Şapka

Bazı insanlar vardır, sakin ve huzurlu ortamlara dayanamazlar. Hatta rastladığım nadide birkaç örnek var ki, kavga fetişizmi diye bir sözlük maddesi olsa karşılarında fotoğrafları olur. Bugün biraz onlardan bahsedeceğim size. İçinde kendinizi bulmayacağınızdan adım gibi eminim ama yine de bir bakın bence. En kötü, belki bir “arkadaşınıza” rastlarsınız(!)

Bizim ev sessiz sakin bir ev olduğu için ben her evi öyle sanırdım. Ne zaman ki çocukluktan çıkıp ergenliğe adım atmayla birlikte arkadaşlarımın evlerine gitmeye başladım, işte o zaman bunun böyle olmadığını anladım. Mesela çok eskiden tanıdığım bir arkadaşımın ailesi başlı başına efsaneydi bu konuda. Aile bireyleri kendi aralarında bana göre tamamen değişik bir iletişim şekli geliştirmişlerdi. Bir kere evde ses tonu sürekli yüksekti. Herkes herkese bağırırdı. Ben ilk başlarda kavga çıktı çıkacak diye gerilirdim. Sonra zamanla alıştım. Öyle saçma sapan sebeplerden gerilirlerdi ki şimdi düşününce o evden rahat bir sit-kom çıkar demekten kendimi alıkoyamıyorum.  Biri öbüründen su ister, suyu getiren gelirken söylenir, diğeri onun söylenmesine söylenir, bir bakmışsınız kavga çıkmış. Sonuca baksanız suyu isteyen, içti. Su istenen de getirdi. Eeee kavga neden çıktı?

Sebepleri kadar kavgaları da osuruktandı çünkü. Sadece aile olarak huzurla oturmayı sevmiyorlardı o kadar. Zira aslında bu gerginlikten şikayetçi olduklarını bir kere bile duymadım.

Sonraki yıllarda başka bir arkadaşımın babası böyleydi. Hele bir gün gözlerimin önünde öyle enteresan bir şey yaptı ki…

Üniversite bitmiş, çalışmaya başlamışız. Haliyle en sorumluluktan uzak ve paramız da olduğu için rahat gece hayatına aktığımız zamanlar. Ben arkadaşımı evinden almaya gittiydim. Henüz tam hazırlanmadığı için içeri davet etti. Beş dakika otur dedi ve içeri gitti. Babası da televizyonun karşısında çilingir sofrasını kurmuş demleniyor bu arada. Adam arkadaşın masada duran çakmağını gözümün önünde aldı ve cebine koydu. Biliyordum o çakmak, arkadaşımın çakmağıydı. Masada kendi sigarası ve çakmağı olmasına rağmen, arkadaşımın sigarasının üzerindeki çakmağı alması olsa olsa şakadır diye düşünmüştüm. Sonra arkadaşım geldi içeriden. Çıkacakken sigarasını aldı masadan, ve babasına çakmağını görüp görmediğini sordu. Baba başladı bağırmaya, işte vay efendim malına sahip çıkamıyormuş da, onun çakmağının bekçisi miymiş de.. Bir anda evde fırtınalar koptu. Görmeme rağmen ortalık daha da karışmasın diye söyleyemediydim çakmağın babasının cebinde olduğunu.

Böyle huzur batan, insanlar için kavgaya bahane bulmak kolaydır. Senin niye şapkan yok diye dalıverirler birden insana.

Bilirsiniz belki ama bilmeyenlere anlatayım şapkan yok hikayesini…

Aslan ormanda kral olarak sıkılıp, akşamları içermiş. İçince de sataşacak adam arar tavşana sardırırmış. Tavşanı çağırırmış.

– Tavşannnn… Gel lan buraya…

– Emredin kralım

– Senin neden şapkan yok.

– Ama sayın kralım böyle bir kural yok ki, ben bilemedim takılması gerektiğini…

– Susss.. Bi de cevap mı veriyorsun.

Sonra pata küte tavşana dalarmış Aslan kral. Bu olay her gün böyle tekrarlanır, her gün tavşan dayağı yer otururmuş.

Aslan bir gün Tilki ile içerken dert yanmış. ‘Lan tilki’ demiş. Ben bu tavşanı her gün saçma sapan bir bahaneyle böyle dövüyorum ama kral olarak durumdan da biraz rahatsızım. Sanki daha iyi bir bahanem olsa vicdanım daha rahat olacak. Ne dersin? demiş.

Tilki Amaaan dert ettiğiniz şeye bakın haşmetlim demiş. Bugün çağırdığınızda bakkala Marlboro almaya gönderin tavşanı. kısa alırsa neden uzun almadın der döversiniz, uzun alırsa neden kısa almadın der döversiniz. Hem bahaneniz olur hem rahat rahat dövmüş olursunuz demiş.

Kral bayılmış bu fikre. Tavşanı çağırtmış hemen. Al demiş şu parayı git bana bakkaldan Marlboro al da gel. Tavşan parayı kapmış hemen koşmaya başlamış, ama daha iki adım atmadan durmuş aniden. Aslana dönmüş. Uzun mu alayım kısa mı demiş. Aslan yerinden hışımla kalkmış. Senin neden şapkan yok lan kafanda.

Bazılarının kafasında şapka olsa da olmasa da farketmez, mesele doğru aslanla yaşayabilmekte.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Önyargı

Klişe olarak ne kadar kötü birşey olduğundan bahsedeceğim sandınız değil mi ? Yok o kadar da kötü değil. Ön yargı eğer beyninizde biriktirdiğiniz istatistiklerin analizi sonucu ortaya çıkan bir karar ise sizi koruyan bir mekanizma bile olabilir.

Her karşılaştığınız durumu özelliklerine göre tasnif eden ve bunu siz farkında olmadan yapan muhteşem bir sekreterle yaşıyoruz. Beyniniz yaşadığınız bir olay sonrası harika bir arşivleme mekanizması kullanıyor. Hangi durumda oldu, kimler karıştı, karışanların geçmişleri, ortak özellikleri, olayın süresi, sonucu, nedenleri ve daha kim bilir hangi ince detayları TAG’layarak kaydediyor. Sonra bu tasnife göre diyelim ki kızıl saçlı ve burnunun yanında beni olan biri tarafından kazıklandıysanız ve 5 sene sonra aynı özellikte birisi size üçkağıt yapmaya çalıştıysa 10 sene sonra bu tipte birini görünce beyin alarm çalmaya başlıyor. Saçma olup olmaması önemli değil. Beyin size uyarı gönderiyor ki üçüncü defa tufaya gelme. Kimi zaman neden sevmediğimizi bile anlayamayabiliriz ama hoşlanmayız bazı insanlardan.

Bütün benli kızıl saçlılar üçkağıtçı olamaz elbette ama garip bir şekilde bu istatistik mekanizması çoğu zaman çok isabetli alarmlar çalar. İnsan sarrafı denir ya hani. Çok insanla tanışıp bu istatistik için gerekli veriyi toplamış insanlardır onlar.

Nereden mi geldim bu konuya?

Manchester’de yaşayanların Mancunian dedikleri bir aksan var. Hani eski Laurel Hardy filmlerindeki konuşmalara benziyor. Bu aksanı ağır olarak konuşan kadınların çok büyük çoğunluğunda ama özellikle beyaz olmayanlarında gözlemlediğim bir durum var. Çok konuşurlar, küfürlü konuşurlar, tartışmaya her an hazırdırlar, bencil ve saygısızdırlar. İlla hepsi öyle olacak değil elbet ama 7 senede benim beynim böyle bir tasnif yapmış. Dün sabah hastane odasında yan yataktaki çocuğun telefonda konuşmasını duyduğum anda “Eyvah” demiştim. Sonuç mu ? 4 kişilik odada televizyonun sesini sonuna kadar açıp kimseyi sallamayan, odadakilere en ufak bir saygısı olmayan biri çıktı. Bunun ırkçılıkla veya önyargı ile ilgisi yok. Tasnif ile ilgili.

Bazen çok saçma bir özellik tasnifte dikkate değer bir istatistiğe dönüşebiliyor. Tarif etmesi zor ama ağız yapısı geniş küçük gözlü kadınların mutfakta çok başarılı olduğunu tasnif etmiş beynim. Bundan seneler önce sadece fotoğrafını gördüğüm birine “sen çok iyi yemek yapıyorsun değil mi?” dediğimde çok şaşırmıştı. Hatta onu aslında tanıdığımı ve işlettiğimi sanmıştı.

Önyargı, eğer size ait değilse, kötü birşey bence. Kendi damıttığınız bilgilerden çıkan yargılar genelde nokta atışı ve doğru sonuçlar veriyor. Ama başkasının beyninize soktuğu yargılar sizi yaşamanız gereken tecrübelerden alıkoyabiliyor.

Yani kısaca kalçası yere yakından korkmadan önce kalçası yere yakınlarla bir kaç tecrübe yaşamakta fayda var. Belki de korkmak yersizdir.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sarı Ördek

Bundan birkaç sene önce çalıştığım bir şirkette, dikkatimi çekmişti. Programcıların masasında birer sarı ördek duruyordu. Hani şu bebeklerin, banyo yaparken küvetlerine konan plastik ördeklerden. Önce bir şakadır veya saçma bir sebebi vardır diye üzerinde durmadım. Aradan aylar geçtikten sonra bir gün lafı açıldı da anlattılar.

Aldıkları bir eğitim esnasında, konuşmacı sorunları çözmek hakkında konuşurken beynin işleyişini anlatıyormuş. Beyin bir sorunu çözmeye çalışırken, belli bir kısmını kullanır. Diğer tarafları aktive edebilmek için beynin nasıl çalıştığından biraz anlamak gerekir demiş. Mesela yabancı bir dil ele alındığında, okuma, yazma, anlama beynin bir tarafında yoğunlaşırken konuşma başka bir tarafında gerçekleşir. Dolayısıyla “anlıyorum ama konuşamıyorum” dendiğinde, bunun arkasında hakikaten bilimsel bir gerçek de yatar. Konuşabilmek için kendinizi konuşmaya zorlayarak o bölgeyi uyarmanız gerekir.

Sorun çözerken de konuşma ile ilgili bölümlerin de taşın altına elini koyması için, sorunu sesli olarak anlatmanız, yani o bölgeyi uyarmanız gerekmektedir. Eğitmen bu aşamada şöyle demiş “Yanınızdaki arkadaşınıza sorunu anlatmaya başlayın. En başından hiç konuyu bilmiyormuş gibi anlatın. Daha anlatırken çözümün aklınıza geldiğini göreceksiniz. ”

Dinleyicilerden biri sormuş “Peki yanımızda bizi dinleyecek kimse yoksa ne yapacağız?” Eğitmen de durur mu yapıştırmış cevabı … yok yok… Sulandırmayayım konuyu. Eğitmen işte o zaman şunu önermiş “Masanıza bir sarı ördek koyun, kimse yoksa ona anlatın. Karşınızda sizi dinleyen bir arkadaşınız varmışçasına anlatın sorununuzu” demiş.

Bunun üzerine yönetici ertesi gün hepsine birer sarı ördek hediye etmiş.

Bu hikayeyi dinledikten sonra, uyguladım hakikaten işe yarıyordu. Hatta son zamanlarda en iyi arkadaşım o sarı ördek olmaya başladı. Kimseye anlatamadığım sorunları, ördekle paylaşıyorum. Valla çıkarı olmayan, art niyeti olmayan, laf taşımayan, lafı başka taraflarından anlamayan iyi bir dinleyici. Baktım iyi arkadaş olduk, şehire gezmeye falan götürmeye başladım onu.

Nereye götürürsem götüreyim hiç şikayet de etmiyor inanır mısınız?

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Müzik

Hatırlıyorum da bir zamanlar ne kadar önemliydi müzik benim için. Sabah kalkınca erişebileceğim bir yerlerde bir teyp olurdu ve ilk iş “Play” tuşuna basardım kalkar kalkmaz.

Aynı şarkıları döner dolaşır dinlerdim. Hatta bazılarını çok sevmesem de arkadaş çevresinde kabul görmek için bile dinlediklerim olurdu.

Bir dönem protest müzikte bulurduk kendimizi. Tam olarak ne demek istediğini çözemediğimiz ama belli ki aslında mantıklı ama bizi aşan sözlerin içinde kaybolurduk.

Sonra eğlence müzikleri dinler olduk. Eh eğlenmeye gidince otomatikman eller havaya müziği dinlenmeliydi. O mekanda protesto edilecek tek şey gelen faturaydı ve eğlence mekanları bunu müzikle dışa vurmamızdan pek hoşnut olmaz diye düşünüyorduk.

Yaş biraz daha ilerleyince eğlence şekli meyhaneye kaydı ve biz de fasıl müzikleri dinlemeye yatay geçiş yaptık. Fasıl müziği zaten son beşyüz yıldır hep aynıydı. Müzik sabit, meyhaneler ve akşamcılar gelip geçiyordu adeta bu dünyadan. Eğer memur zihniyetli bir müzisyensen aslında en nefis kategori bu. Öğren anasını satayım 15 fasıl bütün ömür geçindirsin seni.

Zamanla her biri yavaş yavaş önemini kaybetti. Bazen biraz etnik balkan, arap, ermeni müzikleri dinlesem de genel anlamda müzikten uzaklaştım.

O kadar aynıydı ki müzikler, dinlerken içim şişiyordu.

Çocuk tarzı dediğim bir pop müzik şekli var mesela. En çok tutan şarkılar bunlar. Tekerleme gibi bir nakaratı ve çok kolay bir ritmi var. Aklına takılsın ve hatta kazınsın diye nakaratı şarkının içinde yüz kere tekrarlıyorlar. Durup nakaratı çözümlediğinde aslında hiç bir manası olmadığını buluyorsun ama hiç bir çocuk portakalı soyma ve yalan uydurma arasındaki bağlantının ne olabileceğini düşünmez neticede.

Protest şarkılar da aslında çözümlendiğinde arka arkaya bağlanamayan cümlelerden ibarettir ama sanki derin anlam içerirmiş gibi dinlersin ve işin ilgince gaza da gelirsin. Aslında baksan, tabancasını helada unutan denyonun yapacağı devrimden ne hayır gelir ki. Yalnızlıktan yıkılan, çığlık şeklinde elleri olan alakasız sıfarların, alakasız isimlere yamandığı cümlelerden anlam çıkartmaya çalışırsın uzun uzun.

Her fasıllı akşamda muhabbet bağına giren ve bunu duyunca kadehini kaldıran akşamcıların durumu biraz daha anlaşılır. O kafayla nereye girsen kaldırırsın o kadehi zaten. Bülbülün çilemesi ise en şerefe durumdur çoğu zaman.

Nihayetinde artık birbirinin aynısı bu şarkılardan çok sıkıldım. Anlamsız nakaratlardan, düşük cümlelerden, kopyala yapıştır ritmlerden. Şimdi sadece arada karşıma çıkan birkaç güzel etnik şarkı dışında hiç birinmi dinleyemez oldum.

Dinleyememek derken, kendimi verip de dinleyememek demiyorum. Dinlemek rahatsız ediyor beni, duymak içimi şişiriyor. Banal, zeka yoksunu, çocuksu.  Çok rahatsız ettiği için de beynime kazınıyor ve gün boyunca tekrarlanıp duruyor. Bu yüzden kulaklıklarla geziyorum sürekli. Ya bir sesli kitap, ya bir eğitim videosu, ya bir tartışma programı dinliyorum. En azından zamanı bir şekilde faydalı bir şeyle geçirmeye çalışıyorum.

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Döngü

Bir masal anlatayım size. Biraz gerçek dünyadan uzaklaştırıp hayal aleminde gezelim bugün. Biraz sert gelebilir ama ne yapalım gerçekler bile acıtırken, masal rahat duracak değil ya.

Tarih tekerrürden ibarettir. Hem de değişmez bir şekilde, sapmadan, ders alınmadan tekrar eder.

Zeki bir adamın öncülüğünde biraraya gelen insanlar bir ülke kurarlar. Refahı gören insanlar üremeye başlarlar. Özellikle cahil olanlar arasında üreme, eğitimli, zeki kesime göre doğal olarak daha fazladır.  Zeki bir adam doğacak çocuğa sağlayabileceği geleceği düşünürken, cahil olan için aslolan, o gecenin eğlenceli geçmesi ve bu eğlencenin doğal sonucu olan çocuğun nasıl olsa rızkını bulacağıdır. Dolayısıyla bir mucize olmadığı müddetçe bir cahilin çocuğu, eğitimli tarafa geçmeyecektir çünkü eğitim alabilecek maddi imkanlara sahip olamayacaktır.

Bir kaç nesil üst üste cahil kalan kesim neticede beynini yeterince kullanamadığı için aptallaşır.

Bir gün aptallar, oransal olarak eğitimlileri geçer. Dolayısıyla eğitimlilerin rahat bir yaşam için oluşturduğu kuralları baskı unsuru olarak görerek bu sistemin yıkılması gerektiğini söyleyen birine inanırlar.  Artık eğitimli biri tarafından yönetilmemek için bir başka aptalı yönetici yaparlar. Yöneticiliğini pekiştirmek isteyen baş aptal daha da büyük bir gayretle üremeleri için aptalları yüreklendirir.

Neticede haddinden fazla çoğalmış bu aptal topluluk, eğitimlilerin veya zekilerin uyarılarını kulak ardı ederek bir yerlere savaş açmak ve ölmek için can atmaya başlar. Aynı kaderi paylaşan komşu aptalların da farklı bir durumu olmadığı için harika bir savaş çıkartarak ölmeye başlarlar.

Büyük bir hızla, doya doya ölürler. Hatta öyle ölürler ki çoğunluğu tekrar zekilere kaptırırlar ve iktidardan düşerler. Böylece tekrar iktidara gelen zekiler yıkılmış ülkelerini refaha kavuşturmak ve aptalların bile rahatını, huzurunu sağlayabilmek için var güçleri ile çalışırlar. Bu ölümlerin tekrar yaşanmaması için kurallar, yasalar koyarlar.  Eğitimi düzenleyerek aptal popülasyonunun bir daha gücü ele geçirmemesi için uğraşırlar.

Ancak evlerine çekilen tek tük aptal çoktan sevişmeye başlamıştır bile. Konulan kuralları yıkmak için, gelecek olan yeni nesli üretmektedirler.

Dünya savaşlarına bakın. Kendilerinin üstün ırk olduğunu düşünen sarışın aptallar, garip bıyıklı esmerin peşinden gitmediler mi? Biz haçlıyız olm gidip Kudüsü alalım diye gaza gelen aptallar kaç defa ölmeye gitmişlerdi? Peki dur şu kafirleri öldürelim de müslüman olsunlar(!) diyen güruh nerelere saldırmıştı?

Aptal popülasyonu tek bir ülkede artmaz. Oransal olarak az farklı da olsa bütün ülkelerde aşağı yukarı eş zamanlı olarak artar. Bu yüzden de savaşta ölmeye hevesli milyonlar bulmak hiç zor olmaz. Dünyanın liderlerine şimdi bir kere daha bakın bakalım aklı başında kim var?

Bu döngü binyıllardır aynı şekilde tekrarlanır. Savaşmayı ve ölmeyi seven aptallar her zaman olacaktır. Yoksa aklı başında bir adamın işi midir bir kere gelinen şu güzelim dünyayı zamansızca bırakıp gitmeye bu kadar hevesli olmak.

NOT : Almanya ve Hitler örneğinden esinlenerek bu masalı yazdım.  Saçma sapan şeyler gelmesin aklınıza. Tabi ki konunun bizimle ilgisi yok!

 

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tamir

Henüz ilkokula gidiyordum. Soğuk odaların ve sobalı sıcak salonların olduğu yıllardı. Gündüzleri evde olan yalnız insanların tek eğlencesi radyoydu. Öyle FM falan da değil. Orta dalga. Radyo tiyatrolu, kah türkülü, kah sanat müzikli, bazen klasik müzik de çalan, konuklu programların olduğu, belli saatlerde ajans dinlenen, sabah açıp akşama kadar açık bırakılan bir eğlenceydi.

Aslında pilli ama pil parasına yetişilemediği için pil yuvalarındaki yaylara bir adaptörün telleri tutturularak elektrikli hale getirilmiş radyolar vardı genelde evlerde.

 

Hiç unutmam bir gün babaanneme gittiğimizde, önüme radyosunu getirip koydu. “Bozuldu” dedi. Normalde ilkokula giden birinin elinden “bozulur” diye alınırdı halbuki. “Eee?” dedim. “Sen tamir edersin bir bak bakalım kuzum” dedi. Canıma minnet. Zaten böyle şeyleri açmaya can atıyorum. aldım elime Marob  marka ucu sivri kahvaltı bıçağını vidalarını sökmeye başladım. Tornavida falan hak getire. Bu bile en gelişmiş alet sayılırdı o yaş için.

Tahminimden daha karışıktı içi ama sorun daha açar açmaz gözüktü. yayın arkasındaki kablo herhalde ısındığından lehiminden kurtulmuştu. Sorunu bulduk da nasıl düzelteceğiz diye düşündüğümü hatırlıyorum. Havya yok ki lehim yapalım. O ara galiba yeni takılmış bir camdan artan bir macun vardı elimin altında. Malum oyun hamuru yok o zamanlar. Onunla her gün yeni heykelcikler yapıyorum. Macunu kullanıp kabloyu tutturdum ve vidaları yerine taktım.

Çalıştı.

Ve o günden sonra adım tamirciye çıktı. Babaannem, yaşlı arkadaşlarının bozuk radyolarını bile getirmeye kalktı bir müddet.

Ben de bu özgüvenle her çalışan şeyin nasıl çalıştığını incelemeye başladım. Eğer nasıl çalışması gerektiğini bilirsen, sorunu bulmak kolay oluyordu.

Yıllar içinde o kadar çok şeyi açıp kapadım ki çok abuk dubuk cihazların bile nasıl çalıştığını bilir hale geldim. Sayısını bilemediğim kadar çok şeyi tamir ettim. Lehim yapmayı da öğrendim, tornavida takımı da aldım.

Tamir ederken bozduğum çok fazla birşey de olmadı. En fazla bir kaç vida artırmışımdır ki bu da tamirciliğin şanındandır.

Cihaz tamir edilmeyi istemez bazen. Bir tarafı düzeltirsin başka yeri patlar, dokunursun elinde kalır. Kimi zaman tek bir sorun olmaz. Bir sorunu çözersin altından buz dağı çıkar.

Yine de temel prensip hep aynı. Önce cihazı inceliyorsun. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorsun. Sonra problemin türüne bakıp ne olduğunu, nerede bir sorun çıktığını tahmin ediyorsun. Tahminini test edip haklı olup olmadığını anlıyorsun ve tamir edip tekrar test ediyorsun.

Bu sistem, radyo, çamaşır makinesi, araba veya insan olduğunda değişmiyor.

Evet insanlar ve hatta ilişkiler bile aynı şekilde tamir ediliyorlar.  Önceden vidalar eksik değilse ve tamir olmayı istiyorsa tabi.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bir yazılımcının itirafları

Önce uyarayım; bu yazdıklarımı anlayabilmeniz için ya yazılımcı ya da bir yazılımcı ile yaşayan biri olmanız lazım.

 

Sıradan bir iş günü

Sabah kalkan yazılmcımız, üstüne bir tişört ve kot geçirerek eğlence diyarı olan işine doğru yola çıkar. İş yerine girer girmez sabah kokteyli ile karşılanır. Bütün gün sürecek olan eğlenceye hazırlık mahiyetinde kokteylini yudumlarken önündeki Playstation’ı açar. O gün içinde geçilmesi gereken onlarca leveldan oluşan ve akşama kadar bitirilmesi gereken oyunları masanın üzerine dizer.

Başlar oyunları oynamaya. Çılgınlar gibi eğlenen yazılımcı tam level atlamak üzereyken çalan telefondaki eşine “toplantıdaydım” der.

Öğlen arasında, motivasyon için patronun gönderdiği striptizciler, elleriyle özel hazırlanmış yemeğini yedirir.

Akşama kadar eğlenmekten yorulan yazılımcı kan çanağı gözlerle evine gider. Durumdan şüphelenen eşi “bütün gün ne kadar yorulduğundan” dem vurarak yazılımcının ağzını arar. Kesin biliyordur bütün gün birşey yapmadığını ama ispatlayamamak içini kemirmektedir.

Evden çalışmak

Yazılımcıların bir diğer avantajı da kimi zaman evden çalışabilmektir. Çalışabilmek derken tabi yine oyunlar oynayacak, internette gezinecek, filmler seyredecek ve götünü yayıp oturacaktır. Ancak eşine ne kadar yoğun çalıştığını anlatarak durumu kamufle eden yazılımcının bu durumu, evde oturmakta daha ehil olan eş tarafından yenilir yutulur bir durum değildir. Ne de olsa evden çalışan birinin aslında kısır günleri kıvamında bir gün geçirdiğini bilen eş akşam “Bütün gün evdeydin neden çamaşırları asmadın?” şeklinde olta atacaktır. burada bahsi geçen “çamaşırları asmadın” ifadesi herhangi bir ev işi ile yer değiştirebilir.

İşten erken veya geç çıkmak

Bir yazılımcı, eğlenceli dünyasına bazen devam etmek isteyebilir. Mesai adı altında uzayan “iş” saatleri veya haftasonu çalışmaları ile evini ihmal edebilir. Hatta yazılmcının en büyük avantajı oyunları durdurarak işten istediği saatte çıkabilmektir. Ne erken çıkması, istemediğinde gitmek zorunda bile değildir.

Hakemi aldatmaya yönelik hareketler

Bu eğlence düşkünü yaratık dünyanın en kolay işini yaparken, eşini şu şekillerde kandırmaya çalışabilir. Uyanık bir eşin bunları yememesi gerekir.

  • Gelişen teknolojiyi takip etmek için sürekli ders çalışması gerektiği,
  • Her gün çok karışık problemleri çözebilmek için yoğun bir konsantrasyona ihtiyaç duyduğu,
  • Bu mesleğin içinde çok fazla toplantı olduğu ve genelde bu toplantıların yöneticilerle olduğu bu yüzden de telefonlara cevap veremediği,
  • Sürekli öğrenmeyi bıraktığı anda en fazla 2 sene daha iş bulabileceği ve sonra işsiz kalacağı,
  • Evden çalışırken çok zor bir prosedürün ortasında bir yerde konserve kapağı açmanın konstantrasyonunu dağıtabildiği,
  • Bütün gün yoğun şekilde mantık kullanan biri olarak bütün olaylara karşı takındığı tavrın otomatikman mantık çerçevesinde olacağı,
  • Programcı olduğu halde, her aplikasyondaki her ekranı bilmesinin imkanı olmadığı,
  • O masanın üzerindeki teknolojik zımbırtıların aslında ne kadar gerekli olduğu,
  • Etrafındaki kitapların referans kitabı olduğu ve roman gibi okunup kaldırılamayacağı, referans kitaplarının sürekli açılıp bakılan kitaplar olduğu

Daha sayarım da meslektaşlarımın zor duruma düşmesini istemem.

Hele bir de yorulduğunu söylemez mi. Bütün gün oturup oyun oynayan birinin yorulmasına kim inanır Allah aşkına.

Sonuç

Bu hedonist arkadaş aslında herkesten farklı olarak olarak işini çok sevmektedir. Aksi takdirde zaten yapılabilecek bir iş değildir bu. Deli gibi araştırma ve öğrenme süreçlerinin ardından, birbirinden karışık problemlere sürekli zamana karşı ve hatasız çözümler üretmek, her gün yeni yetişen genç beyinlere rehberlik ederken aynı zamanda onlarla rekabet halinde olmak, simsiyah bir ekranın karşısında gözlerini bozmak başka türlü açıklanabilir mi? Hiç bir yazılımcı mesleğinden nefret etmez. Belki işinden nefret edebilir. Bu garip hayatı yaşarken normal olarak sadece motivasyon ile ayakta kalabilir.

Motivasyon üçlü bir saç ayağıdır. Para, başarı, aile. Eğer bu üçünden biri yoksa, yazılmcı üçün birini elde etmek için çabalıyor demektir

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Fili Yemek

Genellikle büyük işlere girişmeden önce, işin azameti, göz korkutur ya hani. Hatta işe başlamaktan vazgeçme noktasına getirir insanı. Kendinden şüphe edersin bir an, yapabileceğine dair inancın sarsılır veya bazen tamamen inancını kaybedersin.

Bu psikoloji çok yaygın genel bir durumdur, panik yapmaya gerek yok. Sadece nasıl aşılabileceğine dair bir metodunuzun olması gerekir.

İş icabı problem çözme ve proje yönetimi konularında birkaç konferansa katıldım. Hatta problem çözme teknikleri üzerine gittiğim konferans çok ilginçti. Halihazırda uyguladığım bütün yöntemler tek tek anlatıldı. Malesef hiç yeni birşey öğrenmedim. Keşke bu konferansa 20 yıl önce katılsaydım diye ayrıldım oradan. Tecrübe ile deneme yanılma yoluyla 20 yılda kendi kendime bulduğum yöntemleri uğraşmadan edinmek mümkünmüş meğer. Bir sonraki yazımda bunlardan bahsederim ama şimdiki konum problem çözme değil.

Büyük bir projeye başlamak.


Ne zaman çok büyük bir projeden basedilse burada klasik bir laf duyarsınız. “Bir fili nasıl yersin?” işte herşeyin özü olan ve problem çözme tekniklerinden de birini teşkil eden altın yöntem bu sorunun cevabında yatıyor.  “lokma lokma

Sorunları küçülttüğünüzde, çözülebilir boyutlara getirdiğinizde, uğraşmak çok kolaylaşıyor. Projenin veya sorunun tamamını çözmeye kalkmak delilik. Haddinden fazla efor harcayıp hiç bir yere varamamak işten bile değil.

Çok uzun bir yola çıkmak gibi düşünün. Yolun bütününü gözünüzde büyütmenin manası yok. Bir saat mesafede, ayranı güzel bir yerde mola vermek gibi bir hedef ile yola başlarsanız sorun küçülmeye başlar. Sonra manzarası güzel başka bir mola yerinde çay içmek, yoldan bir yerden lokum almak, yolun yarısına gelmek, ilerideki inciri meşhur bir yerde yol kenarından incir almak veya tarladan topladığnı satan köylüden domates almak, vesaire vesaire.

Derken bir bakmışsınız yol bitmiş.

Küçültülmüş sorunlar ve her aşılan sorundan sonra gelen küçük bir ödül ile üstesinden gelinemeyecek proje yok hayatta.

Yeter ki lokmalarınız ağzınıza sığsın, nasıl olsa çiğnersiniz.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Pırıl pırıl küfürler

Hayat önüme ne zaman engel koysa, önünde durup, aşma planı yaparken etmek istediğim küfürleri içime attım. Hayat bu ne de olsa… Şimdi papaz olmayalım, ters düşmeyelim dedim. Gülümsedim, ya sabır dedim ve içimden pırıl pırıl bir küfür geçirdim engele de, hayata da.

Her seferinde aştım engelleri. Hiç bahane bulmadım, sadece küçük bir tortu gibi küfürü kaldı içimde. Her küfürü boncuk yapıp biriktirdim. Özenle uzun bir ipe dizdim. Unutmadım hiç birini. O boncukları tespih gibi çektim kimi zaman. Her birinde eski bir engeli hatırlayarak.

Sonlara doğru, ip mi bitti, boncuklar mı ağırlaştı bilmiyorum ama tespih sanki dağılacakmış gibi geliyor bana. Elimin altında zayıflıyor taneler. Dostlar o ip koparsa etrafta olmayın. üstüne basarsınız, kayıp düşersiniz, bir yerinize geliverir diye korkuyorum. Sanırım her yer pırıl pırıl, irili ufaklı küfüre bulanacak. Aman dikkat.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

İyi-Kötü

Neyin iyi, neyin kötü olduğunu da önyargıları bırakıp tekrar sorgulamakta fayda var. Sabır, bencillik, empati, hırs, merhamet herşey baştan sorgulanmalı.

İyi diye öğrenip, hayatın boyunca düstur edindiğin bazı özellikler, ki sana iyice gaz verebilmek için bunlara bir de utanmadan erdem diyorlar, gün geliyor en çok ayağına dolananlar oluyor. Başkalarını mutlu etmesi gerekirken, etmeyen hatta seni de hayatı doya doya yaşamaktan alıkoyan, kimi zaman mutsuz eden “ERDEM”ler tüm benliğini sarıp, elini ayağını bağlıyor.

Erdemlerinle suçlanınca ne diyeceğini bile bilemeden “Ama” diyorsun “Ben bunları iyilik için yapmıştım. Niye bana girdi ki şimdi?

Bu özeleştiri frekansına geçmek kolay değil. Sorgulamaya alışık olmayanlarınız şimdi neden bahsettiğimi bile anlamayacaksınız. Üstelik bunlardan bahsetmem rahatsız bile edecek sizi.”Merhamet neden kötü olsun ki?” diyeceksiniz. Bunu ilk ben keşfetmedim dostlar.”Acıma yetime, koyar götüne” diye bir laf duymuşsunuzdur değil mi. Argosunu bırakın bir yana ama bu cümle tam da merhametin iyiliğini sorgulamıyor mu?

“Deveye diken…” ??

Bunu da mı duymadınız? “Hiç bir iyilik cezasız kalmaz“.

Açayım mı biraz daha?

“İntikam” yerine hep bağışlama önerilir, “Büyüklük” affedende kalır. Tamam intikam alacağım diye öldürme ama neden affedeceksin ki canını acıtanı? Hatta tersine affedince tekrar acıtma riski de var.

“Anlayışlı olmak” mesela. Herşeye parlamamak, hayatı karşındakine zehir etmek yerine mümkün olduğunca yoldaki çakıl taşlarını temizlemek… İyi mi bu?

Peki hayat boyunca başkalarının mutluluğu için özveri ile kendini arka plana atmak iyi mi?

Hayır değil. Bir kere kendi bencilliklerinden taviz veriyorsun. Karşındaki bir müddet sonra bunu, senin varoluş amacın olarak algıladığından, iyilik değil, zaten olması gereken standart donanım olarak kabulleniyor. Yani iyilik diye çıktığın yol önce vazifen sonra, prangan oluyor.

Bir gün bakıyorsun bencilliğinden dolayı şikayet edilenler el üstünde, sencilliğinden dolayı taviz verenler yerin dibinde.

Haydi kurun denklemi iyi ve kötü açısından. İlahi adalete bağlamazsanız denge olmayacaktır.

Ezbere yaşıyoruz. Her iyi ve her kötü, neden iyi ve neden kötü olduğunun detaylı analizinden sonra yerleşmeli insanın içine.

Kısaca “İç bade, sev güzel var ise aklı şuurun” diye hedonistik bir formülle bundan bin yıl önce Hayyam’ın geldiği noktaya gelip çakılıyoruz. Bir gram ilerleyemeden hem de.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Devops

Ben bilgisayar programcısıyım. Bu en basit ve en eski tanımı bu işin. Daha güzel ve süslü isimleri de var. Yazılım mühendisi, yazılım uzmanı, analist programcı, uygulama geliştirme uzmanı, daha da bir sürü başka isim var işte.

Ben bu işe başladığımda bilgisayarcı der geçerlerdi. O zamanlar kendi içinde branşlara ayrılmamıştı henüz. Bilgisayar da tamir eder, kablo da çeker, sunucu da kurar, yazılım da yapardık.

Zaman içinde her bir konu başlı başına meslek oldu. Ben eskiden kalma bir alışkanlık ve merakla bütün konulardaki gelişmeleri takip ettim. Bugün yazılımcı olsam da temel düzeyde hepsini bilirim.

Bazen bu bilgi başıma bela olur. Benim işim ve uzmanlığım olmamasına rağmen benim anladığımı gören müdürler benden bir takım işler isterler. Yazdığımız yazılımın sunucularını ayarlamak, yüklemesini planlamak gibi bugün DevOps diye ayrı bir branş olan işi bana yaptırırlar.

Aslında keyif de alırım bundan. Ancak kimi zaman, yapması uzun sürer veya beklenmedik bir sorun olur. Kabak benim başıma patlar. Aslında görevim olmayan, sırf yardım olsun diye yaptığım konudan azar yerim. Her seferinde kendi kendime söylenirim. “Salak ne diye yapıyorsun bırak ne halleri varsa görsünler.”  Yok illa yardımcı olacağım ya. Bir sonrakinde akıllanmam gene yaparım. Benim sistemde bir sorun var. Birisi yardım isterse dayanamıyorum ve kendime verdiğim sözleri unutup yardım ediyorum.

İşler iyi giderse ne ala ama kötü giderse … Kötü giderse gene aynı cümleyi kurup gene aynı sözü veriyorum kendime. “Bir daha tövbe”.

Sadece işle sınırlı kalsa gene iyi. Kronik bir vakayım bu konuda.

Bir gün akıllanacağım da umarım emekli olmadan başarırım bunu.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Huysuz

Çocukken, gençken gıcık olduğumuz huysuz yaşlılar vardı ya hani etrafta. Hani herşeye sinirlenir, bir türlü memnun olmaz, yapılanı beğenmez, bizim aklımızdan bile geçmeyen şeylere kafayı takar … Bilirsiniz işte klasik huysuz yaşlı tipi.

Galiba ben ona dönüşüyorum. Hala dönüşüm tamamlanmadı ama içimdeki huysuzun büyüme ivmesine bakarsak fazla değil birkaç seneye dönüşüm tamamlanacak sanki.

Kendimi bir anda karşımdaki kızın telefonda konuşurken “hığğğğ hığğğğ” diye insnanın içini eze eze çıkardığı seslere çıldırırken yakalıyorum.

Anladın mı diye sorduğumda anladım diyen ama iki dakika içinde sorduğu soruyla hiç anlamadığı belli olan çömezlere artık kolay sabredemiyorum.

Köylü kurnazlarına, çakallara artık katlanamıyorum

Arabayla sakin sakin giderken, karşıdan karşıya geçen baba ve çocuğun arabaların arasından aniden önüme atlayıp bana hönkürmesine söyleniyorum. “Yanında bir de çocuk var nasıl akıl edemezsin iki arabanın arasından aniden yola atlarsan benim seni görme ihtimalimin olmadığını… Salak herif.. Hem kendini hem çocuğunu sakat bıraktıracaksın … bir de bana kızıyorsun..”

Genellikle yeterince hızlı anlayamayanlara, hayattaki zorluklara direnmeyenlere, aklını kullanmayanlara, emek harcamadan birşeyler elde etmek isteyenlere, haksızlıklara, soysuzluklara, aptallıklara her geçen gün daha az tahammül edebiliyorum.

Bildiğin yaşlanıyorum. Huysuzlaşıyorum. Şimdilik dışımdan konuşmuyorum ama herhalde o da yakındır.

Ali Bukowski … Yakında bu sinemada…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Eğitim

Bir evin içinden bakarak, dışındaki mozaiklerle hangi resmin çizildiğini bilmek imkansızdır. Bunun için dışına çıkmanız ve resme dışarıdan bakmanız gerekir.

Önceden yaşayanların edindiği bilgi ve tecrübeyi bir sonrakilere aktarmasına öğretim, toplum içinde makbul davranışları edindirmeye de eğitim diyoruz.

Yetişen nesil eğer içiden odaların nasıl gözüktüğünü biliyorsa, sorunsuz olarak bizimle birlikte içeride yaşayabiliyor. Eğer dışarıdaki resmi merak ediyorsa bizi bir adım daha ileri götürüyor.

Bazen biri çıkıp diğer binaların içlerini, mozaiklerini, mahalleyi, sokağı, denizi merak ediyor. Nadir de olsalar, işte bunlar bütün insanlığı ileri taşıyorlar.

Arada sırada bizim kurallarımızı farklı algılayanlar çıkıyor. Bazen itaatsizlikten, bazen neyin normal olduğuna dair farklı fikirleri olduğu için aykırı davrananlar…

Son zamanlarda olan bazı olaylar yüzünden bu detayları düşünmeye başladım. Bir çocuk içinde ciddi bir kötülük olmadan, sadece kuralları farklı algıladığı için, bir hata yapıyor. Sonuç okuldan atılma.

Okuldan atılma ne demek?

Biz, çocuk yetiştirmeyi meslek olarak edinmiş, maaşımızı bu yolla kazanan profesyoneller olarak çuvalladık. Bunun yüzümüze vurulmasındansa çocuğu okuldan atarak kendi egolarımıza leke sürdürtmüyoruz. 

Tıpkı programcı olarak, yazdığım programı kullanan bir kullanıcı, programdaki hatayı bulduğunda, kullanıcıyı işten çıkartmam gibi bir şey bu.

O kadar kibirliyiz ki kurduğumuz sisteme laf gelmemesi için bir hayatı karartmak, egolarımız zedelenmesin diye yolun başındaki bir çocuğun üzerine basmak yadırganmıyor bile.

Bir öncekilerin edindiği bilgi ve tecrübe yanlış olsa bile inatla yanlışı bir sonraki nesile aktarmaya devam ediyoruz. Çünkü eğitimimiz sırasında bunun doüru olduğuna ikna edilmiş beyinlerimiz var. Okulda öğrendiğimiz, her gün tekrarlayarak doğruluğunu beyinlerimize kazıdığımız yanlışlarla yaşayıp, doğruyu gösterenleri öldürerek mutlu oluyoruz.

Çoğunluk, doğru demek değildir. Dünya yuvarlak diyen bir kişi karşısına bütün dünyayı aldı. Sonuç olarak hayatını kaybetti ama bugün adamın haklılığını her gün okullarımızda okutuyoruz. Doğruyu görmenin ve göstermenin bedeli bir hayat oldu. Olmamalıydı.

Sınırların olmadığı, kaynakların adilce paylaşıldığı bir dünyaya neden inanmıyoruz. Çünkü bunun erişilemez olduğuna her ülkenin okulunda ayrı ayrı inandırılmış insanlar yetiştirmişiz.

Ülke, vatan, millet, din, para, ekonomi, tarih vs vs. Onlarca konuda defalarca tekrarlandığı için beynimizin aksini düşündüğünde rahatsız olduğu konular var.

Okulda öğrenilen her bir birim doğru, yanında bir birim önyargı hediyesi ile geliyor.  Çok radikal kararlar almadan da insanlık değişeceğe pek benzemiyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Geç-miş

Sanki başka birisinin hayatı gibi geliyor bugün baktığımda yirmi otuz sene öncesi. Sanki izlediğim ama unutmak üzere olduğum bir filmin hafızamda kalan parçaları gibi. O günkü beni hatırladıkça ne çok alıp karşıma konuşasım geliyor anlatamam. Hiç birşeye yetişmek için acelesi olmayan o zamanki ben ile, bugün, o günkü çoğu planına geç kalmış benin konuşması muhtemelen çok tehlikeli olurdu. Konuşmamak galiba en iyisi.

Bu yüzden belki de o, zamanın adı “geç-miş”. Konuşmak için geç, planlar için geç geri dönmek için geç. “Miş”lisiyle, “di”lisiyle, geç geç geç-miş zaman.

O değil de, en kötüsü “keşkeli geçmiş zaman” diye düşünürdüm hep. Fakat hatırlamadıktan sonra ne kıymeti var keşkenin değil mi? Yıllar öncesinden bir günlük sayfası geçti elime geçenlerde. Hiç bir fikrim olmayan bir haftalık bir seyehati anlatmışım. El yazısı benim olmasa, günlüğüm hacklendi diyeceğim kadar yabancı geldi yazdıklarım. Orada bahsettiğim olayları ve kişileri hiç hatırlamıyorum. Oysa hafızam da oldukça güçlüdür.

Demek ki üzerinde düşünmeyince silinip gidiyor. Üstelik cümlelerin birkaçı da keşke ile başlıyordu. Acaba keşkeler gerçek olsa mı hatırlayacaktım olanları. Kimbilir.

En iyisi yaşayıp geçmek, zaten hatırlanması gerekenler bir şekilde yeterli izi bırakıyor ve benden söylemesi üzerinden 20 sene geçince, keşke “keşke” dediğim konuyu hatırlayabilsemden fazlası da kalmıyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Mobilet Sesi

Kesin herkesin aklından en az bir kere geçmişe gitmek, zamanı geri sarmak geçer. Sabah gözünü bir açacaksın ki çocukluğundasın. Hani o günlerin daha güneşli olduğu, herkesin hayatta olduğu mutlu sabaha uyanacaksın.

Benim ilkokul yıllarım Denizli’de geçti. Her kücük anadolu şehrinde karşılaşılacağı gibi Denizli’de de mobilet en yaygin ulaşım aracıydı o zamanlar. Sabah saat alarmına gerek kalmadan sokaktan geçen ve o saatte cok hızlı geçmesi için kendince mutlaka iyi bir sebebi olan mobiletin tek silindiri zorlayan sesine kalkılırdı. Zaten o ilkinin arkasından sinek vızıltısı gibi arka arkaya, yavaş yavaş artan bir tempo ile geçmeye başlarlardı.

O sesten ne kadar nefret ettiğimi hala çok iyi hatırlıyorum. Gördüğün rüyanın en güzel yerinde seni gerçek hayata döndüren o lanet ses. Birazdan saatin çalacağını ve o siyah önlüğü ve boğazımı kesen kolalı beyaz yakayı takacağımı hatırlatan vızıltı. Tabi ki nefret ederdim.

Sonra taşınınca bir müddet silindi bu ses hafızamdan. Üniversite için gittiğim Mersin’de çıktı karşıma ama artık eskisi kadar rahatsız etmiyordu. Galiba alışmıştım ve kulağım duysa da beynim sallamıyordu.

Yavaş yavaş hayatımdan çıktı gitti. İngiltere’ye taşınınca hiç duymaz oldum bu sesi. Neredeyse tamamen unuttum.

Zaten pek de hatırlanacak yanı olmayan bir gürültüydü en nihayetinde.

Geçenlerde güneşli bir sabaha bu sesle uyanıncaya kadar unuttuğumun bile farkında değildim. Sabah gözümü açmadan güneşi yüzümde, mobileti de kulağımda hissedince sanki zamanda geri gittim birkaç saniyeliğine. Gözümü açmasam, o birkaç saniyede daha fazla kalsam ne güzel olacaktı. Beyaz yakaların boynumu kesmesine de ses çıkartmayacaktım. Dedemle, anneannemle, babamla, annemle, kardeşimle dolu o güneşli güne uyanacaktım. Zaman duracaktı. Bir enerji patlamasıyla fırlayacaktım yataktan. Her birine sarılıp kokularını içime çekecek ve “günaydınnnnn” diyecektim.

Ama dayanamadım. Açtım gözümü. Ve bugüne geri döndüm.

Olsun bugün yanımdakilere sarılırım ben de. Hem ileride mobilet sesi duyunca beni hatırlarlar, ben civarda olmasam da.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sosyal Sorumluluk Projesi

Bu sefer anı ve hikaye ile karışık başka bir şey anlatacağım size. Ard arda zincirleme gelen ve bana ilham veren birkaç olayın neticesinde, başlatmaya karar verdiğim bir sosyal sorumluluk projesinden bahsedeceğim.

Aslında bilen bilir daha önce de başlattığım ve başımı belaya sokan sosyal sorumluluk projelerim oldu. Bir gün belki onlardan da bahsederim. Ama umarım bu sefer bir sorun / sekte yaşamam.

Uzun zamandır yapmayı düşündüğüm ama formatı bir türlü oturtamadığım bir proje bu. Yine bilen bilir ben bilginin paylaştıkça çoğaldığına inananlardanım.

20 yılı aşan profesyonel bilgisayar programcılığı kariyerimde iki tip insanla karşılaştım. Bilgiyi kendine saklayıp, ölümüne gizleyenler ve  bu şekilde kendilerini vazgeçilmez kılanlar ve bildiklerini paylaşanlar, sürekli yeni bilgiler öğrenen, her zaman piyasadakilerden bir adım önde olmak için çaba sarfedenler ve sonucunda vazgeçilmez olanlar. Bugüne kadar birlikte çalıştığım herkese elimden geldiğince, gücüm yettiğince bildiklerimi aktarmaya çalıştım. Hiç bir bilgiyi gerçekten gizli değilse saklamadım. Hatta böylece sıfırdan öğrene öğrene programcı, webmaster, sistem yöneticisi gibi sıfatlarla mesleğe girmesine önayak olduğum arkadaşlarım oldu.

Kendi küçük çevremin dışına çıkıp daha fazla insana ulaşmaya çalıştım ancak bunda çok başarılı olamadım. Mesela bir ara “yazılımcılar kooperatifi” diye bir projem vardı. Bir dernek altında birleşip bir mekan tutmak ve işten arta kalan zamanlarda bir araya gelerek birbirimize bildiklerimizi aktarmak, yeni teknolojiler hakkında araştırmalar yapmak ve yeni başlayanlara piyasanın içinden insanlar olarak yol göstermek hatta cüzi rakamlarla kurslar düzenlemek vardı planlarımın arasında. Farklı çalışma grupları şeklinde organize olacaktık. Dernek maliyetlerini az miktardaki aidat ve dışarıdan alınacak projeler ile finanse edecektik. Projede yer alacak arkadaşlar katkıları oranında bir pay alacak geri kalanı da gelir olarak derneğe kalacaktı. Dernek de elde ettiği gelirle dışarıdan başka profesyonelleri konuşmacı, eğitimci olarak çağıracaktı. Daha çok detayı var ama her noktasını ince ince düşünüp planlamıştım. Bunu sanırım 2000 yılında o zamanki newsgroup ve chat odalarında duyurdum. İlk toplantıya 20-30 kişilik bir katılımcı grubu gelecekti. Fakat daha ta en başında kim başkan olacak tartışması çıktı. Proje benim olmasına rağmen ben böyle birşey talep etmemiştim ancak iş tartışmaya gitti, büyüdü büyüdü ve tahmin edeceğiniz gibi herşey daha başlamadan bitti.

Yıllar sonra bugün Manchester’da benzer 2 grubun üyesiyim. Benim projemin yarısını yapıyorlar burada. Ayda birer kere bir araya gelip yeni teknolojiler üzerinde konuşmalar yapıyor, Amerikadan, Avrupadan gelen davetlileri dinleyip farklı yaklaşımları inceliyoruz.

Neyse tekrar konumuza dönelim. Zamanında yeterince zaman ayırıp, bildiklerimi daha fazla paylaşamadığım bir arkadaşıma bir müddettir yeni teknolojilerin kilit noktalarını uzaktan kah bilgisayarına bağlanarak, kah canlı yüzyüze bağlantılarla aktarmaya çalışıyorum. Ancak bu hem aynı zamanı denk getirebilme zorluğu hem de yoğunluktan dolayı istediğim gibi ilerlemiyor. Arkadaşım da açılan makas yüzünden iş almakta zorlanıyor ve haliyle maddi sıkıntı içine düşüyordu.

Bu arada yazdığım başka bloglardan ve hatta bu bloğu okuyanlardan birkaç kişi bana ulaşıp, “nereden başlayacaklarını, neleri öğrenmeleri gerektiğini” soruyor. Her ne kadar üretken bir yapım olsa da, bu arkadaşlara bazen yeterli zamanı ayıramıyorum. Kendi araştırmalarım için de bana zaman lazım. Çok farklı konularda çok derin bilgi ve konsantrasyon isteyen onlarca konu ile ilgileniyorum. Öğrenmek isteyen herkese yetişmeyi gerçekten istiyorum ama yeterli önceliği onlara veremiyorum.

26 Mayıs’ta aşağıdaki tweeti gördüm.

Bu durum içimi acıttı. Evet birşeyler yapmalı ama ne?

Aslında bu gibi durumlardan ülkece çıkmak için Tayvan örneği muhteşemdir. (Bilmeyenler için uzun uzun bir başka yazıda anlatırım.) Ancak bizde bunu gerçekleştirebilecek bilinç ve yeterlilikte bir devlet zekası olduğunu düşünmüyorum.

Sonra 28 Mayıs’ta ramazan münasebeti ile tekrar okumaya başladığım Kuran’da birkaç ayet bana bir ilham verdi. Birisi şöyleydi.

Demek ki zorluğun yanında bir kolaylık var. Zorluğun yanında bir kolaylık kesinlikle var. O halde boş kalır kalmaz hemen yeni bir şeye başla ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt. (İnşirah 5-8)

Anlamı üzerinde düşünürken birden diğer konu ile birleşiverdi ve aklıma bir format geldi. Format o kadar önemliydi ki, bildiklerimi aktarmak için bulduğum bir sürü yolun üzerini sırf format yüzünden çizmiştim. Bizim insanımızı tanımadan başka yerlerde başarılı olmuş birşeyi aynen sunarak başarılı olunması imkansız.

Belli bir noktaya gelmiş uzmanlar bu kapsamın dışında elbet ama bizim insanımız şu özellikleri taşıyor.

  • Okumayı çok sevmiyor,
  • Yabancı dille arası çok iyi değil
  • Kitap okur gibi okunan derslerde konsantrasyonu koruyamıyor
  • Samimi bir yanı var
  • Direk sonuca gitmeyi seviyor.
  • Sonuca gidebilmek için akla hayale gelmeyecek yöntemler icat edebiliyor.
  • Kuralları pek sevmiyor.

Bu özellikleri bir araya getirerek ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı düşünmek zorundayız.

Bilgisayar sadece bugünün değil geleceğin de mesleği. Çok zor ve çok hızla değişen bir meslek evet. Ancak bir insanın da bir ülkenin de kurtuluşu bilgisayardan geçiyor bence. Hammadde gerektirmiyor.  Dolayısıyla depolama ve lojistik dertleriniz de yok. Ofis veya lokasyon gerektirmiyor. Bir laptopu elinize alıp internete girdiğiniz her yerden çalışabiliyorsunuz.  Dünyanın her yeri ile entegre olabiliyorsunuz.

Ancak bu mesleği yapabilmek için beyninizi yakacak kadar çok çalıştırmanız gerekiyor. Azimli ve inatçı olmanız gerekiyor. Temel kavramları ve yapıtaşlarını çok iyi bilmeniz gerekiyor. Hepsinden önemlisi nasıl araştırma yapacağınızı bilmeniz gerekiyor.

Ve sosyal sorumluluk projesini şöyle şekillendirdim kafamda. Bir site açacağım ve adı kolay bulunması kolay olacak mesela haydibaslayalim.com . Sitede konulara göre öğrenme sırasını takip eden bir yol haritası oluşturacağım ve konulara böleceğim. Elimden geldiğince hızlı bir şekilde Türkçe videolar çekerek konuları anlatacağım. Videoları kısa ve öze yönelik yapmaya çalışacağım. Her konunun ekinde varsa program dosyaları, sunum ve dokümanlar, internet linkleri bulunacak. Videolar ayrıca Youtube aracılığıyla yayınlanacak. Tamamı ücretsiz olacak. Belki site maliyetleri için bir tane küçük reklam alabilirim ama mümkün olduğunca maddi tarafı olmayacak bu işin. Videolarda bir sınıfa hitap eder gibi değil bir tek arkadaşıma anlatır gibi anlatacağım konuları. Hatta bir de ismi olacak o arkadaşın ama şimdi söylemem.

Amacım yolun başında olup da bilgisayar programcısı olmak isteyenlere bunun yolunu açmak. Nereden başlarım nasıl yaparım diye düşünenlere Türkçe bir kaynak vermek. Akademik veya sertifika amaçlı bir iş değil benim yapacağım. Kaybolmuş zeki gençlere ne yapabilirsem o. Umarım başarılı olur da birkaç gencin hayata umutla bakmasına sebep olabilirim.

 

NOT : Gelişmeleri duyururum

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tırtıl

Tırtılın yürüyüşünü bilir misiniz ? Önce ileri atılıp dümdüz olur sonra vücudunun arka tarafını kendine çeker. Yani bir adımda upuzun dümdüz uzanmıştır, diğer adımda büzüşüp küçücük yer kaplar zeminde.

Trafikteki dur kalkların yoğun olduğu dönemlere, trafik durunca bütün arabalar birbirlerine yaklaşırlar, araları kapanır sonra en baştaki hareket edince hepsi aynı anda hareket edemediğinden aynı tırtıl gibi yavaşça açılır. Bu duruma tırtıl etkisi denir.

Tırtıl etkisi böyle işlere harcanmayacak kadar güzel bir tanım bana kalırsa. Hayatın ta kendisine tırtıl etkisi denmeli.

Son zamanlarda o kadar çok şey öğrendim ki, birbirinden farklı onlarca konuda. Üniversitede öğrendiğimin belki 10 katı. Ama bu arada bulduğum eski günlüğüm sayesinde birbaşka gerçekle yüzleştim. Son derece güçlü olduğuna inandığım hafızamdan bir sürü anının silinip gittiğini farkettim. Yani yeni giren binlerce bilgi ile uzarken eski bilgileri kayberderek büzüşüyormuşum. Bildiğin tırtıl etkisi yaşıyormuşum meğer.

Zaman içinde bazen birşeylerin olmasını beklerken büzüşüp büzüşüp, sonra aniden herşeyin çözülmesiyle birden uzarız ya hani. İşte her uzamanın ardından, bir müddet durup, bekleme evresine geçilmesiyle tırtıl etkisi yine kendini gösterir.

Hayat bir yolculuk ve biz tırtıllar üzerinde ilerleriz yavaş yavaş.

Bir gün kelebek olma hayaliyle…

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Siz

Bu sabah buradaki yerel bir internet sitesinde birisi kafede ayrı ayrı tek başına oturup laptopları ile işlerini yaparken kahve içenlerden şikayetçi olmuş. “Hem tek başlarınalar, hem de dörder kişilik masaları işgal ediyorlar. Biz ayakta kaldık” diyor. Ona göre herhalde laptopu olanlar aslında aynı kabileden ve sırf pislik olsun diye ayrı oturuyorlar. Sabki kendisi, oturacak bir tane dört kişilik masa bulsa, tek başına oturmayıp bekleyecekmiş gibi bir de sinirleniyor.

Şu aralar çok arttı bu “SİZ”ciler. Hem de her yerde. Bir siyasi görüşünü paylaşmayagör hemen “Siz filan partililer” oluyorsun. Hadislerin gereksizliğinden bahset “Siz Edipçiler” oluyorsun. Ne yaparsan yap illa bir grubun içine sokuveriyorlar seni. Senin o sokulduğun gruptakilerle taban tabana zıt fikirlerin olmasının önemi yok.

Sanırım insanlar karşısındaki topluluğu yekpare bir organizma olarak görmeye meyilliler. Bir köpek başığı saldırdığında ondan kaçan balık sürülerini nasıl tek bir canlı gibi algılıyorlarsa, onların binlerce canını kurtarmaya çalışan küçük canlı olduklarını görmezden geliyorlarsa, bir fikri söyleyeni de hemen daha önce söyleyenlerin olduğu sürünün içine ittiriveriyorlar vesselam.

Kendisi, sürünün bir parçası olanlar, bir çobanın peşinden gitmekten başka bir yaşam şekli olduğunu bilmeyenler herkesi kendileri gibi düşünüyorlar galiba.

Evet bir “biz” var ama binlerce kümenin kesişiminde yer alıyor.  Kolay değil o “biz”i kategorize etmek. Bu yüzden “Siz”, boşverin “Biz”i  gruplandırmayın.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kulaklık Kuralı

İngiltere’de çalıştığım iş yerlerinden birinde bir kural vardı. “Kulaklık Kuralı”. Eğer çalışan birinin kulağında kulaklık varsa gerçekten acil olmadığı müddetçe onunla konuşmak, dikkatini dağıtmak, seslenmek vs yasaktı. Sadece firma içi mesajlaşma programından mesaj atmak serbestti. Yani konsantre olup bölünmeden bir iş yapmanız gerektiğinde takıyordunuz kulaklığı ve kimse sizi rahatsız etmiyordu.

Özellikle konsantrasyon ve düşünce gücü isteyen iş kollarında son derece faydalı olduğuna inandığım bir kural.

Bu kurala bir kere alışınca hiçbirşey dinlemeseniz bile, eğer rahatsız edilmek istemiyorsanız, kulaklığı kafanızda tutmaya başlıyorsunuz. Çünkü bazen müzik bile dikkat dağıtabiliyor. Hala kulağımda hiç birşey çalmayan kulaklıkla oturduğum oluyor.

İlk zamanlarda kulak içi kulaklıkları kullanıyorduk. Ancak arkadan gözükmediği için pek işe yaramadığını gördük. Sonra sonra büyük, kulağı örten hatta abartılı derecede kocaman kulaklıklara geçtik. Yani “Kulağımdaki bu devasa nesneyi görüyor musun? Hah işte sakın yanıma bile yaklaşma!” mesajı gönderiyorduk çevreye.

Birgün işe, ellili yaşlarının sonunda bir kadın başladı. Kulaklık kuralını bir türlü anlatamadık kendisine. Arkadan yaklaşıp kulaklığı kafanızdan çekip başlıyordu konuşmaya. Bütün huzur ve ahenk gidiverdi sayesinde. Konsantrasyon hak getire. Kadın etraftayken kulaklık fayda etmiyordu. Hatta sistemli bir şekilde yürüyen bütün işlere kestirmeler bulmaya başladı.

Burada bir bilgi vermem gerekiyor. Biz Türkler daha doğrusu Akdeniz insanları aceleci ve hızla sonuca gitmek isteyen insanlarız. Dolayısıyla beynimiz buna alışmış. Bir sorun görür görmez hemen yanına sapar, sağını solunu eşeler ve bir çıkış buluruz. Evet hızla çözeriz ancak sistemsizdir. Atı koşarken nallamak diye bir tabirimiz vardır. Durup da nallarsak zaman kaybederiz zira. Halbuki İngilizler sistem üzerine kurmuşlar herşeylerini. İş yapma şekilleri de böyle. Bir işi yapmanın kural zincirini yazmışlar uzun zaman önce ve herhangi bir şekilde sapma eğme bükme olmadan o zinciri takip ederlerse işin başarıya ulaşacağını kesin olarak bilerek çalışırlar. Zincirdeki en ufak bozulma çileden çıkartır onları.

Bir Akdeniz insanı için İngiliz tarzı çalışmak çok rahattır ama işi bekleyen için delirticidir. Bir nevi tatildir ingiliz tarzı çalışmak. Kimse peşinizden koşmaz, iki ayağınızı bir pabuca sokmaz, atınızı adam gibi nallarsınız, hatta suyunu yemini verip bir müddet nalın ayağına oturup oturmadığını anlamak için gezinirsiniz.

Yani kulaklığı takarsınız ve kimse size dokunmaz.

O işe başlayan tek bir kadın yüzünden bütün dişliler bozulmaya başladı. Önce işin analizini yapan arkadaş kendisinin başka bir birime atanmasını sağladı. Proje yöneticisi de, kadına engel olamayınca kendi haline bıraktı. Ben başka sebepler olsa da, onun yadsınamaz katkılarıyla işi bıraktım. Benden sonra işe aldıkları herkes öğrendiğim kadarıyla 1-2 ay içinde işi bırakmış. Yani kendi işini kısa zamanda yaptırdığını ve başarılı olduğunu düşünen bir eleman yüzünden sistem darmadağın oldu. Uzun vadede kadın işini yaptıracak işin ehli kimse kalmadığı için acemilerle çok daha uzun zamanda iş teslim eder hale geldi.

Kulaklık kuralı böyle birşey işte. İşler yürüyorsa ve kulaklığı da takılıysa kimseyi dürtmeyeceksin.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Tartışmak

Son zamanlarda kendimde tartışacak güç kalmadığını seziyorum. Belki de “tartışma”nın ne demek olduğunu gördüm. Gerçekten akıllı, bilgili birisi ile tartışmaktan bahsetmiyorum. Öyle bir tartışmada zıt fikirlere sahip de olsanız karşılıklı çok şey öğrenebilir ve belki karşı tarafın görüşünü benimseyip “Ben hatalıymışım” da diyebilirsiniz. Nitekim ben bizzat böyle birçok tartışmada yenildim de ufkum açıldı. Şimdi benimle tartışanlara minnettarım hatta.

Ancak bir de körü körüne tartışanlar var ki bunların yaptığına tartışma değil en iyi ihtimalle “kavga” diyebiliriz. Ne dediğinin farkında bile olmayan bir güruh bu. Beylik 3-5 cümle etrafında yeknesak bir tartışma üslupları vardır ve hemen tanırsınız. Benim en sevmediğim gruptur. Senin ne dediğini dinlemez bile. Dinlerse ve eskaza bir de anlarsa, fikrinin değişeceğinden ödü patlar.  Sen “siyah” dersin o sana “beyaz” diyeceğine “o zaman açıkla bakalım 1792’de Alparslan İzmirde Malazgirtlileri nasıl göle döktü?” der. Sen cümlenin neresini düzelteceğini düşünürken karşına geçer “Ne oldu tıkandın değil mi? açıklayamadın işte” der. Tam baştan alayım madem dersin bu sefer de “sen kimin adamısın? kime hizmet ediyorsun?” diye tutturur. Onun kafasında herkes birinin adamıdır ve herkes birilerine hizmet eder. Bağımsızlığı hayal edebilecek kadar evrilmemiştir henüz. Senin belki yüzlerce kişiyi dinleyip bunların haklı ve doğru gördüğün yanlarını benimseyip haksız yerlerini eleştirebileceğini idrak edemez. Onun kafasında bir kişiye %100 inanılır ve onun dışındakiler %100 reddedilir.

Son zamanlarda mesela Pakistan’lılarla çok temasım oluyor. Bir yerden sonra benim müslüman olmama rağmen, onlar gibi olmadığımı farkederek punduna getirip bana sorular soruyorlar. Sadece Kuranı baz aldığımı ve bu yüzden hadisleri dolayısıyla, mezhepleri reddettiğimi bazen anlatmaya çalışıyorum. Eğer ilk cümle “O zaman nasıl namaz kılabiliyorsun?” olunca tartışmaya girmiyorum bile. Çünkü bu en klasik ezbere tartışma cümlesi. Tecrübeyle sabittir ki bununla cümleye başlayan sizin ne dediğinizi dinlemiyor bile. Halbuki dinlese devamında bunun bir açıklamasınu duyacak ve hatta kendi bildikleri konusunda ciddi bir şüpheye düşüp belki de bazı şeyleri hayatında ilk defa anlayacak.

Siyasi bir tartışmada ise cümleye “Siz CHP’liler” diye başlayanlarla detaya girmiyorum. Çünkü onun kafasında bir takım kategoriler var ve benim herhangi bir siyasi partiye %100 bir bağlılığım olacağı hükmüne varmış. Bugün desteklediğimin bir gerekçeye dayandığı ve yarın o gerekçe değişirse başka bir partiye oy verebileceğimi, oy verdiğim adama hesap da sorabileceğimi algılayamıyor.

Bilimsel konularda da böyle klasik fizik %100 doğrudurdan ötesini düşünemeyen adamla ben zamanın durduğunu bizim aktığımızı nasıl tartışayım. (Kesin böyledir demiyorum. Bu sadece benim de katıldığım bir öngörü)

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi bazı beyinler saçma da olsa, hatta saçma sapan da olsa fikrinin değişeceğinden ödü patladığı için, bu durum beyinlerinde kaosa yol açacağı için asla düşündükleri şeyleri terketmezler. Kaos güzeldir halbuki. Beyin bu sancı ile yeni yollar açar kendine. Farklı bakabilemeye başlar dünyaya. Muhteşem bir sistemi, mucizevi bir dengeyi ama onun yanısıra orada fesat çıkaran ve kan döken türümüzü görür.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail