Tik

Yirmili yaşlarda çalıştığım bir şirkette, müdürümün bir tiki vardı. Adam konuşurken ağzını sağ alta doğru gererdi arada. Konuşurken benim gibi karşımdakinin hareketlerini, gözlerini sıkı gözlem altına alan birisi için o müdür, imtahan sayılırdı.

Her konuşmasında takılırdım. Ne zaman tikin devreye girdiğini frekansını anlamaya çalışırdım. Yok ilginç birşey bulamadım. Ama artık kafayı ne kadar taktıysam bir departman toplantısında birşey yumurtlayıverdim. Belki onbeş kisinin olduğu bir ortamda adam konuşma yapıyordu. Departman bilgi işlem olduğu için hepimiz ya bilgisayar programcısı ya analistiz. Tip seri bir şekilde başladı. Alçak bir sesle “Müdürümün Screen Saver devreye girdi” dedim. Nasıl duydu herkes anlamadım ama ciddi bir kahkaha patladı odada.

Bir çocukluk arkadaşımda da gözlerini kırpıştırma ile ilgili bir tik vardı. Nam-ı diğer “Selektör”.

İstemsiz kas hareketlerine Tik diyoruz bulmacalara göre.

Bende de sanırım yazmak tik olmuş. Yıllardır her yere yazmışım. Bir sürü eski defter, mektup, dosya kağıdı, hatta ufak tefek not kağıtları bile çıkıyor sağdan soldan.  Kısaca benim tikim daha kompleks ama istemsiz fakat istekli bir kas hareketi.

Tedavi olmuyor ama okununca iyi geliyor.

 

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Sayın Para

Paraya ve parası olana saygı göstermek benim mayamda yok. Şimdiye kadar tanıdıklarımı düşündüğümde de %70e %30 gibi bir dağılımla benim gibiler azınlıkta.

captureHayatın merkezine parayı ve dolayısıyla gücü oturttuğunuzda saygı gösterdiğiniz kavramlar doğal olarak değişiyor. Ben buna uyum sağlayamayanlardanım.

Bir yerde hesap öderken direk elini cebine atanlar ile tuvalete gidenler arasındaki ayrım kadar basittir iki grubu birbirinden ayırmak. Gerçekten parası olmayıp mahçup olmamak için çabalayan adamlar ayrı. Onları zaten anlarsınız.

Bir gün beraber çıkılan bir seyahatte sabah kapının altından atılan bir parça kağıda yazılıdır benzin parasının size düşen payı, bir gün ölen teyzenin ardından teyzeoğluna uzatılan “şimdiye kadar yaptığım market alışverişlerinin toplamı” diye uzatılan kağıttadır paranın dostluğa, kardeşliğe oranı. Parayı isteyen muhtaç da değildir hani. Sadece eksilen bir miktar para, demek ki çok rahatsız etmiştir onun kafasını.

Paraya tapanlarda görürsünüz; en kabullenilmez işler birden onay alır. Haklı çıkartılır ahlaki çöküşler. Yıllarca eleştirilenler kabullenilir, hatta savunulur. Para veya güç sahibi olanlardan bir beklenti olmasına da gerek yok. İlkel beyin güç ve güçlüye tapar. Bazen bir aferin almak, bazen ısmarlanan bir yemek, bazen ismiyle hitap etmek bile yeter tapmaya. Bugün ülkenin insanlarına bakıp hayret etmemek gerek. Küçültüp birey olarak incelendiğinde bu tapmayı görmemek imkansız. Hatta bu çok çok yakın çevrede de belki kendinde bile gözlenebilecek bir davranış.

Sevemedim parayı. Yani parayı elbet sevdim ama birikmesi için çirkinleşmeyi sevmedim. Yediremedim kendime. Güzel geçen bir günün ardından ne kadar içerdeyizi hesaplamak çok ters geldi. Yoksa elbette, bir günün güzel geçmesine ve bunu dostlarımla, sevdiklerimle paylaşmama sebep olduğunda parayı nasıl sevmem?

Birisinin ihtiyacı varken ve bunu biliyorken, bende duran fazla para rahatsız eder beni. O para sanki ihtiyaç sahibinin hakkı da ben borç almışım gibi bir his bu. Sevmiyorum o yüzden para ile kurulan ilişkileri. En sevdiğim insanla bile para böyle saygısızca, fütursuzca araya girince siliyorum insanları.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Koza

Bir müddet birlikte çalışma fırsatı bulduğum çok zeki, fişek gibi gençler sayesinde anladım yaşlandığımı. Ama yine onlar sayesinde gençleştim. Artık yaşıtız onlarla.

Gençlik elbette vücudun, hücrelerin, dokuların  kendini yenileme hızıyla da açıklanabilir. Ben pek o taraftan bakmamaya çalışıyorum.

Beynin genç olmasından bahsediyorum. Haydi atlayalım, hoppa zıplayalımdan öte, yeni bir fikre direnç gösterme katsayısı ile hesaplanıyor benim gençlik anlayışım.

kozaYıllardır öğretilenler, önyargılar, küçükten beri özenle işlenen toplumsal değerler (!), dogmalar zamanla beyni kemikleştiriyor. Kafatasının içindeki yumuşak organ kireçleniyor. 15 yıl önce bulduğunuz mutlak doğruya öyle bir sarılıyorsunuz ki bugün hala doğru mu diye sorgulamak işinize gelmiyor. Belki yoruyor hatta korkutuyor böyle bir sorgulama.

Bilgiyi edindiğiniz zaman için gerçekten en doğrusu iken bugün artık yanlış bile olabiliyor. Bunu gözardı etmek kendi kabuğumuz içinde kurduğumuz ve kendimiz gibi düşünen birkaç kişi ile birlikte mutlu bir kozaya dönüşüyor. Kozanın dışındakilerin ne kadar da aptal olduğunu söyleyip küçümsüyoruz. Hayatta öğrenilecek, tecrübe edilecek şeylerin azalmış olması bizi diğerlerinden üstün bile kılıyor. “Biz bütün o yollardan geçtik” apoletlerini kuşanıp çıkıyoruz gençlerin karşısına. Oysa ki kurallar da, doğrular da değişmiş biz kozamızda otururken. O doğru bildiklerimiz toptan yanlış olmuş.

Bu uyanış çoğu zaman acı veren, sancılı bir dönem. Beynin direniyor yeniliklere. “Ama olamaz bu böyle değil” diyor size. Sonra bir gün küçük bir işaret görüyorsunuz. Haksızsınız. Kızgınlık oluyor ilk duygu. Tepki veriyorsunuz.

Bir gün kendimi bu kızgınlık hali içinde bulduğumda uyandım konuya. “Ne oluyor neye tepki veriyorum?” diye düşününce anladım. O günkü kızgınlığım kendime döndü. Nasıl oldu da bu hale geldim? Ne zaman kaçırdım bu yeni dünyayı diye kızdım kendime. O gün doğru bildiğim herşeyi sonuna kadar sorgulamaya başladım. Şeytanın avukatı oldum kendi bildiklerim için. Mesleki bilgiden yani en iyi olduğum konudan başlayarak herşeyi başa sardım.

Sorguladığım her konuda kızgınlığım arttı önce. Nasıl göremedim bu yanlışları, nasıl inandım bunların doğru olduğuna diye kızıp tekrar öğrenince kızgınlıklar yerini sükunete bıraktı. Ama öğrendiklerime de şerh düştüm bu sefer. Belki mutlak doğru değillerdir yine de.

“Hayır benim bildiğim doğru” dan, “gel anlat bakayım belki ben yanılıyorumdur” a geçmek ise gençleşmeye atılan ilk adım. Beynin botoksu.

Genç olmak, bilgiye, olasılıklara, yeniliklere, öğretileni sorgulamaya açık olabilmek demek. Yaş ile ilgisi yok konunun. Bazen o kadar yoğun bir eğitime tabi tutulur ki insan, gençliğini 9-10 yaşında kaybeder de farkına varmaz.

Durun ve en doğru bildiğiniz konudan başlayarak acımasızca soru sorun kendinize. Eleştirin, genç bir beyinle tartışın, onun tarafını tutun içinizde. Zor ve sancılı olacak ama bütün kırışıklıklar gidecek aklınızdan emin olun. Ha bir de koza da örmeyin artık.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Anlaşıldı Tamam

Bır müddet insanları anlamak için uğraşırız. Sonra bir müddet de insanlar bizi anlasın diye. Ve malesef “beni anlamıyorlar abi yeaaa”ya bağlar mevzunun içinden çıkarız.

Son on yıldır kendimi anlamaya çalışıyorum. Ne kadar zor bir iş anlatamam. Beni en iyi bilen bile, beni anlamakta zorlanıyorken başkasından bunu istemek çılgınlık olsa gerek.

igrenc_olay_surekli_altina_kacirinca_anlasildi_h710611_63785Kendimi takip ediyorum. Birinden etkilendiğimi gördüğüm anda hemen “neden?” diye soruyorum kendime. Fiziki özellikler mi, daha önce etkilendiğim biri ile olan benzerlikler mi, mimikleri mi? Beynimde bunu tetikleyen ne anlamak istiyorum. Aynı şey, daha tanışmadan, odaya girdiğim anda, sadece 10 saniye görmeme rağmen birisine karşı alarm çalan ve dikkat etmem gerektiğini söyleyen iç ses için de geçerli. Neden ?

Bilgisayar programcılığı ve analistlik gibi bir mesleği seçmenin yan etkisi sürekli desenler üzerine çalışan bir beyne sahip olmaktır. Desen (pattern), kendini tekrarlayan herşeydir. Bir müddet sonra bir olay, bir şekil, bir işlem ikinci defa tekrar ettiğinde dikkatimi çeker ama üçüncüden itibaren benim için desendir.

Sabah ilk içtiğim kahveden neden bu kadar hoşlandığımı, nasıl olup da güne beni bu kadar enerji dolu başlattığını analiz etmem için taa çocukluğuma ilk gençlik yıllarıma kadar giden bir gezinti yapmam gerekmişti. Önce çocukluğumda büyükannemle ki kendisi anneannemin annesi olurdu, karşılıklı içtiğimiz Türk kahveleri geldi aklıma. Belki de mutlu çocukluğum ile ilgili anılar tetikleniyordu ilk kahve kokusuyla.

Biraz daha düşününce aynı koku olmadığını, belki kafeinin etkisinin bu olabileceğini ama kokunun farklı olduğunu buldum. Peki neydi ? Dayımın kahveyi sevmesi ve benim de dayımı çok sevmem olabilir miydi ? Kimbilir belki bu da bir etken. Ama o koku daha çok bana, Tarabya otelinde daha 16 yaşımdayken yaptığım staj esnasında, güneşli pırıl pırıl bir istanbul sabahında kahve isteyen müşteriler ve güne güzel başlamalarını da hatırlatıyor olabilir. Belki daha yüzlerce var ve hepsinin kokteyli, bana böyle bir keyif sunuyor. Fincana doldurduğum sıcak suyun kahve ile ilk buluştuğu an, kokuyu içime çekince her birini tek tek ziyaret ediyorum bu anıların.

Bir kahvenin analizi bu kadar tutarken insanlardan neden hoşlanıp hoşlanmadığımı analiz etmek bazen bütün günümü alıyor haliyle. Şimdiye kadar yakaladğım ayrıntılar ise beni her seferinde şaşırtmaya devam ediyor.

Çocukken misket oynadığımız ve sürekli mızıkçılık yapan çocuğun dudak yapısı ile 30 yaşında tanıştığım ve ilk 5 saniye içinde hoşlanmadığım birinin dudak yapısı aynıydı mesela. Bir şekilde eşleşivermişti kafamda. (ve evet bu da mızıkçıydı)

Ortaokulda hiç sevmediğim yılışık aptal bir arkadaşın kaş yapısı ile benzeşen hiç kimse ile daha anlaşabilmişliğim yok mesela. İlginç gelebilir ama kaşı öyle olanların neredeyse hepsi yılışık ve aptaldı.

Yüz ve yüzdeki öğelerin şekli, parmaklar ve tırnak yapıları, mimikler, jestler, karakterler, hareketler hep depolanıyor. Derken yaşadıkça genişleyen bir kütüphaneye sahip oluyoruz. “İnsan sarraflığı” dediğiniz kavram da ne kadar çok insan görüp ne kadar hızla bu kütüphaneyi büyüttüğümüzle ilgili.

Öte yandan sadece kişiler ve olaylar da değil analiz edilmesi gerekenler. Kendimi tanıma yolculuğum sırasında gözlemlediğim ve neden bir şeyi tutkuyla istediğim ve sonra neden bir kenara attığım da bir muamma. Herhangi bir şey, sahip olana kadar benim için dünyanın en önemli mevzusu iken sahip olduktan sonra çok değersiz bir duruma düşebiliyor.

Kısacası kendimi anlayamadım hala. Benden anlayışlı olmamı beklemeyin.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Maymunlar Cehennemi

O ilk klasik haliyle bu filmi seyretmiş miydiniz ? Hani uzayın derinliklerinde kaybolmuş bir uzay gemisindekiler rastladıkları bir gezegende hayat olduğunu keşfederler. Yüzeye indiklerinde, maymunların akıllı ve teknoloji geliştiren canlılar olduğu ancak insanların azınlıkta ve esaret altında kafeslerde tutulduğunu görürler. Maymunlar akıllı ancak henüz ilkel yanları tamamen silinmemiş vahşi hayvanlardır. Filmin sonunda aslına bu gezegenin farklı bir yer değil, bildiğimiz Dünya olduğu anlaşılır. Sadece zamanda geleceğe yolculuk yapılmıştır.

Picture for Features, Sunday Review, Cover Story. Planet of the Apes(1968)Directed by Franklin Schaffner. [13JULY2014 REVIEW COVER]
Picture for Features, Sunday Review, Cover Story. Planet of the Apes(1968)Directed by Franklin Schaffner. [13JULY2014 REVIEW COVER]
Kendimi bir süredir bu seneryado yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bildiğin “Maymunlar Cehennemi”ne düştüm sanki. Etrafımda, akıllı olduğunu düşünen, ancak bir maymundan az daha hallice insanlar yaşıyor. Konuşunca, uzaydan geldiğimi anlayacaklar ve kendilerinden farklı görecekler. O yüzden susuyorum ve maymun taklidi yapıyorum çoğu zaman.

Cehenneme çevirdikleri ve hala çevirmekte oldukları dünyalarında vahşet kanıksanmış. Selam verdiğin, evine davet ettiğin komşun bir gün sosyal medyada ağzından kaçırıveriyor aslında ne düşündüğünü. Kardeşi, fikrini beğenmediği birinin kafasını kesmekten, kanını içmekten bahsederken, bir diğeri savunduğu konunun ne olduğunu bile bilmeden hakaretler yağdırıyor insanlara.

Eski dostlar kimi zaman para, kimi zaman nüfus, kimi zaman körü körüne bir inanç uğruna maymunları savunuyor. Maymun olmaya çalışıyorlar adeta.

Kimse bilgiden, zekadan, araştırmadan, öğrenmeden, tartışmaktan bahsetmiyor. Herkesin dilinde, başkalarının dillerindeki klişeler. Ne dediğinin, neyi savunduğunun farkında bile değil insanlar. Çoğunluğu takip etmenin en doğru şey olduğunu düşünüyorlar. Sürü olmayı seçiyorlar. Ve ben artık katlanamıyorum. Sürü olmayı 10-15 bin yıl önce bırakmamız gerekirdi, ne oldu bize?

Daha fazla hayal kırıklığı yaşamamak için siliyorum insanları sosyal medyadan, hayatımdan, çevremden. Gittikçe yalnızlaşıyorum, farkındayım. O yüzden kendimi gerçek bir uzaylı gibi hissediyorum son zamanlarda. O son sahnede Maymunlar Cehennemi’ndeki abinin kumlara gömülü özgürlük anıtını gördüğü andaki hayal kırıklığı benim standart ruh halim oldu.

Sanırım tepe noktasına ulaştık insanlık olarak. Şimdi tersine dönüp, amip olmaya doğru gideceğiz. Bir sonraki evrimin hayırlı olması dileğiyle, çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü maymunlar adına evrenden ve gerçek maymunlardan özür dilerim

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Doğal Seleksiyon

Lise zamanlarında okuduğum bir kitap vardı. Marıo Puzo’nun bir romanı. “Aptallar Erken Ölür“.  O dönem ard arda Baba, Sicilyalı gibi Mario Puzo eserlerine sardığım için zaten sıradaydı bu kitap. Ancak itiraf etmeliyim ki kitabın ismi çok çekiciydi. Ben bu ismi bir kural olarak benimseyerek en büyük hatayı yaptım sanırım. Meğerse “Aptallar Erken Ölmüyormuş“.

tumblr_inline_ngexwrbC691smost3Dünya tarihi boyunca türlerin devamını sağlayan sistem, “insanlık” için artık çalışmıyor. Ya biz bu mekanizmayı yanlış anladık ya da yok olması gerekenler listesine dahil olduk ama hala iyimseriz.

Teorik olarak aptalların yok olması ve yeni nesillerin kalitesinin artması adına beyni daha iyi çalışanların hayatta kalması gerekiyordu. Gidişat tam tersini gösteriyor.

Dünyayı yaşanmaz kılanların dünyada yaşamaya devam etmesi, hatta hızla çoğalması buna karşın barıştan ve sevgiden yana olanların öldürülmesi, dengeyi ciddi oranda bozuyor.

Körler ülkesinde, görenler sakat muamelesi görür denir ya, aptallar da beynini kullananları tehdit olarak görüyor. Üniversite dekanı, eğitimin ülkeyi karanlığa götürdüğünü, Cumhurbaşkanı okumuşların vatan haini olduğunu haykırıyor. Bu gidişle yakında sürek avları düzenleyip buldukları her zekiyi ehlileştirmeye kalkarlarsa şaşırmam. Ehlileşmeyenleri öldürmek de kesin alternatiflerin arasındadır tahminimce.

İşi çok sıkı tuttular aslında. Çocuk yaşta yakaladıkları zekileri okullarda körelttiler, sınavlara sokarak pasifize ettiler, din diye zırvalar anlattılar (ki orjinali ile hiç ilgisi yoktu). Hala ehlileşmeyenler biraz büyüdüklerinde para ile, mevki ile ehlileştrildi. Bunlarla da uslanmayanlar zaten ya kaçtı ya da biryerlere kapatıldı.

Sonraki yüzyıl korkarım APTALLARIN yüzyılı olacak.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Ütülü beyinler

Elinde olmadan, kontrolün ve bilincinin dışında bir coğrafyada, ailede, kültürde doğuyorsun. Ne kadar şanslı olduğunu ve bunlarla övünmen gerektiğini öğretiyorlar sana. Hatta diğer zavallılar gibi olmadığın için şükretmen gerektiği öğretiliyor. Hiç tanımadığın birilerinin kurduğu bir ülkenin, hiç tanımadığın insanlarca nasıl işgal edildiği ve yine hiç tanımadığın başka insanların onu nasıl kahramanca kurtardıkları anlatılıyor uzun uzun.

YerDarBazen bu ülke olmuyor da din oluyor. Dedelerinin nasıl muhterem insanlar oldukları, onların mistik hikayeleri, nesilden nesile eklenerek büyüyen masallar, efsaneler ile dolduruluyor kafan. Mantıksız gelen hiçbirşeyi sormaya cesaret bile edemeyeceğin bir sistemde işleniyor herşey beynine.

Kendi küçük dünyamız oluşturuluyor yavaş yavaş. O dünyanın dışını görmedikçe, bütün dünyanın o olduğundan emin yaşıyorsun.  Bu anlatılanlar için hayatından vaz geçmeye, ölmeye hazır hale geliyorsun.

Bir gün içindeki kurt başını yukarı kaldırmanı ve etrafına bakmanı istiyor senden. O hengamenin arasında başını kaldırınca dünyanın aslında ne kadar da büyük olduğunu farkediyorsun. Birden bir o küçük dünyadaki herşey soru işaretlerine dönüşüyor. İçinde ferah ferah yaşadığın dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu gördüğün anda, birden dar gelmeye başlıyor. Aslında daha büyük bir dünyanın içinde daha rahat edebileceğini görüyorsun. Küçük dünyalıların diyarından büyük dünyalara doğru çekiyor birşeyler seni. Beynin,  bedenini de sürüklüyor peşinden ve kendini başka diyarlara göçmüş buluyorsun bir gün.

O başka diyarlardaki küçük dünyalılar o koskoca dünyayı küçücük hale getirinceye kadar bir müddet rahatlıyorsun.

Sonra bir gün anlıyorsun ki daha büyük dünyalara göçmek dünyayı büyütmüyor. Küçük dünyalılara büyüğü göstermek de işe yaramıyor. Belki korkudan belki alışkanlıktan kafalarını kaldırmak istemiyor insanlar. İşte o zaman kendini daracık bir kutunun içine hapsedilmiş olarak buluyorsun. Derin bir nefes bile alamayacak kadar dar.

Keşke IQ sınavı ile vize alınabilen, vatandaşı olunabilinen bir ülke, bir dünya olsa. Zira çok sıkıldım ben bu beynini buruşturmayanlardan.

 

 

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

B Planı

Çocuk yaşta öğrendim tavla oynamayı. Hem de bu oyunun harleminde. O zamanlar boş günlerimi geçirdiğim oto sanayi sitesinde. Dükkanımızın yanındaki pasajın gölgesinde akşamüstü, plastik pulları kırılmış ama ortadan bantlanmış 356215-tavlatavlalarda oynanan  ve birbirlerine ezeli rakip simaların peşrevleri ile şenlenen maçlarda öğrendim bu oyunu. Pulların hepsinin kırık olması bir tesadüf değildi. İyi gelen bir zarın ardından rakibin pulunu kırmanın bir ritüeli vardı. İşaret orta ve yüzük parmaklarının ucuna pulu yerleştirir, sonra elini olabildiğince yukarı kaldırır. Rakibin kırılacak puluna doğru hızla indirerek tavlaya ŞAKKKK diye vururdun. Neticede oyun terimi olarak rakibin pulunu kırarken, kelimenin tam anlamıyla da kendi pulunu kırardın. Tabi akabinde çırak dükkana yollanır ve bant getirilirdi hemen. Bu arada da rakip sözlü olarak klişelerle moralman çökertilirdi.

Buralarda tavla öğrendiysen otomatkiman jestlerle ve sözlerle rakip nasıl çökertilir bilirsin. 40 senedir benimle kim oynasa beni çok çok şanslı olarak nitelendirir. Ancak ben oynadığım oyunlarda birşeyin farkına vardım ve 40 senedir hiç bir zaman bilimsel olarak ispatlayamasam da maçlarımda bunu kullandım.

Benimle oynayan herkes bilir ki ben asla zar tutmam ve asla hile yapmam. Ve attığım zar her zaman topaç gibi döner. Kritik oyunlarda 10-15 saniye zarın durmasını beklediğim olmuştur. Zarı atmadan önce avucumda sallar sallar ve parmaklarımın ucunda zarı tutarım. İşte o anda gelmesini istediğim zarı söyler ve garip bir şekilde parmaklarımın ucunda bunu hissederim. Açıklaması oldukça zor bir durum. Eğer bu his oluştuysa gelen zar, her zaman istediğim zar olur. Hatta bunu rakibimin üzerinde de dener onun atmaması gereken zarı o atmadan önce söylerim. Sanırım son zar bükücüyüm ben 🙂

Oyunu ne kadar iyi bildiğimi konuşmayacağım ancak bu konuda iki şeyi çok iyi biliyorum. İstediğim zarı ağzımla söylediğimde ilk olarak o zarın gelmesini istediğimi zara söylüyorum, ikinci olarak da zar gelirse rakibimin ciddi bir moral bozukluğu yaşadığını görüyorum. Morali bozulmuş bir rakip maçı zaten kaybetmiştir. İmkanı yok yenemez.

Bu his bazen başka konularda da oluşuyor. Birşeyin olmasını çok istediğimde olması yönünde etki yaptığını görebiliyorum. Ancak bunu nasıl yaptığımı veya yapıp yapmadığımı kelimelerle anlatmam imkansız.

Bazen o kadar çok isterim ki, başka şeylerin önemi olmaz. Hatta, istediğim şeyin olmaması durumunda ne yaparım diye alternatif plan da yapmam. Kısaca nadir B planımın olmadığı hallerdir bunlar.

 

Belki de B planı yaptığımız için A planlarımız başarısız oluyor. C Planı yaptığımızdan B planı çöküyor. En doğrusu bir karar vermek ve o karara büyük bir inançla ve kararlılıkla sahip çıkmak sanırım. Hiç alternatif üretmeden ve kendimize ve Yaradana güvenip üstüne gitmek.

Şimdi düşünüyorum da ne zaman alternatifini çok düşünmesem ilk gittiğim yol hep başarılı oldu aslında. Belki de ancak o zaman hayata dair attığım zarlara ne gelmesi gerektiğini söyledim.  Parmaklarının ucuna kadar hayatı hissettiğinde, çok istediklerin, vücudunu terkedip olayların akışına siniyor sanki.


B Planı:

Yokluğu; adanmışlığa, inanca, güvene, bazen aptallığa, bazen ince hesaplara, bazen vurdumduymazlığa işarettir. Varlığı stratejiye, sağlamcılığa, şüpheciliğe, sorumluluk bilincine.

Olmalı mı ? Bugüne kadar D planına kadar olmadan olmazı savunurdum ve bir yazı okuyunca fikrim değişti. Aslında birkaç hafta önceki başka bir yazıda da bu fikir değişikliği oluşmaya başlamıştı.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Sapan Çatalı

Bir sapanımın olmasını ilk istediğimde, her yürüdüğüm yerde ağaçlara bakardım. Sapan yapmaya müsait bir dal bulmak gerekiyordu. “Y” şeklinde bir dal bulunacaktı, kısa uçlarının eşit kalınlıkta olması gerekiyordu. Bir de bunun üzerine iki kısa uç arasında daha da kısa tek bir uç olursa süper sapan çatalı olacaktı.

sapan_by_fotoizzetBulabilmek kolay değildi, her ağaç olmaz bir kere, ağacın sertliği sapan yapmaya müsait olmalı, sağlam olmalı, dal kalınlığı doğru olmalı, budağı olmamalı ve de en önemlisi gördüğün anda kırıp eve götürebileceğin yükseklikte olmalıydı.

Gözlerim ağaçlarda öyle çok dolandım ki sonunda aradığım dalı buldum. Koparıp eve götürdüm. Önce kabuğunu soydum, kıl testere ile doğru boyda kestim. Bir ateş yakıp kavladım, mükemmel bir sapan çatalı yaptım. Sonra serum lastiği ve meşinden gerisini yapıp sapanımı bitirdim. Büyüteçle güneşte yakarak adımı da yazdım.

Uzun zamandır istediğim sapana sahip olmanın verdiği mutluluka arka cebime sokup mahalledeki arkadaşlarla buluşmaya gittim. Sapanı olanlar grubuna dahildim artık.

Hemen civardaki bir tarlaya gittik sapanları çıkarıp zar zor bulduğumuz bir kuşa nişan alıp fırlattık. Birimiz vurdu. Ama kimin vurduğunu tespit etmek imkansızdı. Kuşu görene kadar “ben vurdum”, “hayır ben vurdum” diye  laf yarıştırıyorduk. O dönemler hatırlarsanız tartışmayı en yüksek sesle bağıran kazanırdı.

Kuşu görünce havamız kaçtı aslında. Eee vurduk da ne olacaktı ki şimdi ? Önce bağırışmalar bitti, sonra sapanlar ceplere sokuldu. Neyse ki küçük cılız kollarımızla çektiğimiz sapan lastikleri sadece bayıltmıştı.

O yaza kadar en çok istediğim şey olan sapan bir müddet daha arka cebimde lastiği sapına dolanmış olarak gezdi. Pek kullanmadım. Zaten “kimin sapanı daha uzağa taş atacak?” yarışından başka kimse kullanmaya iştahlı da değildi.

Okullar açıldı, sapanı kömürlükte bir yere koydum ve bir daha da görmedim.

Ne de çok istemiştim o zamanlar, rüyalarıma girecek kadar önemliydi sapanımın olması. Ama sadece bir ay kadar sürdü sapanla olan maceram. Bir daha da sapanım olmadı. Çok istediğim ve sahip oluncaya kadar sapmantıya dönüşen onlarca başka şey gibi sahip olunca yavaş yavaş geçti gitti hevesim.

Sadece şimdi yürürken “Y” şeklinde dal görünce “Bundan ne güzel sapan olur” diye düşünüyorum ama o da daldaki kuşu görünce geçiyor.

 

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Hamle

Babamın amcası öğretmişti satranç oynamayı. Kuralları ve hamleleri anladığımda öğrendim sanmıştım. Meğer öğrenmek kuralları bilmek değil daha ilerideki hamleleri ve alternatiflerini görebilmek ve ona göre bir strateji geliştirmekmiş.  Hayat gibi, yöneticilik gibi…

satransSonrasında seçtiğim meslek de satranç gibiydi kimi zaman. Bilgisayarları programlarken ta en başından işin sonuna kadar neler olabileceği, ne pürüzler yaşanabileceği, neler istenebileceğini kestirmek gerekiyordu.

Bunları kağıda dökmeye de analiz.

Kartvizitimde ilk defa Analist Programcı yazdığında konunun ciddiyetinin farkında değildim. Ben sanıyordum ki bütün programcılar aslında analisttir. Hele ki bu işi çok uzun seneler yaptıktan sonra aslında analiz yaptığının farkına bile varmadan refleks olarak yapar hale geliyor ve hiç analiz yapamayan birini görünce onun ileriyi rahat görememesini beyninde reddediyor insan. Bu da hayatta bir aşama. İnsan herkesi kendi gibi görüyor. Sonradan anlıyor farklı olunabildiğini.

Şimdi size gerçek bir olay anlatacağım. Hala bu olaydakilerin analiz mi yapamadığını yoksa kasıtlı mı böyle davrandıklarını anlayabilmiş değilim.

O zamanlar bir sitede oturuyorduk. Site toplamda 500 haneden ve galiba 16 binadan oluşmaktaydı ve tek bir araç girişi vardı. Her hanenin en az bir arabası vardı.

Bir gün site yönetim toplantısında sitenin girişine elektrikli kapı ve bir güvenlik memuru koyma fikri tartışmaya açıldı. Ateşli bir şekilde taraftar da buldu. Ben daha ilk cümle bittiğinde soru işaretleri içinde boğuluyordum.

  • Bu kapı nasıl açılıp kapanacak ?
  • Uzaktan kumandayla mı açılacak yoksa güvenlik memuru mu açacak ?
  • Uzaktan kumanda ise gelen misafirler ne yapacak?
  • Güvenlik memuru ise oturan ile misafiri nasıl ayırt edecek ?
  • Dairelerden güvenlik klübesine telefon hattı mı çekilecek ?
  • 500 hanenin günlük araba giriş çıkış trafiği nedir ?
  • Kapı ne kadar zamanda açılıp ne kadar zamanda kapanacak?
  • Kapıyı kapatma şansımız olabilecek mi ? Öyle ya her 1 dakikada bir araba girip çıksa ortalama 1000 dakika boyunca kapının açılması ve kapanması gerekir ki bu da 16 saat gibi bir süre eder.
  • Kapı önünde kuyruk oluştuğunda araya kaynayan misafir arabaları için bir uygulama düşünülüyor mu ?
  • Kapıdaki güvenlik gündüz mü duracak ? Gece vardiyası var mı ? Varsa bu adamların izin gününde çalışacak bir yedekleri olacak mı ?
  • Güvenlik ne gibi bir caydırıcılığa sahip olacak ? Silahı olacak mı ? Olacaksa bir apartman sakinine veya misafire doğrultmamasını nasıl sağlayacaksınız ? Ya ben sabah yola çıkacağım diye gece arabama eşya taşırken beni hırsız sanarsa ne olacak ?

Kaba bir analizle kapıya koyacakları bir ve kapı bir güvenliğe ilave olarak 3 kişinin maaşı, diafon çekme giderleri, kapıyı açmak için uzaktan kumanda masraflarının hiç düşünülmediği ortaya çıkmıştı. Sorularımı sallamadılar bile.

Bir müddet sonra sitenin girişine bir tane elektrikli sürgülü demir kapı takıldı. Ve ben o kapıyı bir kere bile kapalı görmedim. Kapının oraya konulan bekçi klübesinde bir müddet birisi oturdu ve sessizce yok olup gitti. Sonra orası kediler ve çocuklar için oyun alanı oldu. En son ben taşınmadan önce de kapıyı söküp demirciye sattılar.

İşte sırf bu yüzden çocuklara satranç öğretilmeli bence. Yoksa kapanmayan kapılar yapıp hurdacıya satıyorlar.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Leblebi

Hiç birşeyi sevmek zorunda değildim ama bazen mecbur kaldığım oldu. Madem ki bir müddet bu şekilde yaşayacağım deyip, sevmediklerimin içinde tadını cerezçıkaracağım küçük şeyler aradım.  Tıpkı karışık çerezdeki bademlerle mutlu olmak gibi. Leblebi ile çekirdek daha bir yenilesi oluyor o zaman. (Hep badem yiyince de için bayılıyor aslında)

Hayat her zaman istediğim yere götürmedi beni ama gittiğim yerlerde güzellikleri bulmaya çalıştım her zaman. Ne yapaydım? Oturup söylenmenin kime ne faydası var?  Değiştiremeyeceğin şartların arasında söylenmek yerine, şartların el verdiği en pozitif konumda olmak daha iyi değil mi ?

Kuşadasında kışın yaşadım bir müddet. O ıssızlığın ortasında soğuktan, ve sevdiklerimden uzak olmadan yana yakınmadım mesela. Civardaki köyleri gezecek, kitap okuyacak vaktim vardı.

Askerde özgürlüğümün kısıtlanmasından, her dakika denetlenmekten, gece nöbete kalkmaktan yana  söylenmek yerinde nöbette gelecek planları kurmak veya akşam olup da çayları elimize alıp barakaların arkasında kuytu bir yere giderek Mahmut’la, Ali’yle, Mustafa’yla sohbete dalmak, oradan uzaklaşıp bambaşka dünyalara gitmek ile geçirdim zamanımı.

Servisi kaçırmaktan şikayetçi olmadım, vapurla karşıya geçmek ve işe geç kalmanın meşru mazeretiydi o kaçırmalar.

yagmur_100921İngiltereide sürekli yağmur yağıyor diye söylenmedim. Islanarak yürüsek ne çıkar ki buralar da bu yeşilliği bu yağmura borçlu dedim.

En kötü zamanların en güzel anlarını yaşadım bu sayede.

Söylenince düzelmiyor hiç birşey. Hayata lanet edip, mutsuz mutsuz oturunca gülümsemiyor hayat sana.

Bu yüzden sevmem söylenen insanı. Kimse yalnız değil dert konusunda, ve kimsenin hayatı mükemmel değil aslında. Bilemezsin ki ben nelerle uğraşıyorum ellerimi yağmura uzatmış gülümserken.

Sen de leblebilerini yerken gülümse, nasıl olsa badem de çıkacak avucundan elbet. Çıkmasa ne olur? Gülerek yenen leblebi bademden daha lezzetli değil mi ?

 

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Tartış(ma)

1448297823868Eğer tartışacaksan demek ki bir fikrin var demektir. Bu iyi birşey. Konusuna hakim, ne savunduğunu iyi bilen birisi ile tartışmak gerçekten çok keyifli birşey. Kazanıp kaybetmek değil farklı bakış açıları kazanmak için yaparsan hele, sonucunda her iki taraf için de öğretici olabiliyor.

Ancak başkasının fikrini, ezbere savunuyorsan, tartışmaya başlamadan önce bir daha düşüneceksin. Eğer karşındaki de senin gibi ezbere fikir savunmuyorsa, kafadan tartışmayı kaybettin demektir.

Mesela benimle tartışmaya gireceksen ben baştan uyarayım, hiç bir şeyi ezbere savunmam. Savunduğum tezi de, karşı tezi de çok iyi etüd ederim. Yani bana sorulacak soruların, yöneltilecek eleştirilerin tamamına yakınını ben kendime daha önce yöneltmişimdir.

Konu saptırma, duygu sömürüsü, sapla samanı harmanlama, cımbızlama gibi yöntemler de bende çalışmaz. Bunun yapıldığını sezersem karşımdakinin konuya hakim olmadığını anlar üstüne giderim.

Bu yüzden son zamanlarda tartışmanın sonu hakaret edip kaçma şeklinde oluyor genelde.

Bir konuyu bilip bilmediğini, bilmeyenlerin çağındayız malesef.  Çok iyi bildiğini sandıkları konularda bile ikinci tura kalmadan çöküyorlar.  Genellemeler ile “siz zaten şusunuz, biz buyuz” cahil kabileciler kendilerini çok hızlı belli ediyorlar.

Bir de IQ yoksunları var ki onların durumu içler acısı. Zekası yetmeyen ama bunun farkında olanlar, “Yok şimdi tartışıp senin tadını kaçırmayayım” diyerek kaçış yolunu buluyorlar. Ama zeka yoksunlarının muhakemeleri zayıf olanları da var ve bu kesim, fikir üretmek yerine kan içmekten bahsedecek kadar ilkelleşebiliyorlar.

Diyeceğim o ki, tartışmayı bilmiyorsan tartışma.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Özet

Zaman mı akıyor, yoksa o sabit de biz mi akıyoruz tam çözemedim hala. Ancak ben de herşeye gücü yeten, ölümsüz bir varlık olsam kendime böyle bir oyuncak kurgulardım.

timespaceSonsuz olasılıklar içinde bütün bir zaman çizgisini bir uçtan bir uca önüme sererdim. İçindekiler için akan zaman, benim için akmazdı, yani dışarıdan bakabilsem zaman çizgisine muhteşem bir oyuncağın ilk temeli olurdu.

Sonra üzerine kendi kararlarını verebilen yaratıklar yerleştirip, hiç müdahale etmeden zaman çizgisini bir uçtan bir uca oluştururdum önce. İlk patlamadan son yokoluşa kadar.

Tüm bu şerit önünde olunca küçük etkilerle, nelerin nasıl değiştiğini izlemek süper olmaz mıydı? yaratıkların kararları ile oynamamak ama dış etmenlerle oynayarak kararlarını etkileyebilmek oyuncağı daha da muhteşem kılıyor.

Mesela zaman çizgisinin en başında bir yerlerde bir rüzgar çıkartıp, bir kum tanesinin yaratıklardan birinin gözüne kaçmasını sağlayarak zaman çizgisinin sonunda olayların nelere sebep olduğunu gözlerdim. Arada geçen bütün bu şerit komple değişebilirdi ve oturup değişimi incelerdim. Sonra bir yere yıldırım düşürüp başka bir etkiyi incelerdim.

Zaman çizgisinin içindeki yaratıklar değişimin farkında olmadıkları için bunun, kendileri için yaşadıkları ilk ve tek hayat olduğunu düşünürlerdi. Onlar ne bilsinler kum taa 15000 sene önce yaratığın gözüne kaçmayınca neler oluyor. Çünkü bir hayatları kum kaçınca, bir hayatları yıldırım düşünce, bir hayatları rüzgar esince yaşayıp duruyorlar ve her seferini tek sanıyorlar.

Oyun bittiğinde de güzel oynayanları kutuya koyup ileride kuraları başka bir oyunda kullanmak üzere saklardım. Aslında teorik olarak oyun hiç bitmeyecek ama olur da bir gün bundan sıkılırsam yeni bir mekanda yeni kurallarla bir oyun kurup iyi oyuncuları orada değerlendirirdim. Kötü oyuncuları da yakar başka oyunlarda yenilerini yapardım.

Zamanın dışında olmak bizim kolay algılayamayacağımız bir durum. Düşününce çok da keyifli. Oyuncak için de keyifli mi derseniz işte o rüzgarın nereden estiğine bağlı.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Kıvılcım

Parlama ile sönme arasında geçen o kısa zamanda tek tek takip edilemese de bazıları göze çarpar. Işığa yakın duranlar birlikte ışığın aydınlığını oluştururken 99056__black-background-sparks-sparklers_370o aydınlıktan dolayı tek tek gözükmezler. Ancak ışıktan uzağa sıçrayanlar, karanlığa doğru ilerleyenler münferit olarak görülebilir.

Bazen de bir tanesi havalanır gider taa uzaklarda başka bir ateşi tutuşturur. Yolda sönmeme garantisi de yok ama gene de gider.

Sanki kalsa sönmeyecek mi o da ayrı konu.

 

 

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Aferini Kaybetmek

Farkındaysanız bir müddettir yazı yayınlayamıyorum. Babamdan sonra birkaç tane yayınladım ama genel anlamda şevkim kırıldı.

Düne kadar bir sürü yazıya başladım ve öylece de bıraktım. Çok güzel de başlasam ortada biryerlerde kopuyordum.

anerin

Şimdiye kadar bu blogu takip edenler genelde ya tanıdığım insanlar ya da tanıdıklarımın tanıdıkları. Ancak dün birisi SerbestDusus’ü takip etmeye başladı. Uyarı geldiğinde çok önemsemedim ama sonra profiline baktım. Hiç tanımıyordum, ortak tanıdıklarımız da yoktu, hatta Facebook’un bana önerebileceği ortak tanıdığımızın ortak tanıdığı bile çıkmadı. Uzun zamandır ilk defa şevke geldim.

Ben yazılarımı içimdekileri dökmek, beni anlamayanlara ileride anlayabilmeleri için bir referans bırakmak için yazıyordum. Yazdıklarıma bir tek kelimelik harika bir yorum gelene kadar Ciddiye de almıyordum bu yaptığımı.

“Aferin” yazmıştı babam bir yazımın altına. Meğer ne önemliymiş o aferin. Yazdıklarımı babam okuyup beğeniyor diye daha bir özenle daha çok yazmaya çalıştım sonrasında. Ama aferin’i kaybedince yazmak da anlamını yitirdi.

Sonra işte dün tanımadığım birisi takip etmeye başladı. Bunun benim için önemini anlatmak çok zor. Hiç tanımadığım, hikayelerimde geçmeyen birisi yazdıklarımı beğenmiş ve devamını görmek için takip etmişti beni. Demek ki başkalarının hayatlarına dokunmuştum. Yaptığım şeye saygımı tekrar kazandırdı o bir takip.

Teşekkür ederim sayın abim.

Şimdi kaldığımız yerden devam …

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Uyarlılık

Duyarlı olmak göründüğü kadar kolay değildir her zaman. Tutarlı olmayı iki yuzluda gerektirir. İnsan kötü olayları unutmak üzere programlandığından çevresindeki  gidişata duyarlı kalabilme süresi kısıtlıdır. (Son ölçümlerime göre bu süre 17 saat 2 dakika. )

Etraftaki saçmalığa, vurdumduymazlığa, ölümlere, vahşete tepki gösterip “YETER” diye haykırma ve bu insanların nasıl olup da eğlenebildiğini anlayamama ile kıvrak melodiler eşliğinde dans etmeye ve bunu arkadaşlarınla paylaşmaya geçme arasında tam 17 saat 2 dakika var.

Her iki durum da insanca. Duyarlı olup bunu gösterdikten sonra ortama uyup “uyarlı” olmak içgüdüsel bir davranış.

Kimse bir başkasının acısını gerçekten içinde hissedemez aslında. Sadece mış gibi yapar. Kendini o acıyı hissetmesi gerektiğine inandırır. Kendisinden başka bu acıyı hissetmeyenlere karşı içinde samimi bir öfke de duyar. Fakat gerçekten içinde, derinlerde hissetmez.  İşte bu yüzden eleştirdiği, tepki gösterdiği tarafa kayması kaçınılmaz.

17 saat normal şartlarda fena da değil bence. Bir arkadaş toplantısında eleştirsen ve oradan kalkıp güzel bir uyku çektikten ve mükellef bir kahvaltıdan sonra bambaşka bir arkadaş grubu ile eğlensen zaten kimse farkına da varmaz. Hatta şimdiye kadar böyle yaşadığımız için duyarlı gözükmemiz gereken yerde duyarlı neşeli gözükmemiz gereken yerde neşeliydik.

Hep bu sosyal medya bozdu ortalığı. Her anımızı paylaşınca bir çeşit delil bırakır olduk. Eskiden farkedilmeyen bu değişim artık göz önünde. Zaman “Timeline***” ile ilerlemiyor. Herkes her an anlık paylaşımları görüp geçemiyor. Silinmiyor söylenenler. O eski sözün uçtuğu zamanlar geride kaldı. Artık yazı var ve kalıyor.

Bir giriyorsun birisinin sayfasına alt alta iki farklı ruh hali ikisi birbirinden 180 derece zıt. (360 değil 180)

Siz daha uyuyun, ne olacak bu sosyal medya yüzünden sahte duyarlılıkları ifşa olanlar. Yazık değil mi onlara. Gördükçe içim acıyor, kan ağlıyorum. Siz de ağlayın.

 

Not : Yılbaşı için planı olan var mı nerede eğleniyoruz ?

 

*** Timeline facebook veya twitter gibi sosyal medya sitelerinde kronolojik olarak paylaşımların akışı.

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Hayat Mühendisi

İçinden geldiği gibi yaşayamaz insan. Hep bir hesap kitap içindedir. Onu kırarmıyım, bunu gücendirirmiyim, param yeter mi, benzinim biter mi, yeteri kadar zamanımvar mı, istediğim sorudan başlayabilir miyim ile geçer hayat. Yaşadıkça öğrenir, yaşlandıkça ünvan alırız. Ve en sonunda bir gün “Hayat Mühendisi” oluruz.

muhendislik_fakultesi_1368102167

Ancak hiç bir hesap statik değildir. Her tarafı oynak bir dansözdür hayat. Parayı göbeğine yapıştıracakken dönüverir, birden kendini bir göte bakarken buluverirsin.

Bu yüzden hesapsız yaşayanlara hayranım işte. Hayatın patronudur onlar. Sen hesaplarsın onlar kazanır.

Şimdi kadeh kaldıracağım ama yanlış birşey yapmam umarım.

Şerefine patron…

 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

İs

O keskin is kokusunun üstüne sindiği, karla kaplı sokaklar geliyor bazen aklıma. Bazen okula giderken, kerpiç evlerin arasından, damlardaki buz sarkıtların üstüme denk gelmemesi için tetikte ama hızlı hızlı yürürdüm.

O is kokusu gitmez burnumdan mesela. Benim için garip bir şekilde huzur doludur o insanın genzini yakan koku.  Sobalı zamanların kokusudur çünkü.

bitliste-3-metrelik-buz-sarkitlari-olustu-CHA-908640-1-tEvin salonunda yanan sobanın, mecburen bütün aile fertlerini bir araya topladığı zamanlar (ki buna kışları bize gelen dedemler de dahil). Diğer odalar buz gibi olduğu için mecbur olmadıkça çıkılmazdı salondan. Daha da güzeli o koku bana henüz herkesin hayatta ve birlikte olduğu, dönemleri hatırlatır.

Her geceki olağan iki saatlik elektrik kesintisi zamanlarıydı. Bir mum veya gaz lambası yakar, sobalı odada mandalina soyup sohbet ederdik. Arada cam kenarındaki “kütüphaneli divan”da uzanmışsam ve hava da açıksa yıldızlar gözümü alırdı. Ne kadar da çok ve parlaktılar. Kulağımda dedemin masalları (ki zaten 3-5 taneydiler ama döne döne aynı masalları anlattırırdım.)

anane-divsn-ollaHer dairenin bir kömürlüğü vardı. İçinde de gerçekten kömür olurdu. Okul olmayan günlerde gündüzden dedemle sobanın kömür konan haznesini hazırlar sonra beraber yürüyüşe çıkardık. Fakat yürüyüş derken uzuuuuuuuun ve şehrin dışına kadar uzanan bir yürüyüşten bahsediyorum. Şimdi yürüsem yine o kadar uzun gelir mi ondan da emin değilim.

Zamanla bir bir bu güzel insanlar terkettiler sahneyi, sonra kerpiç evler, sarkıt buzlar, yıldızlar ve en son da is kokusu.

Şimdi kış benim için sadece kaloriferli odalarda tek tek yaşanan ve kokusuz, masalsız bir zaman. Kazara bir is kokusu duyarsam hala yolun ortasında durupö bu yüzden içime çekiyorum belki de.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Kördüğüm

İnsanlar düğüm atanlar, düğüm çözenler ve ne olduğunu bile anlamayanlar olarak üçe ayrılır.Ben çözenlerdenim. Uzun uzun uğraştığım zamanlar oldu ve makasa davranmadım şimdiye kadar. Her kördüğüm yeni bir bulmaca gibi gelir bana. Önce elimde çevirip ip nereden girmiş nereden çıkmış incelerim sonra sabırla uçlara en yakın noktasından ipleri girdikleri aralıklardan geriye çıkartırım. Yavaş yavaş çözülür elimde. Çözüldükçe küçülür.

gemici_dugumu_tabloDaha çok küçüktüm, babaannemin bozulan bir radyosu duruyordu kenarda. O dönemin pilli iri radyolarından biri. Kurcalamaya meraklı olduğumdan kaşla göz arası bir kontrol kalemi bulup açıvermiştim vidalarını. Bir kere dağıtınca, azar işitseniz de tekrar toplayana kadar dokunmazlar. Hayat hakkında erken keşfettiğim bir ipucudur bu. Sonra incelemeye başladım radyoyu. Pilden gelen elektriğin iletken yolunu takip ediyordum ki bir tane kablonun lehiminden ayrılmış ortada gezdiğini farkettim. O zamanlar lehim de bulamayacağım için uyduruk bir bant ile yapıştırdım kabloyu. Vidaları takıp da radyoyu açtığımda artık babaannemin gözünde “el kadar çocuk radyoyu tamir etti valla” olmuştum.

Bundan sonra konu komşunun bozuk radyolarını taşıdı bana birkaç kere. Her ne kadar “Seninki kolaydı. Ben bunları nasıl tamir edeyim desem” de dinlemedi rahmetli. Şansa yanlış hatırlamıyorsam hepsinin kopuk birer kablosu çıktıydı da şanım yürümüş, ünvanımı kaybetmemiştim.

Temel prensip hep aynı aslında. Düğüm de çözseniz, radyo da tamir etseniz, birisiyle kavga da etseniz, program da yazsanız, pazarlama stratejisi de geliştirseniz hep aynı. Önce sorunu oluşturan durumları inceliyip, olması gereken halini ve mevcut halini kıyaslıyoruz. Sırayla ve sabırla adım adım atılması gereken adımları takip ediyoruz. Aksaklıkla karşılaştığımız yeri düzeltiyoruz ve işin sonuna kadar durumu tekrarlıyoruz.

Hiç bir kördüğüm tek hamlede çözülmez. Sırayla adım adım çözmeniz gerekir.

Yine de çözmek için uğraşan mı, düğümü atıp öylece bırakan mı  yoksa mevzudan habersiz öylece takılan mı akıllı hala karar verebilmiş değilim.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Test Sürüşü

Yıllar önce Melih Cevdet Anday’ın Raziye’sini okuduğumda beni çok etkilemişti. Hikayedeki çingene kızın içindeki dürtüler nedense bana çok tanıdıktı. Gitme isteği, doğaya olan tutku, özgürlük falan derken içimde sıkılan, konuşan, gitmek isteyenin benin bir çingene olduğunu keşfetmiştim.

sirtcantasiMeslek olarak kök salmamaya, bireysel yapılmaya müsait bir meslek seçmediğimi anlayıp kariyerimi değiştirme kararım da bu döneme rastlar.

Herşeyi mükemmel ayarlayıp bir şeyi ıskalamışım. Zamanı.

Bu hafta içinde bir tane Berlin’den bir tane Paris’ten bir tane de Prag’dan altı aylık kontrat teklifleri gelince geç kaldığımı anladım. Gezgin bilgisayar programcısı fikri harika bir şey. Hayatındaki yükleri minimuma indirdiğinde rüya gibi bir hayat yaşamaya müsait.

Düşünsenize eğer hayatınız bir bavula sığıyorsa 6 ay bir şehirde, 6 ay diğerinde yaşayarak gezip durabilirsiniz. Üstelik gayet de güzel bir gelir elde ederek. Ancak kök salmamanız gerek.

Gypsy_caravanNe kadar kök saldığınızın göstergesi ev taşıdığınız aracın boyutu ile doğru orantılı. Eğer bir bavulla taşıınabiliyorsanız çingene, bir kamyon yetmiyorsa çınarsınız. Zaten kamyona sığamayanların dediklerimi anlaması imkansız. Çınarların çingeneyi hor görmesi, hiç bir zaman o köşenin ötesinde ne olduğunu bilemeyecek olmalarından değil mi ?

Zamanı 30 sene geri alsam nasıl yaşayacağımı kesin olarak biliyorum. İşin kilit noktasını öğrendiğinde, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlamaya başladığında, konunun kapanması kötü be.  Kullanım kılavuzu olmadan gelip, orasını burasını kurcalayarak hayatı öğreniyoruz, tam öğrendiğimizde elimizden alınıyor.

İki kere gelmeli insanlar hayata. Bir kere, öğrenmek amacıyla, “test sürüşü” için, bir kere de basıp gitmek için.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail