Formül

Hayatta herşey, sürekli tekrarlanabildiği müddetçe formülize edilebiliyor. Ben işim gereği (bilgisayar programlarında tekrar edilen yapılar üzerine çalıştığım için) her konuyu tekrar edilebiliyor mu diye incelerim.

Şimdilerde en çok ilgimi çeken konu ise bizzat benim. Kendimi formülize etmeye çalışıyorum. Bu aslında belki 10 sene önce başladı. Yazılım şirketi açmıştım.Para kazanmak için web siteleri yaparken, grafiker bulmakta zorlandığım bir dönemdi. Matemeatik / mühendis kafa yapısında biri olarak sanatsal yönlerde yaratıcılığımın hiç olmadığını biliyordum. Fakat hayatın zorlamasıyla web sitelerinin grafik dizaynını da yapmam gerekiyordu.

Renkler, şekiller ve dizayn konusunda kitaplar buldum. Renklerin ve şekillerin insanlar üzerinde hissettirdiklerini öğrenmeye başlayınca sanatsal olarak yaratıcı olamasam da müşterilerin bayıldığı işleri yapmanın formülünü geliştirmiştim.

Bu formülde herkesin atladığı en büyük parametre müşterinin bizzat kendi zevkiydi. İnsanlar birşeye bayılabilirler ama işi yaptıran adam ona bayılmıyorsa kaybediyorsunuz.

Sanatın formülize edilmesi fikrinde, Serdar Ortaç’ın katkılarını yadsıyamam. Geliştirdiği formül ile yıllardır müzik kopyalıyor adam.  Sonra zamanla madem sanat formüle edilebiliyor neden başka şeyler de olmasın diye düşünmeye başladım.

İnsanları etkilemenin formülünü geliştirmek geldi aklıma. Bu bazılarında doğal bir yetenek ama bence formülü de geliştirilebilir.

Ve son olarak bugün biri beni etkilediğinde neden etkilendiğimi analiz etme noktasındayım. Bir insanı ilk gördüğümüzde o çok kısa anda beyin binlerce bilgisayarın biraraya gelip saatlerce yapabileceği analizi yapmaya başlıyor. Yaş ilerledikçe analizdeki hassasiyetin boyutu da değişiyor.

parts_of_face_by_taylorweaved-d5jb9oqGörüntü beyne ulaşır ulaşmaz hemen parçalara bölünüp daha önce tanıdığımız insanlarla ilgili parçalarla karşılaştırmalara başlanıyor. Gözü şuna, çenesi buna, kulağı filana, elleri falana benziyor gibi ışık hızında bir eşleşme sağlanıyor. Bunu illa bilinçli yaptığımızı söylemiyorum. Sonra eşleşen insanların karakter özellikleri toplanıyor.  Çenesi benzeyen utangaçtı, samimiydi, iyi yemek yapardı, gözü benzeyen, arkamdan konuşmuştu, güvenilmezdi gibi.. Sonra bunlar toplanıyor ve ilk anda yapılan bu analizdeki olumlu olumsuz oranına göre daha elimizi uzatmadan bir önyargı oluşmuş oluyor.

Tabi bir yandan da genlerle taşınmış içgüdüsel analizler çalışıyor. Kadınsa kalçalarının büyüklüğü, göğüsleri vs gibi doğurganlık ve anaçlık özellikleri ile ilgili ipuçları değerlendiriliyor. Erkek ise omuz genişliği, yapısı, maddi durumu gibi baba olması durumunda çocuğa aktarabileceği sağlıklı genler ve sağlayabileceği rahat yaşam tartılıyor.

Yine iç güdüsel olarak feromonlar, yani kokuların içine kodlanmış mesajlar değerlendiriliyor. Karşınızdaki insanın sağlıklı olup olmadığı, genetik olarak size doğru bir partner olup olamayacağı inceleniyor.

Sonra mimikleri, hareketleri ağzının kenarını büzüşü, gülerken çıkan gamzesi gibi başka detaylar aynı analize giriyor. Sonra duyabiliyorsanız sesi, ses tonu, konuşması, şivesi, aksanı, kullandığı kelimeler derken ilk 1 dakika içinde o kişi hakkında yapacağınız toplam analizin belki %70’i tamamlanmış oluyor.

 

images (2)Eğer hayatınızda çok fazla insan tanıdıysanız  ve elinizde yeterli veri varsa işin çok ilginç yanı olarak bu yargılarınızın büyük çoğunluğu tutuyor.

Tüm bunlar hayat boyu binlerce defa kullandığımız ama hiç farkında olmadığımız uzun bir formülün parçaları. İç güdüler ve bilinçaltını zaten çözmek pek kolay değil ama sadece hangi özelliğinden dolayı bir insanı hangi önyargıya yerleştirdiğimi çözmeye çalışmak bile çok eğlenceli birşey.

Şimdi bunu okudunuz ya, ilk karşılaştığınız yabancı hakkındaki önyargılarınız ne olursa olsun neden böyle olduğunu artık mecburen düşüneceksiniz. Geçmiş olsun.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Sossal Medya

İnternetin ilk yıllarıydı. Bir bilgisayar programcısı olarak derhal girmiştim internete. İlk zamanlarda herkeste bilgisayar yoktu, internet cafeler de yaygınlaşmamıstı henüz. Zaten internet de bir kaç web sayfası bir kaç chat odasından ibaretti. Bir arkadaş ortamında, cafe gibi bir yerde, yeni tanıştığım birisi ile biraz hararetli bir tartışma yaşamıştık. Tartışma ileri gidince bana dönüp klasik soruyu sordu: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

sosyalNormalde “Kimsen kimsin, banane” der geçerdim ama bu sefer sordum “Kimsin?“. Hayatımdaki aldığım en ilginç cevaplardan biriydi. “Ben zurna’da opum” gülmekten tartıştığımı bile unutmuşum. Chat odalarında bazi devamlı kullanıcılara, odada konuşanlar seviyesizleştiginde atmak üzere odayı açanlar yetki verirlerdi. Bu yetkiyi almış olanlara “op” denirdi. Yani operatör. Zurna dediği de o dönemin meşhur chat odalarından birinin adıydı.

Hayatta hiç birşey olmamış birisi için meğer ne büyük bir payeymiş bu opluk. Sanal bir ünvanı sanki arşidük olmuşçasına taşımak hiç anlayamadığım bir konu oldu.

1414873206_social-media-companiesYıllar geçti internet yayıldı chat odaları silindi gitti. Sonra sosyal medya çıktı ortaya. Ve sosyal medya da kendi arşidüklerini yarattı. Fenomenler türedi. “Ben bu noktaya gelene kadar ne emek verdim biliyor musun?” dediklerinde “bilmiyorum ne?” diye sordum safça. “Geceleri bazen uyumadan insanlara like yaptım” dediklerinde gene bir gülme geldi. Allahtan “emekleri” zayi olmamış, bu çalışmanın meyvesi olarak bir sürü insan tarafından takip edilir hale gelmişler.

Bu arkadaşların bazıları kendilerini öyle bir noktada gördüler ki bir baktık kitap yazıyorlar, reklam alıyorlar. Seneye de kaymakam çıkacaklar hayırlısıyla.

Çeşit çeşit kullanıcı bulabiliyorsun sosyal medyada. Ne koyarsam “like”layıncılar gibi bir de “Allah rızasi için paylaşın”cılar var. Onlar da paylaşırsan bereket yağdırılacağından yana olanlar. Ha bir de acındıra acındıra paylaşanlar var değil mi?  “Bu bebenin derisi yüzüldü ama facebook 1000 kere paylaşılırsa ona deri alacak”.

Yahu hiç bir şirket komple gerizekalı değilse bunu demez. Bir hayır işini reklama bağlayan şirketi hangi PR kurtarabilir ki bir daha?

40 kere like yaparsan tüm günahların silinirciler de ayrı bir konu. Ne diyeceksin o yana gidince? “Ama ben 40 kere like yapmıştım neden cehennem ?” mi?

Hiç anlayamadılar interneti ve sosyal medyayı. Sen dilediğini yazacaksın, Dileyen yazdığını okuyacak, bakacak ve beğenirse “like”layacak. beğenmezse, yazdığın doğru degilse veya salakçaysa hakaret olmadan dileyen eleştirecek.

images (1)Fikir özgürlüğü bu işte. Her ne kadar yabancı olsak da, böyle bir kavram var. Tartışamadıktan sonra bir anlamı yok ki zaten. Mesela bence bu konuda yapılan en büyük terbiyesizlik karşındaki hakaret etmediği halde yazısını silmek. Çok lazımsa söyle kendisi silsin sen silme.

Ben fikrini adam gibi tartışan adama saygı duyarım şahsen. Arşidükleri ve ne dediğini bilmeyenleri sevemedim ne yapayım. Tamam itiraf ediyorum tartışmalar sırasında fikrinin zayıflığından dolayı köşeye sıkışan bir sürü insan efendice geri çekilmiyor. Hemen hakarete başvuruyor ama bu da bir süreç. Öğrenecekler tartışmayı.

Benim her yayınladığımı “like” layan adam samimi değildir ki. Ben ne bileceğim neyi güzel yapmışım neyi kötü yapmışım o zaman.

Sonuçta hayatınızın merkezi değil ama ana yemeğin sosu olması gereken sossal medya malesef ana yemek oldu. İçinden geçeni aman ne derler diye aktaramadığın, aktardıkların karşısında hakaret aldığın, fikirlerinin silindiği ucube birşey.

Ne yapalım belki yeni bir sosyal medya kurulur biz de oradaki yerimizi alırız.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Biraz daha zaman

 

Zaman çok ama çok ilginç bir konu. Aşağıda paylaşacağım videoda zamana bilimsel olarak  bir bakış açısını bulacaksınız.

Size kısa bir youtube ipucu da göstereyim hazır yeri gelmişken. İngilizce bilmiyorsanız bu video’yu Türkçe de seyredebilirsiniz.

Video’yu youtube’da açın. Sonra videonun üzerinde fareniz ile gezinirken videonun altında çıkan şerit üzerindeki Settings‘e (dişli şeklindeki ikon) tıklayın. Subtitle yazan yerin karşısında Off yazan yere tıklayın. Önce English‘i seçin sonra aktif hale gelecek olan Translate seçeneğine basıp Turkish seçeneğini seçin.

Böylece artık İngilizce videoları Türkçe alt yazı ile seyredebileceksiniz. Tabi çevirilerin çok iyi olacağını garanti edemem ama hiç yoktan iyidir.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anı Kolleksiyonu

Turizm Pazarlaması dersinde Fikri hoca bahsetmişti bu konudan. “Nedir Turizm?” diye sorduğunda o dönem turizm eğitimimde 6. seneyi doldurmuş biri olarak aşağı yukarı 20 ayrı tanım yapabilecek durumdaydim ama hiç bir tanımım Fikri hocanın bu tanımıyla boy ölçüşemezdi. “Turizm anı kolleksiyonudur“.

Sonra tanımın çapını büyüttüm ve “Hayat” da bu tanımın karşılığı haline geldi. “Nedir hayat ?” sorusunun güzel cevabı “Anı Kolleksiyonu” değil mi ?

FB,5764,36,kanvas-tablo-saat-hatira-dekoratif-tablo-saatler-tictac-designNe yapıyoruz ki başka? Düne baktığınızda ne var elinizde anılardan başka ? O binbir emekle, zorluklarla yaşadığımız her an kolleksiyonda yerini alıyor. Bazen de kolleksiyonu biriktirdiğimiz defter çok da büyük olmadığından, eskilerden birkaç yaprağı silip yerine başkalarını koyuyoruz.

Yaşadığımız her an ancak o saniye için değerli. Geçmişte kaldığı anda kolleksiyona tabi oluveriyor. Geçen yaz gittiğiniz tatil ne kadar canlı hayallerde ? ondan önceki ? ya ondan önceki ? bir tane daha sorarsam tıkanacaksınız değil mi “ne yapmıştık 4 yaz önce ?”

Ben bu gerçekle yüzleştiğimden beri her tatili farklı yerde yapmaya çalıştım. En azından “10 senedir aynı yere giderim” deyip aynı anıdan 10 tane biriktirmedim.

Biriktiriyoruz biriktiriyoruz ve çıkışta defteri baştan sona tarayıp kısa bir özet geçiliyor, sonra da koltuğumuzun altına sıkıştırıp gidiyoruz buralardan. Geriye başkalarının defterlerinde kolleksiyon olmak kalıyor bir tek.

Kimsenin defterinde kötü birer kolleksiyon olmak istemem. Benim sayfama gelindiğinde insanların yüzünde oluşacak küçük bir gülümseme bile yeterli.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Restart

Bilgisayar işinde 20 seneyi geçtim. Artık hücrelerime kadar işledi bu meslek. Sorun gördüğümde kaynağını nasıl tespit edeceğim, nasıl çözüm yolları üreteceğim, aynı anda nasıl farklı konularla ilgileneceğim ve hatta çözemeyeceğim bir konu ile karşılaştığımda veya şöyle diyelim çözümü elimde olmayan bir sorun olunca nasıl restart edeceğim bile mesleğimden geçen alışkanlıklarla dolu.

Her yeni güne içimde bir proje yönetim sistemi ile başlıyorum, Gün içinde yeni konular geliyor, hallettiklerimi biten işler klasörüme taşıyorum. İşleri önem sırasına göre dizip başkalarını da işe dahile etmem gerekiyorsa onlara da birer “mail” gönderiyorum ve bekleyen işler klasörüne atıyorum. Mühim olan “inbox”ın çok dolu olmaması.

Bazen yeni bir güncelleme geliyor ve sistemin işleyişinde değişikliklere sebep oluyor. Bu bazen evlilik, bazen bebek, bazen başka bir iş, bazen okuduğunuz ve etkilendiğiniz bir kitap, bazen bir araştırma olabiliyor. O zaman işleyiş şeklimi gözden geçirip yeni duruma adapte oluyorum.

Bazen adapte olamayacağım bir durum oluştuğunda, sistemdeki başka bileşenlerle çakışma olmaması, dolayısıyla sistemin çökmemesi için herşeye baştan başlıyorum. Yeniden sistemi başlatırken geçici olarak biriken gereksiz tüm dosyalar da siliniyor. Bir hafifleme oluyor insanda.

İşte yabancı bir ülkeye böyle yerleşiliyor. Abartılacak birşey değil yani aslında basit bir restart. “Shutdown” olmasın diye bir önlem.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Küdamların Savaşı

Küdam ne mi ?

*Can Barslan’ın Türkçe’mize kazandırdığı muhteşem bir terim. Küdam yani çük adam. İçimizde yaşayan ve bütün fiziki görevlerimiz için çalışan, kararları alan, küçük adamlar.

Kimi vücudumuzun içinde, gözümüze kovalarla su taşıyarak ağlamamızı sağlar, kimi radyonun/televizyonun içinde bize şarkı söyler, kimi dis macununun uzerindeki kirmizi cizgiyi çizer.

5627042_tn30_0Uzaktan kumada küdamları vardır mesela. Biz bir düğmeye bastığımızda, kumandanın ucundan fırlar gider TV’nin üzerinde ne yapmak istiyorsak o ayarlamayı yaparlar. Küdamlar bitince, yenilerini koymak gerekir. Kalem pil işte bu işe yarar. İçleri küdamla doludur ve biz de yeni pil alır kumandamızı küdamla doldururuz.

İçimizde yaşayan küdamlar ise gerçeğe çok yaklaşan bir konumdadır. Mizah olmaktan çıkıp bir karar aşamasında birbirine giren küdamlarla doluyuz. Bir kadın gördüğünde coşup peşinden gitmek isteyen küdamlarla, saçmalama otur yerinde abaza mısın diyen küdamlar gibi.

Lan çal çırp ne olacak iki günlük dünya diyen ile dürüstçe yaşa kimseye zararın dokunmasın diyen küdamlardan tutun, “Aha yemek haydi dal !” diyen ile “Saçmalama duba gibi olduk” diyene kadar her türlü küdam içimizde mevcut. Ha biz onlara “İd” ve “Süper ego” diyoruz sadece. (Yine de küdam demek daha çok hoşuma gidiyor)

İd dediğimiz küdam bildiğin mağara adamı. Her haltı istiyor, zevk almak için yaşıyor. Süper ego dediğimiz küdam ise tam tersi ceberrut bir polis gibi. Ne yapılacak olsa açıp bütün kitaplara bakıyor. Hukuka, ahlaka, dine, geleneğe, toplum kurallarına, Ayşe’ye, Fatma’ya, Selami’ye uygun mu bakalım istenilen şey diye inceleyen bir yapıda.

Bu iki küdam kapıştığında arada arabuluculuk yapan ego denen bir başka küdam var. Devreye girip “Tamam abicim”, “siz o işi bana bırakın, ben halledeceğim merak etmeyin” tarzı iki tarafın da gazını alan bir arkadaş.

Bu üç küdam da en doğrusunu yapıyorlar ve hepsi haklılar. İd olmadan hayat çok sıkıcı ve robot gibi olur, süper ego olmasa önümüze gelene dalan ve dayak yiyen birisi oluruz. Ego olmasa o kavgalar hep başağrısı ile devam eder durur.

Kısaca küdamlarınıza iyi bakın ve hepsini sevin.

(çaktırmadan psikolojiye girdik, bu kıyağımı da unutmayın)

 

Not : Üzgünüm, internette çok aramama rağmen bir küdam karikatürü bulamadım. Kitaplık ve arşivimden 3000 km kadar uzak olduğumdan scan de edemedim. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

 


*Can Barslan : Karikatürist. Bkz http://www.canbarslan.com.tr/

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Empati

İnsanlık geçirdiği aşamalar sırasında her türlü duyguyu kullandı. Bugünkü seviyeye gelirken hırs da lazımdı, azim de, sevgi de lazımdı, nefret de, intikam da lazımdı, affetmek de. Ne gerekliyse o kullanıldı.

imagesBütün bu çağlar boyunca bir uyarıcı bize kitaplar ile uyarıcılar ile pek kullanılmayan birşeyi hatırlatıp durdu. Her uyarısında hepsi tamam ama “empati*“yi unutuyorsunuz diyordu. Eğer sana yapılmasını istemediğin birşey varsa sen de karşındakine yapma diyordu. Karşındaki aç ise onu anla, hatta senede bir ay yemek yeme ve bunu içselleştir diyordu. Acı çeken, aç, zor durumda insanlar varken, sen rahatça yaşama, birşeyler yap diyordu. Halbuki biz inatla “aç kalırken ciklet çiğnersek sorun olur mu?”, “peki aç kalalım ama sevişmemizde bir mahzur var mı?” kısmını merak ettik.

Bırakın kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı daha “adam yerine” bile koyamıyoruz ki.

İlk defa yönetici olduğumda karmakarışık duygular içindeydim. Hedefime ulaşmanın mutluluğu, başarımın takdir edilmesinin hazzı, işimi hakkıyla yapmanın ispatı olarak görüyordum bu durumu.  Birlikte çalıştığım herkese bildiklerimi öğretmeye, onlardan öğrenmeye, işimi hakkıyla yapmaya, dürüst olmaya, okumaya araştırmaya çalıştım. İlk yöneticilik tecrübemde çiçeğim burnumdayken ekonomik kriz geldi ve “haydi” dediler, “şirketçe küçülüyoruz, bir elemanının adını ver işten çıkartacağız“, önce birini düşündüm, 2-3 ay içinde evlilik düşünen, planlar yapan ve eğitim durumu dolayısıyla bu krizde iş bulması çok da kolay olmayacak olan birini… Kendimi onun yerine koydum. Mutluluğun eşiğinde herşeyin elimden alınması demekti bu. Bir daha bu noktaya asla gelemeyebilirdi. Diğerini düşündüm, yeni kredi çekmiş ev borcuna girmiş varını yoğunu bu eve yatırmış umut dolu pırıl pırıl gencecik bir insan. uyku uyuyamadım, kafamı toplayamadım, ve sonuçta isimleri bildirme zamanı geldiğinde hiç birni seçemedim. Kendi ismimi verdim. Yönetici olamasam da bir şekilde iş bulabilirdim. hem eşim de çalışıyordu o zamanlar. Bir şekilde idare ederdim.  Bu krizi zararsız atlattık sonunda.

Yıllar sonra başka bir şirkette yöneticilik yaparken kriz gene beni buldu ve gene aynı soru ile karşılaştım. Bu sefer yöneticilerin insanların hayatıyla daha rahat daha vahşice oynadığını gördüm. “Onu da çıkar”, “bunu da silelim”,  “banane ne iş yaparsa yapsın şirketin karlılığı daha önemli” toplantı sırasındaki bu laflar beni çok sarstı. Kimlerle çalıştığıma bir daha baktım. Ve yine isim veremedim.

Sonunda anladım. Ben yönetici olamayacak kadar empatik bir adamım. İş teknik konulara gelince, analize dayanınca kimse elime su dökemez ama iş insana gelince ve bir insanın hayatına değince, yönetici olamıyorum. Sonunda yine başa döndüm.

Yöneticilere şimdi acıyarak bakıyorum. Kendimi onların yerine koyuyorum ve içim ürperiyor.

Bu kadar acımasız olmayı benim bünyem kaldırmazdı iyi ki sizin yerinizde değilim.

 


 

*empati : bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Niyazi maaşı

Bir amaç uğruna başkalarının öldürülmesini isteyenler, salt kendi düşünceleri için ölecek insanları bir şekilde hayatlarından vaz geçmeye ikna etmek zorundadırlar.

imagesEğer çok zor durumdaki bir grup insan bulup, sen öl ben geride bıraktığın ailene bakarım denirse işin bir kısmı hallolur. Ama daha ulvi bir gerekçe her zaman daha çok iş görür.

Adamı karşına alır;  “Bak şimdi benim için öldüğünde aslında benim şahsi isteklerim için değil (ki yalan) bu topraklar için öleceksin ve dini mertebelerin maksimumuna ulaşacaksın. Zaten öldükten sonra benim bile ulaşamayacağım bir yerde, cennette olacaksın” dersen iş tamamdır.

Bunun alt yapısını hazırlamak uzun bir uğraştır. Ta çocukluktan başlayacaksın. Uğrunda ölünecek kavramlar oluşturacaksın ve bunun ne kadar asil bir şey olduğunu çocukluktan beyinlere kakacaksın. Yalnız sakın ama sakın düşünen sorgulayan beyin üretmemen lazım.

En güzeli sınavlarla, bilgi yığınlarıyla kafaları meşgul ederek, öğrenmesine fırsat vermeden bütün bilgileri ezberlemeleridir. Nasıl olsa ezberlenen bilgiler nöron oluşturmaz ve kolaylıkla unutulur.

Sonra din adına uğrunda ölünecek kavramları anlatman ve kabul ettirmen lazım. Dinin kitabında ‘Sadece ve sadece saldırıya uğradığında savaşma ehliyetin var ve ancak ve ancak din adına yaptığın savunma savaşında ölürsen şehit olursun’ deniyor olabilir. O halde önce burayı halletmen lazım. Bu cümlenin tamamı istediğin etkiyi yaratmıyorsa önce istediğin kelimeleri seçersin: “Savaş, ölüm, şehit” sonra bunu cümle haline getirirsin. “Ülken için savaşırken ölürsen şehit olursun“. Sonra bunu halka yedirmen lazım ama işin aslını bilmemeleri de gerekiyor.

Televizyona paraya aç birkaç adam çıkartırsın. İlk gün dinin kitabını direk okumak ne kadar tehlikeli olduğu anlattırılır. Bu kısım çok önemlidir. Çünkü o kitap kendi içinde “Sadece direk bu kitabı oku bu kitap anlaşılır açık ve nettir sakın başka kaynak arama” diye uyarıyor olduğu için, halk tarafından okunması durumunda senin ibişlerini kimse dinlemez.

Böylece kaynaktan direk bilgi almalarını engellersin. Sonra senin bu mutasyona uğramış lafını alır, hikayelerle süsler. Garip garip isimler bulup, bulamıyorsa uydurup, tarihte bu isimlerin bu lafı nasıl söyledikleri ve rüyalarında neler neler gördükleri anlatırlar. Halk hikaye dinlemeye bayılır. Hikayelerin inandırıcılığını artırmak için o garip isimli adamlara referans verip halkın bilmediği bir dilde birşeyler söylemek ve sonra çevirmek her zaman geçer akçe olmuştur. İlginç ama dinin kitabında ağızlarını eğip bükerek kitaptanmış gibi sana okunanlara inanma diye de yazıyor… Neyse…

PlatoonBu aşamaya getirdiğin halk artık hipnotize olmuş gibi o kutsal kitabı savunduğunu sanarak tam tersini savunur hale gelmiştir. Bu saatten sonra Televizyondaki ibişlere “trafik kazasında ölsen bile şehit olursun” dedirtsen de farketmez. Onu da kabul edecektir bu halk.

Sonra dersin ki şehit olursan ailene şehit maaşı bağlanacak, geride kalanlar benim sorumluluğumda olacak.

E ne duruyorsun ölmediğin kabahat.

Yalnız küçük bir dipnot. Öldüğünde resmi kayıtlara göre şehit olup şehit maaşı alacak olabilirsin ama dini kayıtlara göre ne şehit olmuşsundur ne gazi, aldığın maaş da dini kayıtlara niyazi maaşı olarak geçecektir

Kendi adına ölmesi gereken insanları yetiştirirken bazen zaten olgunlaşmış, hazır hale gelmiş meyvelerini başkaları kopartıp, “Cennette daha güzel bir yer vermek” vaadiyle sana karşı da kullanabilir.

O da işin riski.

Uçurumdan atlamaya koşan bir koyun sürüsünde durun diyen kara koyun olmak, sürüye karşı durmak, sabır, cesaret ve azim isteyen bir şeydir. Gerçekleri aramak, bulmak, yüzleşmek ve en hafifinden bunca yıl nasıl kandırıldığını kabul etmek büyük cesaret ister.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Taşları boyamak

Liseye gittiğim dönemdi. Yazın Çınarcık’ta sezonluk tuttuğumuz evde yaz tatilini geçiriyorduk. Birkaç sezondur gitmenin avantajı olarak her yaz gelen veya oralı olanlarla sohbeti ilerletmiştim. Yazın ortasından itibaren kaldırıma tezgah açarak o yazın sonunda okulun açılacağını “müjdeleyen” ve kokulu silgi, cicili kalem satan Profosör Atilla, birkaç sezon gidip de tanışmayan kimsenin kalmadığı meşhur Erkan Abi, pansiyoncu Kadir abi gibi, hatta ismen tanımasam da plaj boyunca, simaen tanıdığım yazlıkçılar. Ve o sene yeni görmeye başladığım “Fuck Off“.

Gerçek adını hiç öğrenemedik. O dönemin meşhur bir Atari oyununda dbd759883c0110397de6e8f78db741efsürekli birinci olup sabah erkenden oyundaki sınırlı harf yazılabilen en iyiler listesine yazdığı “Fuck Off” bizim için onun ismiydi. uzun kıvırcık saçlı 20 li yaşlarında birisiydi. üzerinde genelde paçası kesilmiş bir kot şort ve eski bir tişört olurdu. Ayağında da espadril. Sık sık rastlardık ona sahilde. Kimseyle konuşmazdı. Sabah erkenden kalkıp sahilde orta büyüklükte taşlar toplar sonra onlara yağlıboya manzara resimleri yapardı. Güzel de yapardı. Öğlene doğru boyası kuruyan resimlerinden bir tane satar ve yemek yemeye giderdi. Sonra başka bir noktada başka bir tane satar bir bira alırdı üstüyle de Atari oynardı. (zaten günde 4-5 resim anca yapardı). Akşama doğru sattığı resimle de akşam yemeğini yerdi. Herhalde bir iki resimden artanlarla da boya alıyordu.

Bu adam annelerimizin bize gösterdiği kötü örnekti o dönem. “Bak okumazsan böyle olursun. Gördün mü o resmi satamazsa aç kalacak işte” derlerdi. Hep bu öğütle adamın sefil bir hayat yaşadığını düşündük. O gazla, bir meslek sahibi olmak, onun gibi olmamak için uğraştık. Sorumluluk sahibi olup çok çalışmalıydık. Öyle sorumsuz ne yiyeceği nerede uyuyacağı belli olmayan bir adam olmamalıydık.

7699c8b864da50b30af7566e9336461bHatta öyle çok çalıştım ki bazı yazlar hiç tatil yapmadım. Aman tatile çıkma bu sene çok zor durumdayız sen çıkarsan bu işler duracak dediler, işler durmasın diye tatil yapmadım, tatil parasını ayrıca verelim ama tatile çıkma dediler, aldığım arabanın taksidindeki açık için çıkmadım.

Her çıkamadığım tatilde aklıma Fuck Off geldi. Her altında ezildiğim sorumlulukta, taşların üzerindeki resimler gözümün önündeydi. Onun gibi olmamalıydım ama zaman içinde, yaşam adına hep O, bana gol atan adam oldu.

Zaman geçtikçe Fuck Off’tan nefret ettim. Benim yapamadıklarımı yapıyordu bu kıvırcık. Yaz boyunca güneşin altında yatıyor, denize giriyordu. Ben yeni bir araba alıyordum, adam güneşin sıcağını hissedip yatıyordu. Ben arabaya birşey olmasın diye sigorta, kasko parasını kazanmak için tatile çıkamıyordum, adam denizden çıkmıyordu. Ben benzini ve vergisi için daha da çok çalışıyordum adam otostop çekiyordu. Ben yemek yiyordum, hatta kilo alıyordum bol bol. Sonra onları vermek için zaman harcıyordum. O çok değerli zamanı. Fuck Off zaten fazla yemediği için hiç bununla vakit kaybetmiyordu. Adam hayatı emiyordu göz göre göre.

Arabayı borçları ödemek için sattığım gün Fuck Off benim gözümde artık sadece hayran olduğum, hiç bir zaman onun gibi olamayacağımı bildiğim ama hayallerimde hep o olduğum bir kahramandı.

Hayat boyu biriktirdiklerim ayağıma dolandığında hep Fuck Off’a öykündüm. En değer verdiğim kitaplarım bile koyacak yerim olmayınca ayağıma dolandı.

picture_7_1241423375Sonra bir gün aynı Fuck Off gibi yaşayan bir arkadaşım oldu. Hiç kimse ama hiç kimse anlamadı neden onunla arkadaş olduğumu. Cebinde genellikle 5 kuruşu olmazdı. Hiç bir zaman geri ödemeyeceğini bildiğim küçük borçlar alırdı benden, Dışarıda yemek yesek, ben ısmarlardım. Hiç beklemedim onun ısmarlamasını. Çoğu geceler kalacak yeri olmazdı. Salondaki koltukta uyurdu. Anlattığı her şeyin yalan olduğunu bilirdim. Bir gün bile inanmadım anlattıklarına ama hiç yüzüne vurmadım.

O benim asla olmayı başaramadığım yanımdı. Bir bakıma evde Fuck Off besledim yıllarca. Hiç dokunmadı ona verdiğim borçlar. Zaten geri de istemedim hiç. Sonra ben daha da büyük sorumluluklara batınca gitti. Ben de ittirdim biraz itiraf ediyorum.

Eskiye baktığımda, bir gün tekrar genç olsam, bu kafayla asla yapamam biliyorum ama en çok sorumsuz biri olmayı dilerim herhalde. Taşları boyamak, güneşi emmek isterdim. Otostopla gitmek, gidemediğim yerde kalmak ve gene taşları boyamak. Annem duymasın ama bir sefer sorumsuz bir hayat yaşamak isterdim.

30 yıldır düşünüyorum da bir Fuck Off olamadım şu hayatta…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Temel Din Prensipleri

Şimdi hayatının 20 yılını analiz ve bilgisayar programlamaya vermiş, pozitif bilimlerde birçok konudan anlayan, mantık ve felsefeyi hayatında fiilen kullanan biri olarak size din konusunda uzun zamandır yaptığım araştırmalar neticesinde geldiğim noktayı ve edindiğim prensipleri aktaracağım. Klasik bir “aman bak dindar oldum haydi hacca gidelim” tarzı birşey değil bu. Aşağıdaki 13 madde çok ciddi analizler, iç çatışmalar, mantık yürütmeler ve bilimsel bakış açısı sonunda dikkatle ve ne dediğimin tamamen farkında olarak ortaya konmuştur.

  1. Tek, güvenilir, açık, net kaynak Kuran’dır. Başka diğer hiçbir şey kaynak olarak değerlendirilemez. Bu konuda eğer okunan imagesdile tam hakim değilsen farklı çevirilerden karşılaştırmalı okuma yoluyla doğruyu bulmak zorundasın. Körü körüne atalarını izlemek ve birilerine tabi olmak seni dindar yapmaz. Ha bu arada yok abdest alacağım, yok takke takacağım, yok şöyle bir merasimle okuyacağım falan diye birşey yok. mühim olan anlaman, al eline kalemi altını çizerek, yanına not alarak, çimlere yatarak, nasıl istiyorsan öyle oku. Kuran okumanın, anlamaktan başka hiç bir ön koşulu yok. Yavaş yavaş, üzerinde düşüne düşüne oku yeter ki.
  2. Doğruları, sorarak, merak ederek, araştırarak bulmak zorundasın. Bu araştırmanda da bakacağın kaynak hep önce Kuran olacaktır. Kimseyi %100 takip edemez, sadece onun sözleri ile yaşayamazsın. Eğer araştırma ve çaba sonunda buldukların farzedelim yanlışsa bile (ki eğer çaba gösterir ve yeterince araştırırsan yanlışa gidemezsin) bu senin körü körüne birilerini izlemenden daha iyidir.
  3. Eğer birşeyin yasak olduğu açık olarak Kuran’da yazmıyorsa serbesttir (midye, karides vb) . Eğer bir konuyu Kuran’da bulamıyorsan büyük ihtimalle hiç öyle bir konu olmadığındandır. (mesela sünnet olmak veya kabir azabı)
  4. Akla, mantığa, doğa yasalarına ters hiç bir kural veya açıklama dinde yer bulamaz. Eğer varsa tekrar tekrar kontrol edin tercümelerde bir sorun vardır veya tek kaynak olan Kuran’dan gelmiyordur.
  5. Gelecekte olacaklara dair kimse (peygamber dahil) bilgi veremez. “Öyle olacak”, “bu gelecek” vs tarzı herşey uydurmadır.
  6. Dinde hiç kestirme yol yoktur. Özel bir gecede bütün günahların falan silinmez. Bir koyun kesip herşeyden kurtulamazsın. Sadece sürekli iyi olup, şükredip, günahların için af dileyebilirsin ve affedilmeyi umabilirsin. Kuralları ve ibadetleri tüm hayatına homojen olarak yaymak zorundasın.
  7. 3 kere 7 kere 40 kere 99 kere gibi sayılarla birşey yapmanın manası yoktur. Bunlar şamanizmden geçen adetlerdir, din ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. 100 kere otomatiğe bağlanmış olarak tekrarladığın şeyin anlamını bir kere düşünsen çok daha hayırlı olur. ve malesef ki sana yaptığın birşeyin karşılığı  olarak 200 sevap gibi bir getiri olmaz. Ne demek ki zaten 200 sevap?
  8. Binlerce yıldır herkes yanlış yapıyordu bir tek sen mi doğrusun diyenler çıkacaktır. Aldırma. Binlerce yıl, “dünya düzdür” de demişlerdi. 1000 yıl önce yaşayan insanların dünya bilgisi ile şimdi yaşayanların dünya bilgisi aynı değil. Tabi ki hatalı yorumlamış olabilirler.
  9. Anlamadığın hiç birşeyi okumak, dinlemek, yapmak durumunda değilsin. Hatta yapmamalısın. Herşeyi %100 bilinçli ve ne dediğini tam olarak bilerek yapmalısın.
  10. Hadisleri özellikle oku. Çünkü onlar sana Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğini ispatlar. Eğer 1200 yıl önce yaşayanların kafalarının nasıl hurafelerle dolu olduğu, ve ne kadar abuk subuk şeylerle uğraştıklarını görürsen Elindeki Kuran’ın o dönem insanlarınca uydurulmadığını anlayacaksın.
  11. Zaman konusunu iyi anlamaya çalış. Bu senin içindeki korkulardan sıyrılmana ve Kuran’ı anlamana yardımcı olacaktır.  Geleceği anlatan cümlelerin geçmiş zamanda kurulması üzerine düşün. Hata olamayacağına göre, sana ipuçları veriyor demektir.
  12. Mezhep, tarikat, alim, hocaefendi gibi herşey sizi işin özünden uzaklaştırır. Burada sonsuz hayat kadar ciddi bir konudan bahsediyorum, bu konu uygulanan ritüellerdeki detaylar değil, elinin ayağının pozisyonu değil, senin işini zorlaştıran birşey değil, en önemlisi yapamayacağın birşey değil. Tarihi çekişmelerin kurbanı olma.
  13. Uydurmaları ayıkladığında pırıl pırıl tertemiz ve %100 mantıklı bir din göreceksin. Hem bilimle tam bir uyum içinde hem kendi içinde tamamen tutarlı bir din. Bunu gördüğünde çevrendeki din adına konuşanların gerçek yüzlerini de göreceksin.

Tespih, takke, sakal, şalvar, sarık, cüppe, seccade seni müslüman yapmaz ama akıl, mantık ve anlamak yapar.

Şimdi beni aslanlar gibi eleştirecek, topa tutacak bir sürü arkadaş çıkacaktır. Nasıl hadisleri ve sünneti bir yana bırakırım diye ancak bana yapacağınız eleştiri varsa bir zahmet önce Kuran ile çelişmediğinize emin olun sonra yazın.

Böyle yaparsanız söz bütün eleştirilere cevap vereceğim.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Anlaşılmak

Hani hep anlaşılmayı, kendimizi doğru ifade edebilmeyi, karşımızdakinin bizi yanlış anlamamasını isteriz ya. Ben bir müddet önce vaz geçtim. Artık isteyen anlar, istemeyen anlamaz, isteyen başka organlarından anlar umurumda değil.

AnlasilmakBen artık farklı bir metod uyguluyorum hayata karşı. Ben ne istiyorsam anlatıyorum, yanlış anlaşılmamak için çaba da sarfetmiyorum. Bıraktım artık bu kaygıyı. Burayı açtım, ne istiyorsam yazıp geçiyorum. Deli gibi kendi kendime konuşuyorum bir açıdan. Sonra sitenin istatistiklerine bakıyorum. Bazen arama motorları bazen bir kişi ziyaret etti siteni diyor istatistikler. Allah bereket versin deyip seviniyorum. Her bir ziyaretçi, deli olmadığımı, o günlük kanıtlıyor bana. Aşağı yukarı her gün o bir ziyaretçiye birşeyler anlatıyorum. Cevap veren yok şimdilik. Halbuki açık bıraktım yorum yazmayı. Ama olsun en azından bir kişi okumuş oluyor ne dediğimi.

Konuşmaya kalkınca ne diyeceğimi biliyormuşçasına daha ortasında lafı ağzıma sokuyor insanlar. Yazınca en fazla pencereyi kapatıyorlar ama cümlenin geri kalanı orada kalıyor ya. Beni kimse bölemiyor burada. Bugün anlayan okuyan olmasa da yarın belki birisi okuyacak. Bir umut ki belki de anlayacak beni.

O kadar önemli işte anlaşılmak. Sırf bu yüzden bu kadar emek.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Morondan Nörona

Yıllar önce çalıştığım iş yerinde yöneticilik yaparken aldığım bir eğitim vardı. “Beyin gelişimi ve öğrenme” başlıklı bu eğitim gerçekten çok ilgimi çekmişti. Daha önce de beyin ile ilgili birşeyler okumuş araştırmıştım ama bu eğitim benim için dönüm noktası oldu. Bir bakıma kendimi keşfettim veya yeniden tanımladım.

brain-bulb

Bu eğitimi unutulmaz kılan eğitimin bir noktasında geçen bir cümle ve oradaki “yönetici”lerden birinin verdiği tepkiydi.  Cümle aynen şöyle. “Doğumdan itibaren 1 sene içinde beyin iki katına kadar büyür“, kadın yöneticinin tepkisi “Benim iki çocuğum var demek ki benim beynim 4 kat büyümüş“.

Eğer ki patronun kız kardeşi olduğunuz için yönetici olduysanız ve başka da meziyetiniz yoksa verilebilecek en güzel tepki bu olurdu herhalde. O eğitimde kimlerin olduğunu net hatırlamıyorum ama bu yöneticiyi üzerinden 15 sene geçmesine rağmen unutamadım.

Öğrenmenin fiziksel olarak nasıl birşey olduğunu bilmek, öğrenme hakkındaki düşüncenizi değiştirebiliyor. Tamam herkes için aynı değil mesela bahsettiğim yöneticide en ufak bir kıpırdama bile olmadığı çok açık.

Bu konu hakkında youtube’da harika belgeseller var. Özellikle BBC nin Türkçe yayınlanmış beyin belgeselleri mükemmel. (Aşk hakkında bir belgeseli var ki muhteşem ve ondan ileriki konularda mutlaka bahsedeceğim.) Yapacak birşeyiniz olmadığında ve TV sizin için de sıkıcıysa bunları arayıp seyredin. Bakış açınızı çok değiştirebiliyor.

imagesÖzetle beyin bütün bilgileri bir şekilde depolayan ve bu bilgiler arasında bağlantılar (nöron) kuran bir mekanizma. Bir bilgiye ne kadar çok bağlantı mevcutsa o bilgiye o kadar rahat ulaşıyorsunuz. Kullanmadığınız bağlantılar da zamanla kopuyor ki biz buna unutma diyoruz. Sonra bağlantı tekrar kurulduğunda bilgiye ulaşabiliyoruz. Bilgi hep orada duruyor. Sadece o bilgiye nasıl gidileceğine dair yollar kapanıyor. Bu yolların açılmasına hatırlama diyoruz işte.

Bunun çok güzel bir örneği vardı o kursta. Mesela “Elma” dediğim anda aklınıza gelen herşeyi sıralayın. Kırmızı, yeşil, yuvarlak, meyve, ağaç, sulu, pamuk prenses, elma kurdu…. ve daha başka ne geliyorsa. İşte bu aklınıza gelen herşey elmanın beyninizde depolandığı yer ile mesela kırmızının depolandığı yer arasındaki bir bağlantı, bir yol. Kırmızıya ulaştığınızda aklınıza gelenler ne mesela ? Bayrak, kan, gece lambası, en sevdiğiniz gömlek, elma, karpuz …. işte bunlar da “kırmızı” ile aklınıza gelen diğer şeylerin bağlantı yolları.

Beyninizin içinde her öğrendiğiniz yeni bilgi bir başka bilgi ile arasında yol oluşturmak zorunda. Bu yolların fazlalığı hem bu bilgiyi unutmamanızı, hem de ileride kullanırken, mesela bir sorunun çözümü sırasında, aklınıza hızla gelmesini sağlıyor.

Öğrenmenin yaşa bağlı olarak yavaşlamasını kabul etmek çok kolay değil. Evet eski enerjinizle öğrenemiyorsunuz ama öğrenme yaradılışımızın bir kodu ve asla ama asla körelmiyor. Biz kullanmaktan vaz geçiyoruz sadece.

Beynin yeni durumlara adaptasyon kabiliyeti ise başka bir harika yetenek. Beyninin %60ını kaybeden insanlarda bile hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek mümkün. En azından örnekleri var. Bir bölgenin görevini başka bir bölgeye aktarabiliyor ve hatta kendinizde hiç olmadığını sandığınız yeteneklerin birden bire ortaya çıkıverdiğine şahit bile olabiliyorsunuz. Beyin, inceledikçe mimarisine hayran olduğum bir mucize aslında .

Uzmanı değilim ama meraklısıyım. O yüzden ileride bütün olarak beyin yerine parça parça her bir özelliğini anlatmayı düşünüyorum. Siz de kendi araştırmanızı yapın bence.

Korkmayın öğrenmek çok güzel.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kim Kimden

Dünyanın evrilmesi esnasında bir konu evrilmeye direnç göstermiş hatta tersine geri gitmiş. Gruplaşmalar… Öyle hassas bir dengede duruyor ki bir adım ötesi de bir adım gerisi de mükemmel. Ancak olabilecek en kötü noktada kalmayı downloadbaşarabilen bir konu bu.

Hiç gruplaşma olmasa otomatikman kavga, sınır, çatışma bitecek, gruplaşma büyüyüp herkesi içine alsa çatışacak grup kalmadığı için yine çatışma ve sınır bitecek. Ama yok illa muhtelif gruplar olacak ve biribiriyle çatışacak ki huzur bulamayalım.

“Sen bizdensin !”, “Ben sizdenim !”, “O bizden değil !”, “Biz kimiz?”

Pekı o zaman “Ben kimdenim?”

ihtiyaclar-hiyerarsisi-piramitKimden olduğunu seçmeden de bir gruba dahil oluyorsun. Sonra bilinçli olarak seçerek de dahil oluyorsun. Sürü içinde yaşamak fıtratımızda var. Maslow ihtiyaç hiyerarşisinde* üçüncü sırada sayar bir gruba ait olmayı. Öyle bir içgüdü ki dayanamıyoruz, karşı koyamıyoruz.

Bir futbol takımı, siyasi parti, ideoloji, din, mezhep, ırk, ülke, mahalle, meslek grubu, arkadaş grubu farketmiyor. Mutlaka bir grubun içinde kabul edilmiş olarak, o gruba ait olarak yaşama dürtümüz var.

Bir gruba da girdik mi, dışlanmamak veya grup içinde saygın bir pozisyon elde etmek için yapmayacağımız şey kalmıyor.

Durup sakince düşününce son derece saçma gelebilen bir konu grup tarafından önünüme konduğunda deliler gibi savunuyoruz. En okumuş, aklı başında insanlarda bile gözlemledim bunu. Grubun dışındayken eleştirel yaklaşırken, gruba dahil olunca ölesiye haklı bulan insanlar gördüm. Özellikle siyasi parti söz konusu olunca hele vaziyet çok daha kötü.

Bu davranışı bilen bir grup lideri grupları birarada tutmak için ya ortak bir hedef ya ortak bir düşman belirlemek zorundadır. Böylece grup dağılmadan başarıya veya liderin akıl sağlığına göre cinnete birlikte koşabilir.

Buna çok güzel iki örnek var tarihte:

Mustafa Kemal, ortak bir düşman yerine ortak bir hedef belirledi. Yükselmek, ileri gitmek ve modern devletler seviyesine çıkmak. Ortak bir düşman da negatif bir yükleme ile aynı etkiyi sağlar aslında. Amerika yıllarca kominizmi dolayısıyla da Rusya’yı senelerce ortak düşman olarak göstererek ülkeyi başarıyla yönetti.

Bazen düşman yenilir. O zaman yeni bir düşman bulmanız gerekir. Tıpkı El-Kaide, Saddam, Esad veya ISID ya da DEAŞ gibi..

HiRes_0Madem ki gruplara dahil olmadan yaşayamıyoruz; o halde belki içinde bulunduğumuz grubu bu şekilde analiz edersek, grubumuza bundan sonra farklı bir gözle bakabilir, hatta belki de eleştirebiliriz.

Bir grup size bundan 100 belki 1000 yıl önce olmuş bir olayı gösteriyorsa ve karşınızdaki grubun düşman olduğunu söylüyorsa, düşmanınız hiç bitmiyorsa, hatta bütün dünya size karşıysa, tam herşey yolundayken birden ortalık karışıyor ve savaşmanın eşiğinde geziliyorsa bulunduğunuz grup sizi kullanıyor demektir.

Bu grup dini bir grupsa eğer elinizdeki dini kaynakları sorgulamanız doğru bulunmuyorsa, sürekli bir dini liderin söylediklerinden bahsediliyor ama işin özüne inmeniz istenmiyorsa; “Siz anlayamazsınız ben anlar size anlatırım” diyen adamın sizden daha zeki olmadığı gün gibi meydandaysa bu grup sizi kullanıyor demektir.

Ait olduğunuz mezhep, dinin en doğru  halinin kendi söyledikleri gibi olduğunu, diğer mezheplerin zamanla olayları çarpıttığını söylüyorsa kullanılıyorsunuz demektir. (Diğer mezhep de kendi taraftarlarına bunları söylüyordur)

Başarısız olan futbol takımınız; “federasyon ve hakemlerin zaten hep diğer takımları desteklediğini” söylüyor ve onları bir çeşit düşman olarak gösteriyorsa, kullanılıyorsunuz demektir.

Bugün bir durup düşünün, ait olduğunuz gruplar ne kadar doğru ? Ne konuşuyorlar ? Acaba söyledikleri şeyler ne kadar gerçek ? Başka gerçekler olabilir mi ?

Bunlara baktığınızda kullanılmadığınız yönünde bir fikriniz oluşursa ne ala. Demek ki kullanılmaktan aslında hoşlanıyorsunuz veya kendinizi grubun dışına itilmiş olarak görmekten ölesiye korkuyorsunuz demektir.

Gelin mantık ve düşünce etrafında gruplaşalım ve bu “cehalet ve kullanılma” kalıbına karşı savaşalım.. 

 

Yok yok sadece ironi yaptım. Kimseyle savaşacak halim yok benim.


 

* Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir.

  1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
  2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
  3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
  4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
  5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zarf mı Mazruf mu ?

Üniversite yıllarımızda ev arkadaşımla beyin jimnastiği yapardık bol bol. Düşündüğümüz konulardan biri de “eğer herkes birbirinin aklını okuyabilseydi dünya nasıl olurdu?” idi. Şu andaki halimizde birdenbire böyle birşeyin olması dünyanın sonu demek o kesin ama en baştan beri böyle olagelseydi bence dünya çok daha güzel bir yer olurdu.

Önce, bilmeyenler için bir açıklama: “Mazruf“, zarfın içindeki demektir.
Copy of PEAK COLOURED-8Gelelim meşhuuur zarf mı önemlidir mazruf mu tartışmasına. İşin özü mü önemli nasıl yaldızlayıp sattığınız mı? Dış görünüş mü önemli iç güzelliği mi? Yapılan işin faydası mı önemli, nasıl pazarlandığı mı? Kılınan namazın ritüeli mi önemli içeriği mi? Bindiğiniz arabanın markası mı önemli, sizi amaca yönelik taşıması mı ?

Eğer iş karşı cinsi etkileme ise zarf doğal olarak önemli. Bırakın insanları hayvanlar bile zarflarını süslüyorlar bu konuda. Bunu zaten yadırgamıyorum.

Eğer söz konusu işin ise zarfın önemliliği su götürmez. Sen dünyanın en iyi adamı olsan alıcın yoksa açsın. Dolayısıyla en azından satışı tamamlayana kadar zarfını süslü tutmak zorundasın.

Kısaca zarf önemli. Yapılan her işte, iş lafa gelince mazruf önemli deriz ki bunu dememiz de zarftır. Fakat bir noktadan sonra çoğumuz için kantarın topuzu kaçar ve madem zarf önemli, mazrufla uğraşmanın manası yok sadece zarfla işimi görürüm noktasına kayabiliriz.

Haydi birbirimizi kandırırken anlarım ama ibadette bile mazruf önemli değilse artık kronikleşmiş bir hastalık söz konusu değil mi?

Eğer senin içini, dışını, aklındakini, gizlini, saklını bilen bir varlığa bile samimi değilsen ve yaptığın ibadeti insanalara gösteriş için yapıyorsan durum gerçekten vahim.

letter-opener-butterfly

İnsanlığın daha iyi bir noktaya gelebilmesi için hepimize düşen iki görev var.

Önce mazruflarımızı düzelteceğiz sonra da önümüze gelen zarfları açacağız.

Hem kendin düzgün bir adam olacaksın hem karşındakinin süslerini ayıklayıp içinde iyi bir adam var mı diye bakacaksın.

Yoksa ömür boyu bir sürü okunmadık mektubumuz olacak benden uyarması.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Betonarme Fikirler

Her ne olursa olsun bir fikre beton sağlamlığında tutunmak kadar tehlikelisi yok. Hiçbirşeyin doğruluğu mutlak değil. Hatta doğruluğun mutlak olmadığı bile mutlak bir doğru değil.

Hani dünya düzdü? Yuvarlak dedi diye adamı öldüren insanlar sadece doğru da olsa yeni bir fikre karşı savaşıyorlardı. Sevmiyor insanoğlu yeni fikirleri. Eskisine sıkı sıkıya tutunmak daha çok hoşuna gidiyor. Acaba neden ?

ThinkerBence düşünmeyi sevmiyor insanlar. Her ne kadar bu bize verilmiş bir ödülse de ölesiye kaçıyoruz bu ödülden. Ha tabi düşünmek düşünen için ödül, düşünmeyi sevmeyene ceza bile sayılabilir.

Bir bakar mısınız etrafa. ne çok övünür değil mi insanlar inandıkları dinle. Ölesiye savunur hatta ölür, öldürürler bu uğurda.  Aslanlar gibi tartışır, bir sürü fikir ileri sürer, bir sürü fikre inanırlar. Sizce kaç tanesi o ölesiye inandıkları dinin tek kitabını okumuştur ve anlamıştır?

Öleceksin ama ne uğruna öldüğünü bile okumayacaksın. Ne acayip bir organizma şu insanoğlu. Bundaki tezatı bile görmüyorlar. Sağdan soldan duydukları yetiyor. Hiç merak etmiyorlar. Hatta duydukları arasında açık çelişki olduğunu biliyor ama çelişkili cümleyi söyleyen “Evet çelişkili ama düşünme bunu.. Günah… Böyle kabul edeceksin” diyor ve “Haa tamam öyleyse” deyip kabul ediyorlar.

Bir yerde bir acayiplik var.

Yok mu ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Gerçek

Ortaokula gidiyordum o zamanlar. Oturduğumuz apartmanda giriş katında bir aile otururdu. Otuzlu yaşlarındaki kızları için bütün mahalle “yazııık üniversitedeyken olaylara karışmış polis kafasına copla vurunca da delirmiş” derdi. Bir kere öyle öğrenince ne konuştuğunun ne anlattığının da bir önemi kalmamıştı bizim için. Zaten daha fikir üretemeyen beyinler olarak bize söylenen fikre sülük gibi sarılmaktan başkasını da öğrenmemiştik eğitim hayatımızda.

Arada sırada güneşli havalarda görürdük onu. apartmanın girişindeki banka otururdu annesiyle. Bazen birşeyler mırıldanırdı. Zar zor anlaşılırdı ne dediği bazen de bunları bağırarak gür sesiyle söyler, kendisini anlayamayan insanlara bakarak kızar ve kızgınlıkla sesi daha yükselerek tekrarlardı. En sonunda acıma ve kızgınlık arası bir ifadeyle “Sen gerçek misin ? Bu olanları gerçek mi sanıyorsun ? Hiç birimiz gerçek değiliz, hiç birşey gerçek değil” der ve içeri girerdi. Arkasından da komşular “yazııık gene kriz geldi herhalde” der, bezelye ayıklamaya ve dantel örnekleri vermeye kaldıkları yerden devam ederlerdi.

perception-is-reality

Yıllar sonra bile o kızın dedikleri aklımdan çıkmadı hiç. Bir gün Borges’in Kelebeğin Rüyası’nda karşımdaydı, bir gün Matrix’te. Bazen tasavvufta gördüm o kızı bazen felsefede. Hep dönüp gerçek miyiz diyordu okuduklarımın içinden. Sonra sonra acaba o herşeyin farkındaydı da biz mi deliydik, anlamıyoruz diye bize kızdığı kadar var mıydı diye düşündüm. Hala da cevaptan emin değilim.

Sahi biz gerçek miyiz? Birisinin rüyası olmadığımıza emin miyiz? Kendi rüyamızı yaşamadığımızdan emin miyiz? Ya biz düşmekte olan bir su damlasındaki atomları galaksi sanıyorsak ve bir elektronun üzerindeki yaşam formuysak !… Ya o milyarlarca yıl kısacık bir ansa !…

Birşeyin gerçek olduğuna nasıl karar veriyoruz? Masumca atlamayın hemen elleriz, koklarız, görürüz, duyarız, tadarız diye. Bunların hepsi birer elektrik sinyali. Senin beynin aldığı sinyalleri ard arda yerleştirip sana dokunduğunu söylüyor sadece. Tıpkı kolu kesilen birinin parmaklarını hala hissetmesi gibi de olabilir hayat. Beynimiz olduğunu söylüyor diye inanacak mıyız bu yalancıya. Tekrar soruyorum; Emin miyiz gerçek olduğumuzdan ? Belki de ben şu anda akşam güneşi altında komşuların yüzüne bakarak hırçınca bağıran o kızım ve öğlen uykusundaki rüyamda internet diye bir şeyde yazı yazıyorum. birazdan uyanıp ayıkladıkları bezelyenin kabını yana çekip aralarına oturacağım.

Tünaydın.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Bilim ve Din – Analize Giriş

Eğer bir yaratıcı bir din indirirse, teknik olarak o dinde anlattıkları, kendi yarattığı ile ters düşemez. Öyle ya ben böyle yarattım ama siz onu boşverin asıl böyle inanın diyemez. Eğer böyle bir çelişki varsa

a – Yaratıcı yoktur

b – Yaratıcı vardır ama yarattıkları ile dalga geçiyordur

c- Yaratıcı yaratılışı ve kuralları doğru koymuştur ama insanlar çarpıtmıştır

Bilim ile din bunca senedir çelişiyor diye biliyoruz değil mi ? O halde haydi gelin bunu birlikte çözelim. Hem böylece analiz nasıl yapılır konusuna da giriş yapmış oluruz.

İlk olarak sorunlu parçayı bulalım. Sorunu çözebilmek için ilk şart sorunu izole edebilmektir. Yan etkenlerden yalıtıldığında sorun tek başına var olmaya devam ediyorsa bu analist için mükemmel bir durumdur.

En meşhur tartışmayı ele alalım

Evrim ve yaradılış

Sorun : Din bir anda yaratılan bir insan ve ondan türeyen insanoğlundan bahsederken , bilim tek hücrelilerden başlayarak hayatın etap etap evrilerek yaratıldığını anlatır.

Kaynak : Bilim için kaynak yapılan gözlemler, deneyler, teoriler vs. Din için kaynak yaratıcıdan inen kutsal kitap, sonradan insanların duydukları ve rivayetlerden oluşan derlemeler.

Kaynak kendi içinde sorunu da getiriyor aslında. Eğer bir analist iseniz ve sorunu izole etmeye çalışıyorsanız Din kaynaklarından derlemeleri çıkartmanız gerekiyor. Sonuca ulaştıktan sonra bu çıkarttıklarınızın etkisini ölçmek için tekrar ilave edebilirsiniz. Bilim adına da eğer sadece teori ise ve ispatı için hiç birşey öne sürülmemişse aynı şekilde teori de sorunu izole etmek için analizden çıkartılır.

Çelişki : Evrim canlıların etap etap evrilerek oluştuğunu ve hayatın suda başladığını, tek hücrelilerden milyonlarca yıl içinde bugünkü kompleks yaşam formlarına ulaşıldığını söylüyor. Hatta tam tanım “Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması sürecidir.” Oldukça kesin ve net bir argüman.

Din ne diyor ? İşte asıl sorun burada. Din dediğimizde öncelikle birden fazla din var ve hangisini alacağız ? Ele aldığımız dinin de çevirenin nasıl anladığı değil aslında ne dediği olarak nasıl algılayacağız.

Din konusunda kesin bir kural var aslında. O da akıl ile çelişmemesi gerekliliği.

Şimdi sırayla yaradılış ile ilgili Kuran’da ne yazıyor ona bakalım.

Enbiya 30 – İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?

Secde 7 – O (Allah) ki, her şeyi, en güzel bir şekilde yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.

Nuh 14 – Muhakkak O, sizi, ‘tavır-tavır’ (aşama-aşama) yaratmıştır.

Ankebut 20 – De ki: “Arz’da gezip dolaşın ve yaratmanın nasıl başladığına bakın. Sonra Allah, ‘ahir(son)yaratma‘yı inşa edecektir. Muhakkak Allah, her şeye Kadir’dir.”

Hac 5 –  Ey insanlar, diriliş konusunda kuşku besliyorsanız, (hatırlayın ki) sizi topraktan, sonra bir damlacıktan, sonra asılı duran bir madde (embriyo) dan, sonra biçimi belli ve belirsiz bir dölütten yarattık. Böylece size bildiriyoruz. Neyi dilemişsek belli bir süreye kadar onu rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, ve ardından olgunlaşıp erginleşirsiniz. Kiminizin hayatına son verilir, kiminiz de en kötü yaşa kadar ulaştırılır. Böylece bir bilgiye sahip olduktan sonra bir şey bilemez olsun. Toprağı kuru ve ölü görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşip kabarır ve çeşit çeşit güzel bitkiler bitirir.

Peki bu tartışmanın en kritik noktası neresi ? Ademin yaratılışı. Şimdi bu konu çok ilginçleşiyor.

Bakara 30 – Rabbin, meleklere şöyle demişti: ‘Yeryüzüne bir halife yerleştireceğim.’ Melekler de: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birisini mi yerleştireceksin? Halbuki biz seni överek yüceltiyor ve mutlak otoriteni onaylıyoruz,’ dediler. ‘Bilmediğinizi Ben bilirim,’ dedi.

Burada halife yerleştirmek ne anlama geliyor ? Diğer bir soru bahsedilen halife Adem mi yoksa insan mı ?

Benim anladığım kadarıyla bu halife insan yani Adem değil. Çünkü,

Enam 165 – Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerle sizi imtihan etmek için, bir kısmınızın derecelerini diğer bir kısmınızın üstüne yükselten O’dur. Muhakkak ki; senin Rabbin, cezası çabuk olandır. Ve muhakkak ki; O, mutlaka Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

Peki bu madem öyle bu ayet nasıl anlaşılacak ?

Zümer 6 – O, sizi tek bir nefisten yarattı. Sonra ondan, onun eşini kıldı ve sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karnında, üç karanlık içinde bir yaratmadan sonra, (başka) biryaratmayla yarattı. İşte, sizin Rabb’iniz olan Allah, böyledir. Mülk O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Hangi sebepten yüz çeviriyorsunuz?

Burada bahsedilen tek bir nefis tek bir insan mı yoksa tek bir tür mü ? Burada bahsedilen nefis “tür” olursa herşey doğru bir yere oturuyor. Çünkü eşlerimiz de insan yani bizimle aynı türden. Gelen peygamberlerin nefisleriniz içinden bir nefis olması da “TÜR” dendiğinde mantıklı bir cümle haline geliyor.

O halde Adem yeryüzünde halihazırda mevcut olan insanların arasından bir insandı. Büyük ihtimalle de ilk bilinçli insandı. Cennette yaratılmamıştı. Kuran’da geçen kavram bahçe yani cennet değil. Çünkü başka ayetlerde Kuran henüz zaman üzerinde cennetin yaratılmadığını söylüyor zaten.

Bir de burada 6 günde yaratılma konusuna değinelim. Gün nedir ? bizim için dünyanın kendi etrafındaki bir tam turudur. Dünyanın yaratıldığı bir dönemde gün nedir ? Gün bir zaman birimi ancak zamanın göreceli olduğunu ve zamanın dışındaki bir gözlemci için bu birimlerin birşey ifade etmediğini unutmayın. Kaldı ki gün için Kuran’da farklı zaman uzunlukları vardır ki bence en önemlisi öldükten sonraki dirilme esnasında insanlar “yarım gün veya daha az uyuduk” diyeceklerdir dendiği kısımdır. Yani dini açıdan gün dünyanın bir tam turu değildir.

Tüm bu bilgiler ışığında önce eğer evrim varsa ki bence fazlasıyla mümkün, Kuran ve din buna karşı bir duruş sergilemiyor. E o halde din ile bilim arasında en meşhur çelişki denen kavram sadece algı yanılsaması.

Benim analizime göre sorunun tanımı din ile bilimin değil din adamları ile dinin çelişmesi 

Çünkü din adamı denen meslek erbabı, kafasını kaldırıp pozitif bilime baksa yani Allahiın istediği şeyi yapsa gerçeği görecek ama onun yerine ne oldukları, neye hizmet ettikleri şaibeli insanların kendilerini “Alim” yerine koyduğu ve yazdığı şeyleri daha üstün görüyorlar. Hangi dinden olduğunun önemi yok bütün çelişkileri dikkatle inceleyin sorunun aynı olduğunu göreceksiniz.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Kartal Yavrusu

Bilir misiniz eski bir hikaye vardır.

Bir zamanlar bir kartalın yuvasındaki bir yumurta rüzgarla yuvadan düşüp, bir şekilde kırılmadan bir kümesin içine sürüklenir. Tavuklar da bir şekilde yadırgamadıkları bu yumurtayı kendilerinin sanarlar. Kuluçka zamanı bitip de yumurtalar kırılınca içinden çıkan bu çirkin hayvanı alıp kendi doğruları ile yetiştirirler.

Kartal iç güdülerine hakim olamayıp uçmak ister ama tavuklar engel olurlar ona. “Biz tavuğuz uçamayız hiç boşuna deneme bile” derler. Kartal yavrusu her uçmaya niyetlendiğinde, her gökyüzüne bakıp kanatlarını açtığında bir tavuk başında bitip “hayır sakın…. uçamayız !” diye hatırlatır.

Böylece yıllar geçer ve kartal kanatlarını bir kere bile çırpmadan hayatının sonuna gelir. Tavuk olarak yaşadığı ömrü biter ve hiç uçmadan hayata gözlerini yumar.

naissance de bébé

Hayırdır!? Size de uçma sakın diyenler mi var? Boşuna uğraşma o konuları sen anlayamazsın, oralara gidemezsin, o işleri yapamazsın, bu işler seni aşar bak yıllardır hiç birimiz uçamadık diyenler mi var?

Onları mı hatırladınız birden? Yapamayacağın hiç birşey yok sadece yapamayacağını söyleyenler var. Kanat çırpmak senin elinde, bak bakalım uçabilecek misin  Yoksa tavuk olarak mı kalacaksın?

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Azman Zaman

İçinde bulunduğun evin dıştan nasıl göründüğünü bilemezsin, eğer gözlerin kapalı girdiysen. İçeriden gözlemlerde ve tahminlerde bulunursun ama asla tamamını göremezsin.

imagesZamanın da içinde olunca aslında nasıl birşey olduğunu ancak gözlemlerimiz kadar biliyoruz. Bükülebildiğini, göreceli olduğunu bile anlayalı daha çok fazla olmadı.

Peki ölümsüz olsaydık ve gündüz – gece, yaz – kış gibi tekrarlanan süreçler de olmasaydı yine zamanın farkında olacak mıydık ?

Zaman benim kafamda akıp giden kocaman, geniş, uzun bir nehir olarak şekilleniyor. Biz bu nehrin akışı içinde bir yerlerde bir çöp olarak düşüyoruz içine biraz sürüklenip dibe batıyoruz. Sürekli bir şeyler düşüyor nehire ve sürekli rastgele savrulup, kenara veya dibe gidiyor.

Biz zamanı sürüklendiğimiz esnada, yüzeyde gördüğümüz kadarıyla anlıyoruz ve yaşıyoruz. Her birimiz için dibe battığımız noktada bitiyor zaman.

Peki bu nehre uzaktan bakan birisi için nasıl gözükür herşey ? Herşeyden önce akar mı ki? Benim anladığım kadarıyla; Allah zamanın dışından bakar herşeye ve aynı anda hem bugünü, hem dünü, hem yarını, hem başlangıcı, hem bitişi görebilir. Kuran’da bizim için henüz gelecek olan bir zaman diliminde olacaklar, belki de bu yüzden geçmiş zaman olarak anlatılıyor.

Böyle bakınca aslında herşey yerine oturuyor. Her ölen için zaman duruyor. Ve bir gün o nehir kuruyacak deniyor. Böylece bütün diptekiler için yüzeye çıkma saati gelecek.

Nehrin büyüklüğünü bilmiyoruz, ne zaman kuruyacağını da… Hatta çok çok az bir bilgimiz var bu konuda. Dışarıdan evi görenin tarif ettiğine inanmaktan başka bir şansımız da yok. Çünkü gördüğümüz kadarıyla tarif edebildiklerimiz, O’nun anlattıkları ile örtüşüyor.

Dibe batmazsak bu aralar, görüşmek üzere… En olmadı nehir kuruyunca görüşürüz

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öğrenme Bağımlılığı Tedavisi

Bu içimdeki öğrenme bağımlısı var ya, artık hiç doyuramaz oldum onu. Taaa ilk başta dur demeliydim ama anlayamadım işin bu boyutlara geleceğini.

knowledge-translation-exchangeGeçen senenin listesinin neredeyse sonuna geldim ki aşağı yukarı 18 başlık vardı. Bu sene için liste daha karışık. Her öğrenilen konu  kendi ismini silerken alt ve yan başlıklarını ekliyor listeye. Anlık kısa bir huzur ve “haaaa anladım !..“ın ardından “peki öyleyse bu ne?” geliyor. Yıllardır böyle. Zamanla dünyayı anladıkça geçer sandım ama geometrik olarak artıyor malesef. İnternet işimi biraz kolaylaştırmasaydı şimdiye daha beter bir durumda olabilirdim.

Normal birşey mi şimdi 40 yaşını geçmişken fraktal geometri ve kaos teorisini merak etmek ? Aklı baiında adamın işi mi bu saatte arapça öğrenmek için kitaplar sipariş etmek ?

Öğrendiklerimi organize etmek de ayrı bir sorun. Defterlerde tuttuğum notları yağmurlu bir günde defteri ıslatıp, mürekkepler birbirine girince bıraktım. Dijital ajandaya geçtim ama onun da pil değiştirme esnasında hafıza silinince, tekrar kağıda döndüm. Bu sefer dosya kağıtlarına yazıp scan ederek tuttum notları, sonra her yazdığımı dijital olarak hafızasında tutan kalemler denendi. Fakat sonradan bu notların arasında birşeyler bulmak ciddi sorun olmaya başladı.

Son 1 senedir kendi wiki sitemi açtım. Benden başka herkese açıktı ama güvenlik sorunu çıktı sonra. Ben de artık benden başka kimsenin giremeyeceği hale getirdim. Şimdi ne ararsam bulduğum organize bir wiki sitem var.

Aklımdan geçenleri ve çeşitli konulardaki tecrübelerimi yazdığım bir sürü blog var. Anlık olarak tepki verdiğim sosyal medya hesaplarım var. Burası var.

Ancak bir sorun var. Bunları konuşup tartışabileceğim kimse yok. Ben diyorum “fraktal geometri”, karşımdaki diyor “kesin şampiyonuz”.

Bilgi insanı anormal bir yalnızlığa itiyor. İşte bu yüzden tedavi edilmeli içimdeki bağımlı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail