocuk. Her gün yürüdüğü bu sıkıcı, rutin yolu, eğlenceli hale getirmek için kullandığı küçük oyunlardan biriydi bu da. İlk birkaç hafta adımları saymış, sonraki bir iki gün bir taş parçasını tekmeleye tekmeleye okula kadar götürmüştü. Dönüşte aynı yuvarlaklıkta taş bulmak zor olduğundan cebinde taşımıştı okul bitene kadar.

O gün de, iki gün önce icat ettiği “bu mavi plastik topu havaya atıp tutarak düşürmeden kaç adım gidebilirim” adlı oyunu oynuyordu.

Tam havaya attığı sırada, o güvercinin takla atmasını görmeseydi son iki günün en iyi derecesini yapacaktı neredeyse. Fakat ilk defa gördüğü bu olaya bakarken bir an dikkati dağıldı ve yere düşen top kaldırımın kenarındaki çıkıntı bir taşa denk gelip yola fırladı. Tamamen refleks olarak pesinden tutacakmış gibi bir hareket yaptı ancak yolun boş olmadığını görür görmez adımını bile atamadan durdu.

O sırada karşıdan gelmekte olan arabadaki dikkatli şöför topun düştüğünü görmüş ve çocuğun aniden sokağa fırlayacağından endişe ettiği için frene basmıştı bile.

Bu küçük dur-kalk bir sonraki trafik ışıklarında onun kırmızıya yakalanmasına neden olmuş ve bir dakika bekleme ile sonuçlanmıştı bu durum.

Yeniden yeşil yanıp da hareket ettiğinde ilerideki sokaktan sola dönmüş ve dumanlar içindeki yeni olmuş kazayı görüp lanet etmişti içinden. Koskoca kamyon gelip koca duvara çarpmıştı. Yan yoldan kendi gittiği istikamete dönmek yerine dümdüz gitmiş ve binanın duvarına toslayarak, tamamen kapatmıştı yolu. Freni tutmamıştı muhtemelen.  Şimdi yok yere trafik tıkanacaktı. Aynaya baktı ve arkasından sokağa sapmış diğer araçları da görünce “Hay lanet çocuk. Senin yüzünden geç kalacağım şimdi” dedi içinden.

Güvercin yukarılardan bir yerden “Birşey değil” dedi kendi dilince, ama biz “guguk” diye duyduk. Ne yazık ki tam 1 dakika önce freni patlamış kamyona yapılacak birşey yoktu. Gözünün önünde aniden havalanan leylekle ilgilenmeyen kamyoncu şansına küssündü artık.

Çocuk sabah mavi topu elinde okuluna döndüğünde aynı sınıftaki çok sevdiği arkadaşı ile konuşmaya daldılar. “Duydun mu?” dedi arkadaşı. “Dün babam görmüş şu alt sokakta koca bir kamyon duvara çarpmış”. Çocuk ilgilenmedi fazla. “Yaa” dedi… “Duymadım. Ama biliyor musun bu sabah topu havaya atıp tutarak tam 158 adım attım”

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kömürlük

Bir zamanlar kalorifer yoktu. Isınmanın emek istediği o yıllarda ya gaz sobanız olurdu, ya da odun kömür sobanız. Gaz sobası iyiydi, hoştu, kolay kullanılıyordu  ama petrol bazen bulunmadığında sizi ortada bırakabiliyordu. Ayrıca bir çocuk için zor olan gazın konduğu depoyu havada dökmeden çevirerek sobanın arkasına yerleştirme işinden dolayı da pek sevmezdim gaz sobasını. Hiç eğlenceli değildi.

Oysa kömür sobası ile eğlenceli vakit geçirebilecek ne çok oyunumuz vardı. Üzerine mandalina kabuğu sıkarak cısss sesini dinler ve odanin mis gibi kokmasını sağlardık bir kere. Sonra çok kızgınken üzerine su damlattığınızda damlanın sobaya her değişinde zıplamasını dansa benzetir dakikalarca izlerdik.

Yok etmek istedikleriniz için de bire birdi. Üstündeki delikten içeri attın mı bitti gitti. Çamaşır da kurutulurdu üzerinde, yemek de pişerdi. Çay da demlenirdi, ekmek de kızartılırdı. Hele ki bütün ailenin birarada olduğu ve en az 3 tane günlük gazete, Gırgır ve Fırt ile desteklenmiş pazar sabahlarında, soğuk yatak odasında, ağır yorganın altında uyurken, burnunuza içeriden kızarmış ekmeğin kokusu geldiğindeki o mutluluk anını hiç unutamam. Anneanneli, dedeli, anneli, babalı, kardeşli güzel bir kahvaltı ve ardından sobanın etrafında geçirilecek mükemmel 2-3 saatin habercisiydi, o kızarmış ekmek kokusu.

Ama benim bugün anlatmak istediğim şey soba değil de kömürlük aslında. O zamanlarda her evin bir kömürlüğü olurdu. Zemin veya bodrum katında genellikle karanlık, üç – dört metrekare bir yerdi. Bazı oturduğumuz evlerde benim yatak odamdan büyük olanlara rastlamıştım gerçi. Genellikle bir duvarına birkaç raf çakardı eskiler. Evin içinde istemediklerinizi koyardınız o rafların olduğu tarafa. Kömürlük ne kadar temiz olursa olsun doğası itibarıyla tozlu bir yerdi ne de olsa. Yani koyduğunuz şeyi naylonlara sarar sarmalar tozlanmasın diye öyle koyardınız.

Bir müddet sonra o sarmalanmış şeyin içinde ne olduğunu unuturdunuz zaten. Unutmayacak olsanız neden gözünüzün önünden kaldırasınız ki. Sonra taa evi taşıyana kadar orada kalırdı o poşet dolmaları. Taşınırken de haddinden fazla tozlu bu yumağı peşinizden götürmez usulca çöpe atardınız.

Kömürlük çöpe atmaya kıyamadığınız ama artık size gerekmeyen ve görmek istemediğiniz her şeyin geçici istirahatgahıydı. Hatta bu işi abartınca kömür koymaya pek yer kalmazdı kömürlükte.  Eğer ev kendinizinse kömürü koyacak yer bulunamadığından ikinci bir kömürlüğe ihtiyacınız olurdu beş – on yıl sonra. Taşınmadıkça atılamayan anılar dolardı önce raflara, sonra yerlere ve yerden tavana uzanan öbeklere.

Hiç unutmam bir yaz boyunca dedemlerde kalıp bir kese dolusu misket biriktirmiştim. O sene Almanyadan gelen karşı komşunun oğlunun da sayesinde hiç kimsede olmayan renklerde bir hazineye sahiptim. Sonbahar gelip de okullar açılacağı zaman dedemlere veda etmiş ve misketleri onlara bırakmıştım bir sonraki yaz için. Bütün bir kış, ara ara aklıma gelmişti hazinem ama güvenilir ellerde olduğundan emindim. Yazı beklerken renklerini hatırlamaya çalışırdım. Ne parlak, ne ilginç kombinasyonlardaydı hazinem. Yaz gelip de, gittiğimde sarılmanın ardından hemen sordum dedeme. “Merak etme” dedi “kömürlükte”.  Ve bir daha hiç göremedim. çünkü neredeyse tüm kömürlüğü boşalttık ama bulamadık. Bermuda şeytan kömürlüğü yemişti hazinemi.

Garip bir toplamacı huyumuz var. En ilkel zamanlarımızdaki genlerden geliyor. Ayrılamıyoruz bazı şeylerden. Ne yapacağımızı da bilemiyoruz ama ayrılmak acı veriyor. Kaloriferli evlere geçince dolapların üstü, gömme dolabın dibi, hatta çoğunlukla küçük tuvaletin iptali ve içine raflar çakılması ile oluşan kendi yeni kömürlüklerimizi yaptık.

Bir hayatı ardımda bırakıp hiç bir kömürlüğü yanımda taşıyamadan başka bir ülkeye yerleşince anladım. Hiç bir şeyi biriktirmemek gerekiyormuş. Eğer gözünden uzağa koyuyorsan, en iyisi lazım olabilecek birine vermekmiş. çünkü bir şey kömürlüğe girerse bir daha çıkmıyor.

Tabi kömür değilse.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Laklak

Bir zamanlar herkesin elinde bu zımbırtı vardı. Zımbırtı diyorum çünkü bu tür şeylere verilebilecek genel bir isim yok Türkçe’mizde.  Olan tek isim zımbırtı.

İki türlü ses çıkartılabilinirdi bu zımbırtıdan. Kolay yolu çevirerek zor yolu yukarı aşağı sallayarak. Zor yolla çıkan ses daha güçlü ve baskın bir sesti. Sanırım ilk defa maçlarda ortaya çıkmıştı. Bir takımın taraftarı diğer takımın taraftarının tezaruhatını bastırmak için böyle gürültülü sesler çıkarırdı. O yüzden de laklak iki renkte olurdu. Tuttuğunuz takımın renginde laklak alıp başlardınız gürültü çıkartmaya. Tek amacı buydu. Sonra modası geçti. Hayır karşıdakinin sesini bastırmanın modası geçmedi. Sesin modası geçti. Yerine, sprey kutusunun üzerine monte edilmiş kornalar geldi, vuvuzella geldi, davul geldi hatta bir ara metal garip bir tıklama sesi çıkaran birşey yapmışlardı, kaşık gibi bir metalin üzerine platin gibi sert bir metal monte edip tok bir ses çıkartıyorlardı.  İngilizcede clicker deniyor ancak Türkçe’de ona ne isim vermiştik hatırlayamadım şimdiç İkinci dünya savaşı zamanında paraşütçüler gece atlayışlarında iletişim için kullanmışlar. Biz de maçlarda kullandık.

Ne olursa olsun, zaman içinde bir müddet moda olan aletlerde, amaç hep aynıydı. Daha fazla gürültü yaparak, karşıdakinin sesini bastırmak. Genel olarak iletişim sistemi olarak benimsediğimiz şey böyle birşey. Kim daha yüksek sesle bağırırsa o kazanır. Sen istediğin kadar nedenini, sonucunu, mantığını, güzel güzel izah et. Herkesin anlyabileceği bir dille anlat karşındaki laklakla seni bastırır ve ertesi gün laklakçılar hep bir ağızdan o tartışmada senin nasıl bastırıldığından bahseder.

Şimdi bir tartışma programında, sakallı, pis pis sırıtan ve kendine gazeteci diyen bazıları bu yöntemi kullandığında sadece tek birşey geliyor aklıma “Acaba bunları döndürerek mi yoksa yukarı aşağı sallayarak mı bu sesi çıkartıyorlar ?”

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Karbon Kağıdı

Çocukken, okul kapanınca, yaz tatilinin ilk günlerinde, babamla işe gitmek her seferinde, çok değişik bir deneyim olarak beni heyecanlandırırdı. Ama sadece ilk gün ilk 4-5 saat için sonra sıkılırdım ve heyecan tamamen biterdi. Eh bir iş yerinin bir çocuğa sunacağı tarzda pek bir eğlencesi yoktur. Bir daktilo, bir Facit hesap makinesi ve  bir miktar kırtasiye malzemesi olan bir ofiste, ne kadar gelişmiş bir hayal gücüm olursa olsun, kenarda bana verilmiş bir masa üzerinde, bunlardan bir oyun alanı kurmak pek de kolay olmuyordu.

Önce daktiloya bir kağıt takıp o dönem öğrendiğimiz bir şiiri tek tek harflere basa basa kağıda yazardım. En çok da satır sonlarında o kolu sola itip satır başı yapmak çok havalı gelirdi. Ha bir de satırı sona kadar kullanınca öten o “çing” sesi. Sanki bir satırı komple yazınca “aferin” derdi daktilo.

Sonra biraz Facit hesap makinesi ile toplama çıkarma yapardım. Ancak çarpma ve bölmeye geçmek için babamın müsait olmasını beklerdim. Çünkü her seferinde araya giren kış ve okul dönemleri boyunca bu garip aleti elime almadığımdan bu işlemlerin nasıl yapıldığını unuturdum. Yaşı bu makineyi kullanmaya yetmeyenler ne demek istediğimi kesin anlamadılar biliyorum. Önce bir internette araştırın neden bahsettiğimi anlamak için. Zira Facit hesap makinesi hayran olunabilecek ilginçlikte bir alettir. Mekanik bir hesap makinesinden bahsediyoruz burada. İşlemler bir kolu çevirmeyle, bir başka kolu çekme ile, bir yere bastırmayla yapılıyordu. önce birinci rakamı yazıp yandaki kolu önden arkaya doğru bir kere tam devir ile çevirir sonra ikinci rakamı yazar kolu aynı şekilde bir kere daha çevirirdiniz ki toplasın. Geriye çevirince de çıkartma işlemi yapardı. Çarpma için başka bir kolla daha uğraşmanız gerekiyordu ama araya çok fazla dönem ve çok fazla kış girdiği için hatırlamıyorum ve malesef artık sormak için babam da müsait değil.

Bir de kırtasiyelerin arasında karbon kağıdı ilgimi çekerdi. bir dosya kağıdı alıp üstüne bir karbon kağıdı yerleştirirdiniz ve onun da üzerine başka bir dosya kağıdı koyardınız. Sonra üstteki kağıdın üzerine yazdıklarınız aynen alttaki kağıda da geçerdi. Çok lazımmış gibi bayıla bayıla bir karbon kağıdını eve götürür sonra yazdığım herşeyin altına koya koya herşeyden iki kopya oluştururdum. Günlüklerden ev ödevlerine kadar herşeyin bir kopyasını çıkarırdım. Hayır ne yapacaksam ikinci bir kopya ev ödevini. Sanki bir daha aynı ödev verilirse hazır elimde olsun der gibi. Ya günlük? Aynı günden bir tane daha yaşarsam hazır olsun. Oduncunun günlüğü de meşhur değildi henüz o zamanlar. Hani var ya

1 Ocak – Bugün odun geldi kestim

2 Ocak – Bugün odun geldi kestim

3 Ocak – Bugün odun geldi kestim

Ama o zamanlar karbon kağıdının çoğaltma özelliği henüz çok detaylı düşünemeyen bir çocuk için önemliymiş demek. Aynı şeyden çok olunca güzel birşey olduğuna kanaat getirmişim henüz gelişimine yeni başlayan beynimle. Halbuki sonraları her küçük farkın büyük bir güzellik olduğunu anladım. Aynı olanlar sıkıcıydı. Aslının aynısı aslından farklı birşey söylemiyordu. Bu da fark oluşturmuyor yani aslını zenginleştirmiyordu. Aynı yazıyı, içeriği aynı kalmak kaydıyla,  farklı zamanlarda yazmış bile olsanız, el yazınız o yazıyı yazrkenki ruh halinizi yansıttığından farklı bir mesaj içeriyor olacaktır.  Daha aceleci mi, özenerek mi yazdığınız içeriğe verdiğiniz önemi, bir yere yetişmeni gerekip gerekmediğini gösterir.

Canlıların da, dolayısıyla insanların da, karbondan oluşmuş olması, atomlarımızda, içimizde, yapımızda kopyalama özelliğinin olduğunu söylüyor belki de bize. Ancak kopyalamadığımızda bir adım ileri gidiyoruz farkettiyseniz. Ders kitaplarında yazanlar önemli evet ama bire bir  ezberleyip kafamıza kopyasını çıkarınca değil. Anlayınca, yorumlayınca, birşeyler ekleyince önemli. İnsanın atalarının deneyimlerini öğrenmesi güzel ama hatalarını da öğrenmesş gerekiyor. Aynen kopyalandığında hatalar da kopyalanıyor.

Düşünsenize aynı tip insanlardan 550 tane arkadaşınız olması ne kadar sıkıcı. “Bu mavidir” dendiğinde hepsi birden “Bu mavidir” diyen insanlar ne katar ki bir resime. Kimisi “mavi” diyecek, kimisi “lacivert”, kimisi “turkuaz ” ve ortaya bir deniz resmi çizilebilecek. Yoksa günün sonunda hepimiz elimizde mavi birer elişi kağıdı ile otutuyor oluruz. Ve aralarında da karbon kağıtları…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail