Denge

Balancing stonesZamanın ve dünyanın öyle bir dengesi var ki ve bu dengeyi size öyle bir şekilde gösteriyor ki, buna şahit olup da tesadüf demek için salak olmak lazım.

Yapacağınız bir işin neticesinin kötü olacağını öngöremediğinizde o işin olmasını egelleyen, veya tam zor bir duruma düştüğünüzde sizi o durumdan çekip çıkaran acayip bir olay zinciri oluşuyor. Üzerinde düşünmeyip son halkayı gördüğünüzde tesadüf demeniz çok normal.

Ben zincirin diğer halkalarını incelediğimde çok hassas bir mekanizma görüyorum ki büyülenmemek elde değil.

Bunu biraz önce yaşadım ve çok ilginç bir örnek.

Bir sürü sebepten dolayı çalışmakta olduğum sonsuz kontratlı işi değiştirmem gerekiyordu. Kasım ayında yeni bir kontrat aramaya başladım ve ancak Şubat ayında 6 aylık kontrat ile şimdiki işime başladım.

Öyle acayip bir zamanlama oldu ki o dönemde geç kaldığım için çok ciddi panik yapmıştım. Çünkü 5 Mayısta vizem dolduğu için 6 aylık kontrata imza atmak kolay değildi. Yine de bir şekilde imzaladım ve Temmuzda bitecek bu işe başladım.

Bu iş yerinin yeni bir müşterisi için mevcut sistemlerini modifiye etmem gerekiyordu. işin ortasında bir yerde müşterideki kontak adamımız hastalandı. 1-2 ay işe gelemedi. Biz bu dönemde bir hayli mesafe katetmiştik.

Sonra geldiğinde yapılan işlerin yapısını değiştirdi. Ve tekrar baştan birsürü noktayı yapmak zorunda kaldık.

Ve ben Mayıs’ta Vize başvurumu yaptım. Normalde Temmuz sonunda bitecek olan kontrattan önce cevap gelmesi gerekirken İngiltere’deki seçimlerden sonra göçmen politikası değiştirildi ve vizeler geciktirilmeye başlandı.

Vizeyi alamayınca yeni kontrat alamayacaktım, yani 31 Temmuzdan itibaren işsizim demekti. Her ne kadar 2 ay idare edecek kadar para ayırmış olsam da vize için maksimum dönüş süresinin 6 ay olması potansiyel sorun olarak önümde beni bekliyordu. Yani devlet Mayıstan itibaren 6 ay içinde yani Kasım başına kadar cevap vermeyebilirdi.

Bu da benim Ekim ayında maddi sorunlarım olacağına işaret ediyordu. hatta sonraki ayda ve hemen iş bulsam bile bir sonraki ayda da..

Sonra birden hastalanan adam yüzünden zamanında yetişmeyen işlerden dolayı projenin açılışı 1 ay ertelendi. Ve birden bana kontratı 1 ay uzatma teklifi geldi.

Olayların zincirini görebiliyor musunuz bilmiyorum ama öyle bir denge var ki inanılmaz. Mesela ben ta ilk başta Kasım ayında 6 aylık iş bulsaydım şu anda 3 aydır işsizdim ve daha da 3 ay işsiz kalabilirdim. Sonra adamın tam zamanında hastalanması da başka bir etken, ki burada zincirin ucunu merak etmiyor değilim. Acaba ne oldu da hastalandı ?

3264396897_71af56840f_bBen hayatı bir ip olarak düşünürüm. Bir yumak ipimiz var ve hayata başladığımız yerde ileriye doğru firlatılıyor veya yuvarlanıyor. Zaman yokuş aşağı engebeli bir tepe ve yumağınız taşlara takılıp bazen zıplayarak bazen başka yumaklarla çarpışarak aşağı yuvarlanıyor. Tabi sizden önce başkalarının yumakları da fırlatılmış, sizden sonra geçtiğiniz yerlerde başka yumaklar da atılıyor.

Sizin yumağınız bir müddet bazı yumaklarla beraber yuvarlanırken, ipler birbirinie değiyor. Sonra bir engele takılıp ayrı noktalara da savrulabiliyor, yandan gelen yumak sizinkine çarpıp size başka bir yola sokabiliyor. ve böyle böyle yumaklar bir yerde tamamen açılıp bitiyor. Ama başka yumaklar yuvarlanmaya devam ediyor.

Ve bu tepedeki bir çakıl taşının yer değiştirmesi veya küçük bir esinti hem sizin yumağınızın hem başkalarınınkini etkiliyor. Bence olan da bu. Siz bugün dua ediyorsunuz o dua geçmişte bir adamın terliyken sırtına doğru esen soğuk bir rüzgar olabiliyor.

Benim hayatımdaki bu kayma mutlaka başka birilerinin hayatında da bir kaymaya sebep oluyor ve bu dalgalanma devam edip gidiyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Soy sop ırk şu bu vs.

Kendi seçimin olmadan bir coğrafyada ortaya çıkıyorsun ve sana “Sen busun” diyorlar. Bunu nasıl büyük bir başarıyla söylüyorlarsa artık öyle bir inanıyorsun ki senden 100 sene önce birilerinin birilerine yaptığı bir fenalığın peşine düşüp, “sen şusun” denmiş olanlarla kavga ediyorsun

main_racism_416Sonra 3 günlüğüne ziyaret ettiğimiz dünyada şusunlarla busunlar birbirlerini yiyor ve bundan da 100 sene sonra başka şusunlarla busunlar bunun hesabını soruyor.

Sonra birileri çıkıp diyor ki “siz madem ki şusunuz haydi öbürlerinin yaşadığı yerleri ellerinden alalım ve bu arada hep beraber ölelim” ve sen yine 3 günlüğüne ziyaret ettiğin dünyanın 2 günü zaten fazla bana diyerek 1 gün sonra check out olmaya gönüllü oluyorsun.

Ö-LÜ-YOR-SUN … şaka değil bak bu. En kötü ihtimalle ölmeyip ÖL-DÜ-RÜ-YOR-SUN.

Peki NE-DEN ???

Bu arada “sen busun” derken, “ve biz O‘na bu şekilde inanırız” diyorlar. Şunlar da O‘na inanıyor ama bizim gibi inanmıyorlar haydi onları keselim yakalım yaşatmayalım diyorlar. Derhal ölmeye öldürmeye koşuyorsun.

Peki NE-DEN ???

Sen bu doğum piyangosunda diğer tarafta da olabilirdin. O zaman sana şusun deyip şu şekilde inanıyoruz diyeceklerdi ve yine düşünmeden ölmeye öldürmeye gidecektin.

NE-DEN ?

Çünkü;

2 metrekare yerimiz var birbuçuk sana iki bana paylaşmayla uğraşıyoruz. bunu paylaşmayla uğraşana kadar kucaklaşsak yarım metrekaresini anca kullanacağız ve gerisi bize ferah ferah yetecek. Zaten sonunda 1 metrekaresine sen 1 metrekaresine ben yatacağız bitip gidecek.

Sıkılmadınız mı tanımadığınız yüzünü görmediğiniz piyangoda size denk gelmiş insanların kan davasını gütmekten? Tartışmaktan yorulmadınız mı ?

Bir sünger çeksek de şusuz busuz ötekisiz biz olsak

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Dönüşüm r.a.

Franz Kafka’nın dönüşümü kadar çarpıcıdır benim dönüşümüm. Tek fark ben yatarken böcektim şimdi insan olarak kalkıyorum.

Metamorphosisİlkokul çağlarında 80 darbesinin yan ürünü olarak başlayan mecburi ders ile tanıştım din ile. Din benim için bitmek tükenmek bilmeyen kurallar, ezberlemekle bitmeyen şartlar, farzlar, sünnetler, dualar, sureler ve hadislerdi genellikle. Öyle de hassas birşeydi ki aklıma takılan neyi sormaya kalksam ‘aman sorma ki dinden çıkmayasın’ diye uyarılıyordum. Bu din öyle birşeydi ki; yakıp yıkan bir tanrının, hiç sorgulamadan kabul etmemiz gereken kuralları vardı ve bunu her nasılsa O’nun sağ kolu olmuş adamlar tarafından bize anlatılıyordu.

Sureleri ezberleyemediğim için karnemde ilk kötü notumu görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim biraz soğumuştum ama bunu açıkça söyleyemiyordum günah olur diye.

Sonra kandillerle tanıştım ve televizyon karşısına oturup zerre kadar anlamadığım uzuuun ve müzik olarak da hoşuma gitmeyen birşeyi dinler oldum. Aralarda acaba anladığım kelime yakalayabilir miyim diye bir oyun icat etmiştim bu sıkıcı görevden kurtulmak için.

O dönem pop şarkıcıları İtalyanca, Fransızca şarkı okurlardı da anlamını bilmezlerdi. Sağda solda dalga geçenler olurdu anlamını bilmeden ne okuyorsun diye. “Ama !… ” derdim içimden “Sen de sureleri, anlamını hiç bilmeden ezberleyip, tekrarlayarak, inandığını söylüyorsun…”

Zaman geçtikçe biraz biraz bu kuralları öğrenip uygulamak istedim. Fakat ben uyguladıkça kurallar kendi içinde çoğalıyor ve büyüyordu. Yakalayamıyordum bir türlü doğrusunu. Abdest almayı öğrenirken burnuma çektiğim su başımı ağrıtıyordu ama devam ediyordum ki haydaaaaaa e tam bunu yaparken okunması gereken ve anlamını gene bilmediğim bir dua varmış. Onu öğrenmeden tam olmazmış. Öğrenelim derken bir bakıyorsun iki hareket arasında da aslında bilmemkaç defa da başka birşey tekrarlanmalıymış.

Böyle böyle derken soğudum dinden. Çünkü o kurallara bir türlü yetişemiyordum ve ne yaparsam yapayım doğru ve kurallara uygun yapamayacağımı anladım.

Böyle seneler geçti. Sonra birgün tekrar çekti beni kendine din. Bu sefer Namazı doğru dürüst kılayım dedim. Ve gene başladı bitmez tükenmez kurallar. Gene ne dediğimi tam bilmeden ama elimi nereye koyacağıma, ayağımı nasıl yerleştireceğime azami özen göstererek kılmaya başladım. Fakat ilk sünnetiydi son sünnetiydi derken o kadar vaktimi alıyordu ki 5 vakit namaz kılınca çalışmaya vakit kalmıyordu. Böylece tekrar yavaş yavaş uzaklaştım dinden.

Sonra bir müddet daha geçti ve Kuran’ı tamamen anlamalıyım diye düşünüp bir diyanet tefsiri ile okumaya başladım. En güvenilir meal diyanet olmalıydı çünkü. Fakat çok çelişki gördüm ve yine soramadım. İnsancıl barşçı olması gereken dinde vahşi öğeler görmek tekrar sarstı beni.

Bu dönemde tasavvuf ile ilgilendim. Mevlevilik üzerine okudum araştırdım mesela. En doğru (sahih) hadisleri inceledim. Sonuç ne kadar incelersem o kadar uzaklaştım. Hep çelişkiler hep mantıksızlıklar, hep sorular ile geri dönüyordum, dini anlamak için çıktığım yoldan.

Televizyona çıkan sarıklısı başka, bıyıklısı başka anlatıyordu. Bilim başka din adamları başka konuşuyordu.  Ve sonunda herşeye DUR dedim.

Ben yıllardır analiz yapan bir adam olarak net bir karar vermeli, dini son bir kez doğru analiz edip bir karara varmalıydım. Ya herşey tutarsız çelişkili ve saçmaydı ve terkedilmeliydi bu din, ya da  mantıklı tutarlı bir din vardı ama birşeyler gölgeliyordu ve bu gölge kaldırılmalıydı benim için.

Herşeyi önce komple reddettim. En temele indim ve Kuran’ı tekrar başka başka çevirilerden yorum katmadan okumaya başladım. Artık abdest vs gibi ritüellerle değil, karar aşamasındaki bir adamın ciddiyetiyle tane tane anlayarak okumaya başladım. Sorularımı ve tüm çelişkileri not aldım bu sefer, İnternetin sayesinde her takıldığım ayetin 10 farklı tercümesini aynı anda okuyabiliyordum.

Birden toz bulutu kalkmaya herşey yalın ve sade olarak gözükmeye başladı. O konuşup duran din adamları (!) mezhepler, hadisler, ritüeller, ıvır zıvır kalkınca herşey tutarlı ve mantıklıydı. Her okuyuşumda başka bir karanlık aydınlanıyordu gözümün önünde.

Sonra o toz dumanının neler olduğunu da gördüm. İktidar hırsları, aç gözlü sahabeler, şamanizmden taşınan gelenekler, 1400 yıldır yanlış mı yapılıyor diyen kafalar, bilim yerine karanlığı tercih eden ulemalar, beyinlerini kullanmamak ve kullandırtmamak için özel bir çaba harcayan geri zekalılarmış o toz bulutu.

Hiç kimseyi takip etmiyorum, her söyleneni farklı çevirilerden Kuran’a soruyorum, hata yapmaktan çekinmiyorum, ritüelleri takip etmiyorum, her duamı, kendimi en iyi ifade edebildiğim dilde yapıyorum, hiç bir geleneği izlemiyorum, soru soruyorum, cevaplar arıyorum ve bunların neticesinde kafam su kadar berrrak bir şekilde dini ve dinin tek sahibi olan Allah’ı kabul ediyorum.

Diğer herşeyi kökten reddettim. Mezhep, hadis, hazret, kandil, sünnet, hoca efendi, tefsir ne var ne yok hepsini kaldırıp attım. Meğer yıllardır sorun bunlardaymış. Meğer Allah kitabında sakın bunlara yaklaşmayın diye bize seslenip duruyormuş da görmemişiz.

Artık bilimle dinin kusursuz bir uyum içinde olduğunu görüyorum, uygulamadaki ritüellerin ve bu ritüelde yapılanların neredeyse tamamının yanlış ve hatta dinin emrettiğinin tam tersi olduğunu görüyorum.

Daha iyi anlamak için biraz arapça öğrenmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Böylece bir lügat ile çeviriler arasında kimin ne kadar doğru çevirdiğini kıyaslayabileceğimi sanıyorum.

Yıllardır ilk defa din ile barışık, korkusuz, huzur ve barış içinde hissediyorum.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zombiyiz Elhamdurillah

Bizim kültürümüzde zombi, vampir, kurtadam gibi varlıkların olmamasının dini sebepleri olduğunu düşünüyorum. Bizde tabi ki eşdeğer saçmalıklar var ama daha belirgin olmadıklarından yani şekilsiz olduklarından, her kıyafetin altına giyilebiliyorlar.

Bir zombinin kıçında pamukla sizi kovalaması herşeyden önce komik. Vampirlik zaten mümkün değil zira kan içmek haram.  Kurt adam da olamazsın çünkü hemen hemen her Türk çömelince senin birşey yapamayacağını bilir.  Geriye şekli şemali belli olmayan bir gulyabani kalıyor ki o da Kemal Sunal sayesinde ciddiyetini tamamen kaybetti.

Cin çarpması artık “Gordon” ile özdeş ancak tek gideri olan konu da bu olduğundan wiki’deki Türk korku filmleri başlığının %90 ı bu konuya ayrılmış.

Okunmuş prinç ile %100 koruma sağlanan bir alanda top çevirmek kolay değil kabul. Bizim bilim kurgu ve korku edebiyatımızın neredeyse tamamı dini(!) yayınların işgali altında. Dünyanın sonu hakkında anlatılanlar zaten neredeyse dakika dakika anlatılmış. Kalkıp mesela “güneşteki patlama” desen, canla başla “saçmalamayın daha dabbet ül arz çıkmadı deliliniz ne?” diye itirazlar gelecektir.

Kısaca, korku alnından uzak durun.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Okuyacak mısınız ?

Bir sürü taslak yazı var kafamda ama okuyacak mısınız emin değilim. İçimi dökmek için her aklıma geleni yazıp okumazsanız okumayın demek de geliyor içimden, ama okunmak da istiyorum bazen. İçimi dökmek derken kastettiğim sadece dertleşmek değil, aynı zamanda beyin kıvrımlarının arasına sıkışıp kalmış düşünceler ve çooook daha derinlerdekiler de var.

Hayat zaten “beni anlayın” yolculuğu değil mi?

Hayata baktığım espirili gözlükle burada yazmamı önerdi ilk yazılarımı okuyanlar. Ama benim ciddi hallerim de var. O yüzden bundan sonra yazılarımı kategorize etmeye karar verdim. Ciddi, espirili, felsefik gibi etiketler ile size okuma kolaylığı sağlamayı düşünüyorum.

Benim hayata baktığım mizah çerçevesi genelde diyalog esnasında karşıdan gelen pasa şut vurmam şeklinde gelişiyor. Monolog olarak pek bir deneyimim yok. Olanlar ise twitter kıvamında kısa kısa.

Bak reklam almıyorum, para kazanmıyorum, sponsor istemiyorum ama sen de söz ver okuyup altına (istediğin zaman) yorumunu yazacaksın. Hatta burada yayınlamamı istediğin yazın varsa bana göndereceksin. (bil@serbestdusus.com)

O halde başlıyoruz… Her iki günde bir yazı yazmaya çalışacağım sen de okuyacaksın. Tamam mı, anlaştık mı ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Didaktik

Düşerken bugün şiire tutunalım istedim. Ama farklı bir açıdan.
Özellikle modern şiir ve imge kullanımı konusunda ticari olarak işinize çok yarayacak bisiirlgiler verip şarkı sözü piyasasında aranan bir isim olmanızı sağlayabileceğimi düşünüyorum.Şiirin artık okunduğunda uyandırdığı özelliğinden sıyrılıp, “vayyy be adam ne biçim söylemiş, birşey anlamadığıma göre çok değerli bir eser” kıvamına geldiğini düşünüyorum.

Önce modern şiir ile başlayalım. Analiz, sanat falan değil, size direk yazmanın sırlarını vereceğim.

Bize lazım olan ilk şey, üzeninde konuşulması son derece gereksiz sıradan bir nesne. Mesela “Sürahi”.
Sonra bol bol az kullanılan sıfat, renk, ruh hali (şiirde insan olmaması farketmez)

Normal bir cümle kurarak işe başlıyoruz.
“Masada içi su dolu bir sürahi duruyor.”

Şimdi bunu bozmaya başlayalım, sonra da kaptırın gidin. Bir sıfat, bir terim, bir ruh hali, bir sıfat, bir terim, bir ruh hali ile işte haraşo gibi bir örnekte öreceksiniz.

Masanın eserekli kıvrımlarında asılıydı asabi ve erguvan sürahi
içinde yitik ve erguvan yılların taşkınlığından süzülen suyuyla
Turkuazdı kalender hiçsellik ama akıyordu bardağın ensesine
İç dedim vahşice, saat 12:05i gösterirken yağmura

Burada şair (ki ben oluyorum) aslında bir bok anlatmıyor. Seri şekilde nefes almadan zırvalarsanız sanki birşey demeye çalıştığınız izlenimi verebiliyorsunuz.

Başka bir örnek çalışma yapalım şimdi. Gene önce üzerinde çalışacağımız bir nesne bulmamız gerekiyor. Herhangi birşey olur.
Mesela tel süzgeç.

Umarsızca geçiren fırtınaların, dingin yakamozlarında koşuyordum
Tellerinle sarmaladığın dehşetinde eleniyordu ağlamakı prinç taneleri
Ve ben seni gözlerimle duyuyor, bitap düşüp, örseleniyordum

Kaptınız mı mevzuyu. Temel prensip birşey anlatacakmış gibi yapıp seri şekilde saçmalamak

Bu konudan size pek para çıkmaz ama belki başka işlere yarayabilir.

Asıl para şarkı sözü yazmada. Formül basit önce kafiye bul sonra ortasını gramer uysa da uymasa da doldur. Hatta iki cümlenin birbiri ile hiç ilgisi olmayadabilir. Sıkışırsanız kelimelerin de birbiri ile alakasını kurmadan bırakabilirsiniz.
Ne diyor adam ?

Biri bana gelsin
o da sensin

Gramer olarak doğrusu “o da sen ol – veya – olmalısın” ama bu sefer de kafiye tutmayacak. Amaaaan dinleyen sanki anlayacak döşe gitsin. Gelsin paracıklar.
Elinizde bir Türkçe sözlük olması, bu iş için yeterli. Ha yok anlamına bakmak için değil. Rastgele açıp hangi kelime gelirse onu araya serpiştirmek için lazım. Mustafa Sandal bunca senedir ne yapıyor sanıyorsunuz. Eğer Etiyopya göçmeni değilse ve Türkçe ana diliyşe, bu saçma şarkı sözlerinin başka açıklaması kalmıyor. Eğer kesme yapıştırma konusnu biraz biliyorsanız bestesini de yapabilirsiniz. Çok zor değil, Serdar Ortaç bile yapabiliyor. Alta daha önce çok tutan bir şarkının ritmini koy, üstüne de başka çok tutan bir başka şarkıdan bölümleri yapıştır yolla gitsin.

Yazalım mı bir şarkı sözü ?
Şimdi söylemesi kulağa güzel gelen nadir rastlanan bir kelime bulalım.

DİDAKTİK

Sonra kafiyeli kelimeleri türetmeye başlayalım.
Taktik, tik, Dudaktık, taktık …

Sonra da araları doldurmaya başlayalım

Yüzükleri taktık,
Öpüşen dudaktık,
Süper taktik,
Aşkımız didaktik
Yok hiç gülmeyin… Ajdar şarkısı gibi dursa da şimdilerde dinlediğiniz şarkılardan çok da farklı değil.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Neden ?

Anneannemlerin evinde geçen çocukluğumun yaz tatillerinde, ne zaman yağmur yağsa, dışarı çıkamayan bir çocuk olarak evi araştırmak tek eğlencemdi. 50 yıldır alınan ve atılamayan herşey o büyük ahşap dolaplarda istiflenmişti. Şanslı günlerimde 1960lı yılların Hayat dergisi ciltlerini bulurdum. O istifin içine ne zaman ve nasıl girdiğini kimse hatırlamazdı bile. Hatta bir kere bir Akbaba dergisi bile bulmuşluğum vardı o yığında.

Okumayı çok severdim ama Anneannemlerin evindeki kitaplık daha çok bardaklarla dolu olduğundan şansımı hep bu karışık dolapların karanlıklarında arardım.

Yalnız salondaki kitaplıkta iki istisna vardı. Birisi sadece ilk 6 cildi olan bir Meydan Larousse bir de üç ciltlik “Bilim Dünyası” ansiklopedisi.

NedenDolapların derinliklerindeki avlar tükenip artık benim için verimli olmamaya başlayınca, nereden ve neden alındığını bilmediğim o 3 ciltlik “Bilim Dünyası” ansiklopedisi  tek arkadaşım olmuştu. Hele ki renkli çizimleri ile siyah beyaz ve çok çok az resim olan Meydan Larousse karşısında açık ara kazanarak.

Atomlardan, fiziğe, ayrodinamikten, dört zamanlı motorların çalışma prensiplerine kadar herşeyi bulabiliyordum. Zamanla bu renkli ansiklopedi, zoraki seçeneklikten, güneşli günlerde sokakta misket oynamaya bile tercih ettiğim bir etkinliğe terfi etmişti.

Nedenleri ve nasılları öğrenmeye başlamak, tahmin edilenin aksine cevapları bulmanın huzurunu değil, daha fazla “neden nasıl” sorusunu getiriyor. Böylece 8 yaşında potasyumun suya atıldığında yandığını biliyordum.

Bu merak yaz tatili bittiğinde o 3 değerli cildi alıp eve götürmemle devam etti. Üstelik o kış harçlıklarımı biriktirerek aldığım Tarih ansiklopedisi de okuma listeme eklenmişti.

Sonra ilk defa eve gelen arkadaşlarımın getirdiği Spectrum ZX bilgisayarda oynadığımız salak bir oyun ile başlayan “bilgisayar” bu meraklarımın arasına eklendi. Nasıl program yazıldığını merak etmek o dönem için hiç kolay aşılası bir durum değildi. Babamı karnem iyi gelirse bir Commodore 64 almaya ikna etmiştim ama o efsane bilgisayarı eve getirip kurunca başka bir sorun ortaya çıkmıştı. İstanbul’daki en büyük kitapçıları tek tek gezmeme rağmen programlama üzerine tek bir kitap bile yoktu. Eh bu konu da hiç bir kaynak olmadan çözülecek birşey değildi.

O dönem yayınlanmaya başlayan Commodore 64 dergisini almaya başlamıştım ama içinde programcılıkla ilgili pek birşey bulamıyordum. Sonunda bu dergi kupon biriktirenler arasında çekiliş yaparak “Commodore 64 Programcının el kılavuzu” diye bir kitap vereceğini duyurdu. O kadar çok istiyordum ki kuponları biriktirip postaladıktan sonra heyecanla sonuçların açıklanmasını beklemek, doğum sancısı gibiydi.

Kazandım… (Bu çok isteme ve kazanma konusuna ileride değineceğim)

Böylece her akşam yaptığımız maçlarda da defans için benim yerime başkasını almaya başladılar. Çünkü ortaokul öğrencisi için pek de kolay olmayan bir takıntım vardı artık. Ancak Anlamaya başladıkça o perde kalktı ve çok da hoşuma gitti programcılık. Yıllarca ekmeğimi kazanacağım en büyük hobim o günlerde ortaya çıktı işte.

Ama bu “neden” sorusu çok ilginç bir soru. Cevap buldukça daha fazla soru ile kapınızda bitiveriyor. Bu yüzden hayatımın her döneminde, her anında öğrenmeye açlıkla saldırdım.  Belgesel kanallarını seyrederken uyur, hafta sonunu sahaflarda geçirir olmuştum ki internet devrimi geldi. Bilgiye oturduğun yerden ulaşmak, benim gibi her bir gıdımının peşinde aylar harcayan birisi için ne demek tahmin edebilirsiniz.

Bilgisayar programcılığını ve dolayısıyla analistliği meslek olarak seçmemle birlikte bir de meslek hastalığım oldu. Belirli bir düzende tekrar eden herşey dikkatimi çeker oldu. Programcılıkta buna “Pattern” deniyor yani desen, model, kalıp gibi birşey. Zaman içinde ne kadar çok analiz yaparsanız o kadar hızlı neden sonuç ilişkisi kurar, olaylar arasında ilişkileri daha rahat görür ve hızlı öngörülerde bulunur hale geliyorsunuz. Bunu ileride “Hayatın Deseni” adı altında anlatmaya çalışacağım.

Zaman zaman fiziki “neden”lerden uzaklaşıp felsefi ve dini “neden”lerin peşinde koştum. Tasavvuf konusunu inceledim, din hakkında yazılanları okudum ama sonra işin özüne dönüp direk kaynağından neden öğrenmiyorum diyerek Kuran’a döndüm.

Bu esnada cevap bulduğumdan kat kat fazla soru oluştu. Kimisinin peşine düştüm kimisini erteledim. Kırk yaşının sonrasına bazı konuları ertelemenin yapılabilecek en doğru iş olduğunu sonradan farkettim mesela.

Bugün artık en çok peşinde koştuğum birkaç konu kaldı. Beyin, zaman, boyut, din, psikoloji (davranışlar) ve hepsinden önemlisi düşüncenin nasıl hayatı etkileyebildiği.

Sormayanlar veya kopya çekenler için kolay olsa da, dünyanın en zor sorusuna aranan cevap için bir yolculuktur hayat.

Neden…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Merhaba !

İlk yazıda normalde konunun çerçevesi çizilir ama burada çerçeve kullanmak istemiyorum. Ama burada yazacaklarımı şöyle gruplayayım yine de;

Herşey hakkında notlarım, aklımdan geçenler, geçerken düşenler, sımsıkı tutunanlar, kafama takılanlar, kafanıza takılması gerekenler, nedensizce zırvalamalarım, nedenlice zırvalamalarım, sonuçlara sebepler, sebeplere sonuçlar, bebelere balonlar, her derde devalar, bi halta yaramazlar.

Kısaca ben Serbest Düşmeyi planlıyorum, düşerken birilerinizi de çekersem daha keyifli düşmez miyiz ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail