Sossal Medya

İnternetin ilk yıllarıydı. Bir bilgisayar programcısı olarak derhal girmiştim internete. İlk zamanlarda herkeste bilgisayar yoktu, internet cafeler de yaygınlaşmamıstı henüz. Zaten internet de bir kaç web sayfası bir kaç chat odasından ibaretti. Bir arkadaş ortamında, cafe gibi bir yerde, yeni tanıştığım birisi ile biraz hararetli bir tartışma yaşamıştık. Tartışma ileri gidince bana dönüp klasik soruyu sordu: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

sosyalNormalde “Kimsen kimsin, banane” der geçerdim ama bu sefer sordum “Kimsin?“. Hayatımdaki aldığım en ilginç cevaplardan biriydi. “Ben zurna’da opum” gülmekten tartıştığımı bile unutmuşum. Chat odalarında bazi devamlı kullanıcılara, odada konuşanlar seviyesizleştiginde atmak üzere odayı açanlar yetki verirlerdi. Bu yetkiyi almış olanlara “op” denirdi. Yani operatör. Zurna dediği de o dönemin meşhur chat odalarından birinin adıydı.

Hayatta hiç birşey olmamış birisi için meğer ne büyük bir payeymiş bu opluk. Sanal bir ünvanı sanki arşidük olmuşçasına taşımak hiç anlayamadığım bir konu oldu.

1414873206_social-media-companiesYıllar geçti internet yayıldı chat odaları silindi gitti. Sonra sosyal medya çıktı ortaya. Ve sosyal medya da kendi arşidüklerini yarattı. Fenomenler türedi. “Ben bu noktaya gelene kadar ne emek verdim biliyor musun?” dediklerinde “bilmiyorum ne?” diye sordum safça. “Geceleri bazen uyumadan insanlara like yaptım” dediklerinde gene bir gülme geldi. Allahtan “emekleri” zayi olmamış, bu çalışmanın meyvesi olarak bir sürü insan tarafından takip edilir hale gelmişler.

Bu arkadaşların bazıları kendilerini öyle bir noktada gördüler ki bir baktık kitap yazıyorlar, reklam alıyorlar. Seneye de kaymakam çıkacaklar hayırlısıyla.

Çeşit çeşit kullanıcı bulabiliyorsun sosyal medyada. Ne koyarsam “like”layıncılar gibi bir de “Allah rızasi için paylaşın”cılar var. Onlar da paylaşırsan bereket yağdırılacağından yana olanlar. Ha bir de acındıra acındıra paylaşanlar var değil mi?  “Bu bebenin derisi yüzüldü ama facebook 1000 kere paylaşılırsa ona deri alacak”.

Yahu hiç bir şirket komple gerizekalı değilse bunu demez. Bir hayır işini reklama bağlayan şirketi hangi PR kurtarabilir ki bir daha?

40 kere like yaparsan tüm günahların silinirciler de ayrı bir konu. Ne diyeceksin o yana gidince? “Ama ben 40 kere like yapmıştım neden cehennem ?” mi?

Hiç anlayamadılar interneti ve sosyal medyayı. Sen dilediğini yazacaksın, Dileyen yazdığını okuyacak, bakacak ve beğenirse “like”layacak. beğenmezse, yazdığın doğru degilse veya salakçaysa hakaret olmadan dileyen eleştirecek.

images (1)Fikir özgürlüğü bu işte. Her ne kadar yabancı olsak da, böyle bir kavram var. Tartışamadıktan sonra bir anlamı yok ki zaten. Mesela bence bu konuda yapılan en büyük terbiyesizlik karşındaki hakaret etmediği halde yazısını silmek. Çok lazımsa söyle kendisi silsin sen silme.

Ben fikrini adam gibi tartışan adama saygı duyarım şahsen. Arşidükleri ve ne dediğini bilmeyenleri sevemedim ne yapayım. Tamam itiraf ediyorum tartışmalar sırasında fikrinin zayıflığından dolayı köşeye sıkışan bir sürü insan efendice geri çekilmiyor. Hemen hakarete başvuruyor ama bu da bir süreç. Öğrenecekler tartışmayı.

Benim her yayınladığımı “like” layan adam samimi değildir ki. Ben ne bileceğim neyi güzel yapmışım neyi kötü yapmışım o zaman.

Sonuçta hayatınızın merkezi değil ama ana yemeğin sosu olması gereken sossal medya malesef ana yemek oldu. İçinden geçeni aman ne derler diye aktaramadığın, aktardıkların karşısında hakaret aldığın, fikirlerinin silindiği ucube birşey.

Ne yapalım belki yeni bir sosyal medya kurulur biz de oradaki yerimizi alırız.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Taşları boyamak

Liseye gittiğim dönemdi. Yazın Çınarcık’ta sezonluk tuttuğumuz evde yaz tatilini geçiriyorduk. Birkaç sezondur gitmenin avantajı olarak her yaz gelen veya oralı olanlarla sohbeti ilerletmiştim. Yazın ortasından itibaren kaldırıma tezgah açarak o yazın sonunda okulun açılacağını “müjdeleyen” ve kokulu silgi, cicili kalem satan Profosör Atilla, birkaç sezon gidip de tanışmayan kimsenin kalmadığı meşhur Erkan Abi, pansiyoncu Kadir abi gibi, hatta ismen tanımasam da plaj boyunca, simaen tanıdığım yazlıkçılar. Ve o sene yeni görmeye başladığım “Fuck Off“.

Gerçek adını hiç öğrenemedik. O dönemin meşhur bir Atari oyununda dbd759883c0110397de6e8f78db741efsürekli birinci olup sabah erkenden oyundaki sınırlı harf yazılabilen en iyiler listesine yazdığı “Fuck Off” bizim için onun ismiydi. uzun kıvırcık saçlı 20 li yaşlarında birisiydi. üzerinde genelde paçası kesilmiş bir kot şort ve eski bir tişört olurdu. Ayağında da espadril. Sık sık rastlardık ona sahilde. Kimseyle konuşmazdı. Sabah erkenden kalkıp sahilde orta büyüklükte taşlar toplar sonra onlara yağlıboya manzara resimleri yapardı. Güzel de yapardı. Öğlene doğru boyası kuruyan resimlerinden bir tane satar ve yemek yemeye giderdi. Sonra başka bir noktada başka bir tane satar bir bira alırdı üstüyle de Atari oynardı. (zaten günde 4-5 resim anca yapardı). Akşama doğru sattığı resimle de akşam yemeğini yerdi. Herhalde bir iki resimden artanlarla da boya alıyordu.

Bu adam annelerimizin bize gösterdiği kötü örnekti o dönem. “Bak okumazsan böyle olursun. Gördün mü o resmi satamazsa aç kalacak işte” derlerdi. Hep bu öğütle adamın sefil bir hayat yaşadığını düşündük. O gazla, bir meslek sahibi olmak, onun gibi olmamak için uğraştık. Sorumluluk sahibi olup çok çalışmalıydık. Öyle sorumsuz ne yiyeceği nerede uyuyacağı belli olmayan bir adam olmamalıydık.

7699c8b864da50b30af7566e9336461bHatta öyle çok çalıştım ki bazı yazlar hiç tatil yapmadım. Aman tatile çıkma bu sene çok zor durumdayız sen çıkarsan bu işler duracak dediler, işler durmasın diye tatil yapmadım, tatil parasını ayrıca verelim ama tatile çıkma dediler, aldığım arabanın taksidindeki açık için çıkmadım.

Her çıkamadığım tatilde aklıma Fuck Off geldi. Her altında ezildiğim sorumlulukta, taşların üzerindeki resimler gözümün önündeydi. Onun gibi olmamalıydım ama zaman içinde, yaşam adına hep O, bana gol atan adam oldu.

Zaman geçtikçe Fuck Off’tan nefret ettim. Benim yapamadıklarımı yapıyordu bu kıvırcık. Yaz boyunca güneşin altında yatıyor, denize giriyordu. Ben yeni bir araba alıyordum, adam güneşin sıcağını hissedip yatıyordu. Ben arabaya birşey olmasın diye sigorta, kasko parasını kazanmak için tatile çıkamıyordum, adam denizden çıkmıyordu. Ben benzini ve vergisi için daha da çok çalışıyordum adam otostop çekiyordu. Ben yemek yiyordum, hatta kilo alıyordum bol bol. Sonra onları vermek için zaman harcıyordum. O çok değerli zamanı. Fuck Off zaten fazla yemediği için hiç bununla vakit kaybetmiyordu. Adam hayatı emiyordu göz göre göre.

Arabayı borçları ödemek için sattığım gün Fuck Off benim gözümde artık sadece hayran olduğum, hiç bir zaman onun gibi olamayacağımı bildiğim ama hayallerimde hep o olduğum bir kahramandı.

Hayat boyu biriktirdiklerim ayağıma dolandığında hep Fuck Off’a öykündüm. En değer verdiğim kitaplarım bile koyacak yerim olmayınca ayağıma dolandı.

picture_7_1241423375Sonra bir gün aynı Fuck Off gibi yaşayan bir arkadaşım oldu. Hiç kimse ama hiç kimse anlamadı neden onunla arkadaş olduğumu. Cebinde genellikle 5 kuruşu olmazdı. Hiç bir zaman geri ödemeyeceğini bildiğim küçük borçlar alırdı benden, Dışarıda yemek yesek, ben ısmarlardım. Hiç beklemedim onun ısmarlamasını. Çoğu geceler kalacak yeri olmazdı. Salondaki koltukta uyurdu. Anlattığı her şeyin yalan olduğunu bilirdim. Bir gün bile inanmadım anlattıklarına ama hiç yüzüne vurmadım.

O benim asla olmayı başaramadığım yanımdı. Bir bakıma evde Fuck Off besledim yıllarca. Hiç dokunmadı ona verdiğim borçlar. Zaten geri de istemedim hiç. Sonra ben daha da büyük sorumluluklara batınca gitti. Ben de ittirdim biraz itiraf ediyorum.

Eskiye baktığımda, bir gün tekrar genç olsam, bu kafayla asla yapamam biliyorum ama en çok sorumsuz biri olmayı dilerim herhalde. Taşları boyamak, güneşi emmek isterdim. Otostopla gitmek, gidemediğim yerde kalmak ve gene taşları boyamak. Annem duymasın ama bir sefer sorumsuz bir hayat yaşamak isterdim.

30 yıldır düşünüyorum da bir Fuck Off olamadım şu hayatta…

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Öğrenme Bağımlılığı Tedavisi

Bu içimdeki öğrenme bağımlısı var ya, artık hiç doyuramaz oldum onu. Taaa ilk başta dur demeliydim ama anlayamadım işin bu boyutlara geleceğini.

knowledge-translation-exchangeGeçen senenin listesinin neredeyse sonuna geldim ki aşağı yukarı 18 başlık vardı. Bu sene için liste daha karışık. Her öğrenilen konu  kendi ismini silerken alt ve yan başlıklarını ekliyor listeye. Anlık kısa bir huzur ve “haaaa anladım !..“ın ardından “peki öyleyse bu ne?” geliyor. Yıllardır böyle. Zamanla dünyayı anladıkça geçer sandım ama geometrik olarak artıyor malesef. İnternet işimi biraz kolaylaştırmasaydı şimdiye daha beter bir durumda olabilirdim.

Normal birşey mi şimdi 40 yaşını geçmişken fraktal geometri ve kaos teorisini merak etmek ? Aklı baiında adamın işi mi bu saatte arapça öğrenmek için kitaplar sipariş etmek ?

Öğrendiklerimi organize etmek de ayrı bir sorun. Defterlerde tuttuğum notları yağmurlu bir günde defteri ıslatıp, mürekkepler birbirine girince bıraktım. Dijital ajandaya geçtim ama onun da pil değiştirme esnasında hafıza silinince, tekrar kağıda döndüm. Bu sefer dosya kağıtlarına yazıp scan ederek tuttum notları, sonra her yazdığımı dijital olarak hafızasında tutan kalemler denendi. Fakat sonradan bu notların arasında birşeyler bulmak ciddi sorun olmaya başladı.

Son 1 senedir kendi wiki sitemi açtım. Benden başka herkese açıktı ama güvenlik sorunu çıktı sonra. Ben de artık benden başka kimsenin giremeyeceği hale getirdim. Şimdi ne ararsam bulduğum organize bir wiki sitem var.

Aklımdan geçenleri ve çeşitli konulardaki tecrübelerimi yazdığım bir sürü blog var. Anlık olarak tepki verdiğim sosyal medya hesaplarım var. Burası var.

Ancak bir sorun var. Bunları konuşup tartışabileceğim kimse yok. Ben diyorum “fraktal geometri”, karşımdaki diyor “kesin şampiyonuz”.

Bilgi insanı anormal bir yalnızlığa itiyor. İşte bu yüzden tedavi edilmeli içimdeki bağımlı.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Zombiyiz Elhamdurillah

Bizim kültürümüzde zombi, vampir, kurtadam gibi varlıkların olmamasının dini sebepleri olduğunu düşünüyorum. Bizde tabi ki eşdeğer saçmalıklar var ama daha belirgin olmadıklarından yani şekilsiz olduklarından, her kıyafetin altına giyilebiliyorlar.

Bir zombinin kıçında pamukla sizi kovalaması herşeyden önce komik. Vampirlik zaten mümkün değil zira kan içmek haram.  Kurt adam da olamazsın çünkü hemen hemen her Türk çömelince senin birşey yapamayacağını bilir.  Geriye şekli şemali belli olmayan bir gulyabani kalıyor ki o da Kemal Sunal sayesinde ciddiyetini tamamen kaybetti.

Cin çarpması artık “Gordon” ile özdeş ancak tek gideri olan konu da bu olduğundan wiki’deki Türk korku filmleri başlığının %90 ı bu konuya ayrılmış.

Okunmuş prinç ile %100 koruma sağlanan bir alanda top çevirmek kolay değil kabul. Bizim bilim kurgu ve korku edebiyatımızın neredeyse tamamı dini(!) yayınların işgali altında. Dünyanın sonu hakkında anlatılanlar zaten neredeyse dakika dakika anlatılmış. Kalkıp mesela “güneşteki patlama” desen, canla başla “saçmalamayın daha dabbet ül arz çıkmadı deliliniz ne?” diye itirazlar gelecektir.

Kısaca, korku alnından uzak durun.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Okuyacak mısınız ?

Bir sürü taslak yazı var kafamda ama okuyacak mısınız emin değilim. İçimi dökmek için her aklıma geleni yazıp okumazsanız okumayın demek de geliyor içimden, ama okunmak da istiyorum bazen. İçimi dökmek derken kastettiğim sadece dertleşmek değil, aynı zamanda beyin kıvrımlarının arasına sıkışıp kalmış düşünceler ve çooook daha derinlerdekiler de var.

Hayat zaten “beni anlayın” yolculuğu değil mi?

Hayata baktığım espirili gözlükle burada yazmamı önerdi ilk yazılarımı okuyanlar. Ama benim ciddi hallerim de var. O yüzden bundan sonra yazılarımı kategorize etmeye karar verdim. Ciddi, espirili, felsefik gibi etiketler ile size okuma kolaylığı sağlamayı düşünüyorum.

Benim hayata baktığım mizah çerçevesi genelde diyalog esnasında karşıdan gelen pasa şut vurmam şeklinde gelişiyor. Monolog olarak pek bir deneyimim yok. Olanlar ise twitter kıvamında kısa kısa.

Bak reklam almıyorum, para kazanmıyorum, sponsor istemiyorum ama sen de söz ver okuyup altına (istediğin zaman) yorumunu yazacaksın. Hatta burada yayınlamamı istediğin yazın varsa bana göndereceksin. (bil@serbestdusus.com)

O halde başlıyoruz… Her iki günde bir yazı yazmaya çalışacağım sen de okuyacaksın. Tamam mı, anlaştık mı ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Didaktik

Düşerken bugün şiire tutunalım istedim. Ama farklı bir açıdan.
Özellikle modern şiir ve imge kullanımı konusunda ticari olarak işinize çok yarayacak bisiirlgiler verip şarkı sözü piyasasında aranan bir isim olmanızı sağlayabileceğimi düşünüyorum.Şiirin artık okunduğunda uyandırdığı özelliğinden sıyrılıp, “vayyy be adam ne biçim söylemiş, birşey anlamadığıma göre çok değerli bir eser” kıvamına geldiğini düşünüyorum.

Önce modern şiir ile başlayalım. Analiz, sanat falan değil, size direk yazmanın sırlarını vereceğim.

Bize lazım olan ilk şey, üzeninde konuşulması son derece gereksiz sıradan bir nesne. Mesela “Sürahi”.
Sonra bol bol az kullanılan sıfat, renk, ruh hali (şiirde insan olmaması farketmez)

Normal bir cümle kurarak işe başlıyoruz.
“Masada içi su dolu bir sürahi duruyor.”

Şimdi bunu bozmaya başlayalım, sonra da kaptırın gidin. Bir sıfat, bir terim, bir ruh hali, bir sıfat, bir terim, bir ruh hali ile işte haraşo gibi bir örnekte öreceksiniz.

Masanın eserekli kıvrımlarında asılıydı asabi ve erguvan sürahi
içinde yitik ve erguvan yılların taşkınlığından süzülen suyuyla
Turkuazdı kalender hiçsellik ama akıyordu bardağın ensesine
İç dedim vahşice, saat 12:05i gösterirken yağmura

Burada şair (ki ben oluyorum) aslında bir bok anlatmıyor. Seri şekilde nefes almadan zırvalarsanız sanki birşey demeye çalıştığınız izlenimi verebiliyorsunuz.

Başka bir örnek çalışma yapalım şimdi. Gene önce üzerinde çalışacağımız bir nesne bulmamız gerekiyor. Herhangi birşey olur.
Mesela tel süzgeç.

Umarsızca geçiren fırtınaların, dingin yakamozlarında koşuyordum
Tellerinle sarmaladığın dehşetinde eleniyordu ağlamakı prinç taneleri
Ve ben seni gözlerimle duyuyor, bitap düşüp, örseleniyordum

Kaptınız mı mevzuyu. Temel prensip birşey anlatacakmış gibi yapıp seri şekilde saçmalamak

Bu konudan size pek para çıkmaz ama belki başka işlere yarayabilir.

Asıl para şarkı sözü yazmada. Formül basit önce kafiye bul sonra ortasını gramer uysa da uymasa da doldur. Hatta iki cümlenin birbiri ile hiç ilgisi olmayadabilir. Sıkışırsanız kelimelerin de birbiri ile alakasını kurmadan bırakabilirsiniz.
Ne diyor adam ?

Biri bana gelsin
o da sensin

Gramer olarak doğrusu “o da sen ol – veya – olmalısın” ama bu sefer de kafiye tutmayacak. Amaaaan dinleyen sanki anlayacak döşe gitsin. Gelsin paracıklar.
Elinizde bir Türkçe sözlük olması, bu iş için yeterli. Ha yok anlamına bakmak için değil. Rastgele açıp hangi kelime gelirse onu araya serpiştirmek için lazım. Mustafa Sandal bunca senedir ne yapıyor sanıyorsunuz. Eğer Etiyopya göçmeni değilse ve Türkçe ana diliyşe, bu saçma şarkı sözlerinin başka açıklaması kalmıyor. Eğer kesme yapıştırma konusnu biraz biliyorsanız bestesini de yapabilirsiniz. Çok zor değil, Serdar Ortaç bile yapabiliyor. Alta daha önce çok tutan bir şarkının ritmini koy, üstüne de başka çok tutan bir başka şarkıdan bölümleri yapıştır yolla gitsin.

Yazalım mı bir şarkı sözü ?
Şimdi söylemesi kulağa güzel gelen nadir rastlanan bir kelime bulalım.

DİDAKTİK

Sonra kafiyeli kelimeleri türetmeye başlayalım.
Taktik, tik, Dudaktık, taktık …

Sonra da araları doldurmaya başlayalım

Yüzükleri taktık,
Öpüşen dudaktık,
Süper taktik,
Aşkımız didaktik
Yok hiç gülmeyin… Ajdar şarkısı gibi dursa da şimdilerde dinlediğiniz şarkılardan çok da farklı değil.

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Neden ?

Anneannemlerin evinde geçen çocukluğumun yaz tatillerinde, ne zaman yağmur yağsa, dışarı çıkamayan bir çocuk olarak evi araştırmak tek eğlencemdi. 50 yıldır alınan ve atılamayan herşey o büyük ahşap dolaplarda istiflenmişti. Şanslı günlerimde 1960lı yılların Hayat dergisi ciltlerini bulurdum. O istifin içine ne zaman ve nasıl girdiğini kimse hatırlamazdı bile. Hatta bir kere bir Akbaba dergisi bile bulmuşluğum vardı o yığında.

Okumayı çok severdim ama Anneannemlerin evindeki kitaplık daha çok bardaklarla dolu olduğundan şansımı hep bu karışık dolapların karanlıklarında arardım.

Yalnız salondaki kitaplıkta iki istisna vardı. Birisi sadece ilk 6 cildi olan bir Meydan Larousse bir de üç ciltlik “Bilim Dünyası” ansiklopedisi.

NedenDolapların derinliklerindeki avlar tükenip artık benim için verimli olmamaya başlayınca, nereden ve neden alındığını bilmediğim o 3 ciltlik “Bilim Dünyası” ansiklopedisi  tek arkadaşım olmuştu. Hele ki renkli çizimleri ile siyah beyaz ve çok çok az resim olan Meydan Larousse karşısında açık ara kazanarak.

Atomlardan, fiziğe, ayrodinamikten, dört zamanlı motorların çalışma prensiplerine kadar herşeyi bulabiliyordum. Zamanla bu renkli ansiklopedi, zoraki seçeneklikten, güneşli günlerde sokakta misket oynamaya bile tercih ettiğim bir etkinliğe terfi etmişti.

Nedenleri ve nasılları öğrenmeye başlamak, tahmin edilenin aksine cevapları bulmanın huzurunu değil, daha fazla “neden nasıl” sorusunu getiriyor. Böylece 8 yaşında potasyumun suya atıldığında yandığını biliyordum.

Bu merak yaz tatili bittiğinde o 3 değerli cildi alıp eve götürmemle devam etti. Üstelik o kış harçlıklarımı biriktirerek aldığım Tarih ansiklopedisi de okuma listeme eklenmişti.

Sonra ilk defa eve gelen arkadaşlarımın getirdiği Spectrum ZX bilgisayarda oynadığımız salak bir oyun ile başlayan “bilgisayar” bu meraklarımın arasına eklendi. Nasıl program yazıldığını merak etmek o dönem için hiç kolay aşılası bir durum değildi. Babamı karnem iyi gelirse bir Commodore 64 almaya ikna etmiştim ama o efsane bilgisayarı eve getirip kurunca başka bir sorun ortaya çıkmıştı. İstanbul’daki en büyük kitapçıları tek tek gezmeme rağmen programlama üzerine tek bir kitap bile yoktu. Eh bu konu da hiç bir kaynak olmadan çözülecek birşey değildi.

O dönem yayınlanmaya başlayan Commodore 64 dergisini almaya başlamıştım ama içinde programcılıkla ilgili pek birşey bulamıyordum. Sonunda bu dergi kupon biriktirenler arasında çekiliş yaparak “Commodore 64 Programcının el kılavuzu” diye bir kitap vereceğini duyurdu. O kadar çok istiyordum ki kuponları biriktirip postaladıktan sonra heyecanla sonuçların açıklanmasını beklemek, doğum sancısı gibiydi.

Kazandım… (Bu çok isteme ve kazanma konusuna ileride değineceğim)

Böylece her akşam yaptığımız maçlarda da defans için benim yerime başkasını almaya başladılar. Çünkü ortaokul öğrencisi için pek de kolay olmayan bir takıntım vardı artık. Ancak Anlamaya başladıkça o perde kalktı ve çok da hoşuma gitti programcılık. Yıllarca ekmeğimi kazanacağım en büyük hobim o günlerde ortaya çıktı işte.

Ama bu “neden” sorusu çok ilginç bir soru. Cevap buldukça daha fazla soru ile kapınızda bitiveriyor. Bu yüzden hayatımın her döneminde, her anında öğrenmeye açlıkla saldırdım.  Belgesel kanallarını seyrederken uyur, hafta sonunu sahaflarda geçirir olmuştum ki internet devrimi geldi. Bilgiye oturduğun yerden ulaşmak, benim gibi her bir gıdımının peşinde aylar harcayan birisi için ne demek tahmin edebilirsiniz.

Bilgisayar programcılığını ve dolayısıyla analistliği meslek olarak seçmemle birlikte bir de meslek hastalığım oldu. Belirli bir düzende tekrar eden herşey dikkatimi çeker oldu. Programcılıkta buna “Pattern” deniyor yani desen, model, kalıp gibi birşey. Zaman içinde ne kadar çok analiz yaparsanız o kadar hızlı neden sonuç ilişkisi kurar, olaylar arasında ilişkileri daha rahat görür ve hızlı öngörülerde bulunur hale geliyorsunuz. Bunu ileride “Hayatın Deseni” adı altında anlatmaya çalışacağım.

Zaman zaman fiziki “neden”lerden uzaklaşıp felsefi ve dini “neden”lerin peşinde koştum. Tasavvuf konusunu inceledim, din hakkında yazılanları okudum ama sonra işin özüne dönüp direk kaynağından neden öğrenmiyorum diyerek Kuran’a döndüm.

Bu esnada cevap bulduğumdan kat kat fazla soru oluştu. Kimisinin peşine düştüm kimisini erteledim. Kırk yaşının sonrasına bazı konuları ertelemenin yapılabilecek en doğru iş olduğunu sonradan farkettim mesela.

Bugün artık en çok peşinde koştuğum birkaç konu kaldı. Beyin, zaman, boyut, din, psikoloji (davranışlar) ve hepsinden önemlisi düşüncenin nasıl hayatı etkileyebildiği.

Sormayanlar veya kopya çekenler için kolay olsa da, dünyanın en zor sorusuna aranan cevap için bir yolculuktur hayat.

Neden…

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail

Merhaba !

İlk yazıda normalde konunun çerçevesi çizilir ama burada çerçeve kullanmak istemiyorum. Ama burada yazacaklarımı şöyle gruplayayım yine de;

Herşey hakkında notlarım, aklımdan geçenler, geçerken düşenler, sımsıkı tutunanlar, kafama takılanlar, kafanıza takılması gerekenler, nedensizce zırvalamalarım, nedenlice zırvalamalarım, sonuçlara sebepler, sebeplere sonuçlar, bebelere balonlar, her derde devalar, bi halta yaramazlar.

Kısaca ben Serbest Düşmeyi planlıyorum, düşerken birilerinizi de çekersem daha keyifli düşmez miyiz ?

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail